HDP’ye yapılan operasyonun hukuki, yasal, meşru hiçbir yanı olmadığı açık. “Kobane olayları” sırasında  halkı kışkırtmak, suç işlemeye teşvik ve ikide bir öne sürdükleri Yasin Börü isimli gencin ölümüne neden oldukları gibi gerekçelerin bir teki bile Selahattin Demirtaş’a yönelik suçlamalar arasında olmadı. Kars Belediye Başkanı Ayhan Bilgen de aynı suçtan beraat ettiği gibi devletten 20 milyon lira tazminat kazandı. Neyse bunları bilen biliyor, öğrenmek isteyen öğreniyor.   

Kaldı ki, “Kobane olayı” diye belirsiz bir başlıkla anılan konu IŞİD’in tüm Orta Doğu’da terör estirdiği, Ezidi soykırımını gerçekleştirdiği ve sonunda Kobane’yi kuşatarak toplu imha için harekete geçtiği günleri ifade ediyor.  Doğal olarak IŞİD gibi it kopuktan oluşmuş maaşlı cihatçı milislere karşı soykırım tehdidi altında olan Kürt halkından yana olmak en doğal insani refleksti. 

Evrensel hukuka da, insani değerlere de uygun, son derece meşru bir sahiplenmeyi kriminalize etmeyi,  “yeni rejimin” oluşturulmasında  6 yıl önce yapılan ilk hamle olarak görmek gerekir.  Hükümetin bunca gürültü kopardığı “Kobane olayları”ndan sonra da  “Çözüm”  görüşmelerini sürdürdüğünü hatırlatalım ki, operasyon konusunun kimlere, neye ve niçin hizmet ettiği sorgulanabilsin.

Yıllar sonra ısıtılıp HDP’ye yönelik  yaygın gözaltı ve kara propaganda eşliğinde yürütülen ve Meclis’teki milletvekillerine kadar uzanacağı belirtilen operasyonu hukuki veya yasal çerçevede tartışmanın boşa efor harcamak olduğu açık. Aynı zamanda asıl merkez  yapılması gereken siyasi nedenleri de ikinci plana düşürür.

İktidarın hiç değiştirmediği çünkü hep sonuç aldığı ‘kırmızı’ hat; kriminalize etmek ya da kriminalize etme tehdidi iken muhalefetin çoktan rafa kaldırılmış hukuk içinde, kanun devletini bile aratır hale gelmiş düzende yasal  gerekçelerle kendini aklamaya çalışması geri adım sayılır nihayetinde.

Şunu artık kabul etmek gerekir; hukuki zemini olmayan, yasalarla değil, anayasal kurumlarla değil örgütlü bir grubun tek adam liderliğinde yönettiği “de facto rejim” var artık ülkede. Hani “eskiyi yıktılar ama yenisini inşa edemediler” diye sevinenler, buradan yola çıkıp “yönetemiyorlar, gidecekler” diyenler var ya, tam da bu yüzden yanılıyorlar.  Kurumlar demokrasilerde ve hukukla yönetilen devletlerde ihtiyaçtır. Oysa inşa edilen diktatörlükte bütün o bildik ‘ihtiyaçlar’ yerini, duruma ve döneme göre şekillendirilen yeni, esnek oluşumlara bıraktı.

Dolayısıyla muhalefetin ağırlıklı olarak çöken ekonomi, eğitim sistemi, sağlık sistemi gibi umut bulduğu “yönetememe” halinin doğurduğu açığı, muhalefeti yöneterek kapatıyorlar. Dış politikada da muhalefetin “hükümetin başarısızlığı ve sıkışmışlığı” argümanı çok tartışmalı. Libya’da, Suriye’de ve şimdi Azerbaycan’a müdahalesiyle emperyal emellerinde tam olarak istediğini alamasa da kendine alan açıyor ve masada sandalye ediniyor.  Bugünden yarına olmasa bile ‘bozucu’ rolüyle, o ülkelerin kaynaklarından pay almayı garanti etmiş oluyor. Yani bir yandan da zaman lehine işliyor. 

Ama bizim milli muhalefetimiz, “ilk seçimde gidecekler” sayıklamasıyla,  bütün emperyal emellere ve iktidarını garantileyeceği kaynaklara erişim için gerekli zamanı, meşruiyeti  ve kalıcı bir dikta rejimini elleriyle teslim ediyor. Böyle bakınca bayağı da kolay yönetiyorlar. 

HDP’ye yönelik operasyonda da CHP’nin etkili bir kurumsal muhalefet yükseltmek yerine Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir telefonla geçiştirmesi,  İYİ Parti’nin duvar gibi sessizliği iktidar güçleri için tam da beklenen refleks değil miydi?  Muhalefetin topyekun karşı duracağını bilse, anti faşist bir blok oluşmasına neden olacağını düşünse böylesine vahim bir tablo yaratmaya cesaret edebilir miydi?

Kısaca bildik adıyla “Yenikapı ruhu”yla sembolleşen milliyetçi-devletçi refleks  değişmediği, muhalefet inisiyatifi ele almadığı sürece, yarın da sembolik muhalefet partileriyle devam etmek isteyebilirler. Hatta Rusya’daki gibi etkin muhalefet yapmaya kalkan cezaevindeki siyasilerin sayısı HDP’lilerle sınırlı kalmayabilir. Çok yakında göreceğimiz gibi seçim yasası da Rusya örneğindeki gibi, bunun ilk adımı olacaktır.

İlginç olan, siyasi ve toplumsal sonuçlarıyla çok ağır maliyet getiren ve getirecek  olan operasyonları  etkisiz yöntemlerle geçiştirmeye çalışan CHP ve İYİ Parti,  yerel seçimlerdeki başarılarını borçlu oldukları Kürt, solcu, demokrat  seçmenleri baskı ve zulümle baş başa bırakmakta hiç sakınca görmüyor.

Peki, madem yerel seçimlerdeki oylarıyla demokrasi lehine irade kullanmış toplumsal kesimlere demokrasi , insan hakları adına bile sahip çıkılmıyor, her durumda “öteki” muamelesi görüyor,  o zaman sizleri baş başa bırakalım.

Demokrasi, hukuk ve eşitlik için oy vermiş kesimler olarak, madem her durumda sopa yiyen tarafız buyurun biz aradan çekilelim, sizler ‘asli’ ülke partileri cihatçılarla da, bu zorba rejimle de bildiğiniz gibi mücadele edin. Ya da etmeyin…  Nasılsa sonuç bizim için değişmiyor.

Yanlış anlaşılmasın, HDP’yi Meclis’ten çekilmeye çağırıyor değilim, zaten Meclis’te milletvekili kalmayacak bu gidişle, o da ayrı.

Dediğim o ki, eğer HDP kapatılır, milletvekilleri tutuklanmaya, örgütleri  çalışamayacak hale getirilmeye devam ederse yapılacak tek şey, seçimlerde oy kullanmamaktadır. Yani ya HDP ya hiçbiri diyorum.