Türkiye’de herkesin hayatını etkileyecek iki duruşma, bugün ve yarın (19 Şubat) görülecek.

Hoş, darbe girişimi sonrasında basın ve ifade özgürlüğü, siyaset yapma, toplantı ve toplanma hakkını yok etmeye yönelik her dava için aynısını söyleyebiliriz.

Ancak Gezi ve Büyükada davalarını farklı kılan özellik, doğrudan sivil topluma yönelmesi, her tür sivil toplum faaliyetini cezalandırmayı amaçlaması.

Defalarca yazdık, ama yetmez, yetmiyor, yetmeyecek de... 

Osman Kavala’nın tutuklu yargılandığı Gezi davası, CB Erdoğan’ın intikam davası olmanın ötesinde, topluma yönelik bir korkutma, sindirme davası.

Kimsenin itirazını barışçıl yollardan dillendirmeye, göstermeye cesaret edememesi; sokağına, parkına, yahut oyuna sahip çıkmaması için tezgahlandı bu dava.

Neresinden tutsanız dökülen, hukuk açısından bir utanç manzumesinden ibaret bir yargılama.

Gezi davasında bugün kritik gün... Zira savcı, Kavala’nın tutukluluğunun devamını, Mücella Yapıcı, Yiğit Aksakoğlu gibi bu toplumun yüz akı sivil toplumcularına ağırlaştırılmış müebbet istedi.

MİLYONLARIN İRADESİ YOK SAYILIYOR

Berkin Elvan’dan Soma’ya, pek çok hayati davanın avukatı Can Atalay, İBB’nin Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel İyileştirme Daire Başkanı Tayfun Kahraman, belgesel ve film yapımcısı Çiğdem Mater’le birlikte toplam altı sivil toplumcuya da 15 ila 20 yıl hapis isteniyor.

Osman Kavala’nın tahliyesi için AİHM’in kesinleşmiş kararını bile yok sayan mahkemenin hukukla alakası olmayan karar ve pratiğine bakarsak, Gezi davasının adil bir şekilde, yani herkese beraatle sonlanması zor görünüyor.

Gezi davasının açılması bile başlı başına bir hukuk skandalıyken gelinen noktada çaresizce omuz silkeleyip geçmek var.

Ama hiç değilse öldürülen çocukların anısına, hayallerimize ve geleceğimize sahip çıkmak ve Silivri’de “buradayız, Gezi biziz” demek var.

Saraydan kumandalı mahkeme ne yaparsa yapsın; hukuka, özgürlüğe, demokrasiye hâlâ inanmak, milyonların iradesini hiçe sayarak kurban edilmeye çalışılan insanların gözlerinin içine bakabilmek var...

Yoksa Yiğit Aksakoğlu’nun dediği gibi, o zaman “18 Şubat, Türkiye’de sivil toplum için bir cenaze olacak.”

DEMOKRATİKLEŞMEYE DAİR UMUT VAR MI?

Sivil toplumun cezalandırıldığı diğer önemli dava, yarın karar duruşması görülecek Büyükada davası.

11 insan hakları savunucusunun ipe sapa gelmez suçlamalarla yargılandığı bu davada, 15 yıla kadar hapisleri isteniyor. Aralarında Uluslararası Af Örgütü’nün başkan ve üyeleri, kadın hak savunucuları, avukatlar da var.

Davanın bir ayağı, Uluslararası Af Örgütü eski Yön. Kurulu Başkanı Taner Kılıç’ın “FETÖ üyesi” olmakla suçlanması. 13 ay hapiste tutulan Taner’in bylock kullandığı iddialarını bilirkişi raporu yalanladı. Buna rağmen bylock’tan suçlanmaya çalışılıyor.

İkinci ayak, Büyükada’da dijital güvenlik çalışması için toplanan 10 hak savunucusunun gözaltına alınıp ikisinin 100 güne yakın cezaevinde tutulduğu dava.

Şeffaflık içinde yapılan toplantı, başta medyada “gizli ve karanlık bir toplantı” olarak gösterildi. Derken Mahkeme, aynı dönemde cezaevinde olan Kılıç’ın bu toplantıyı yönettiğini iddia etti, dosyalar birleştirildi.

Bu davada da hak savunucularının meşru faaliyetleri, terör eylemi gibi sunulmaya çalışılıyor.

11 hak savuncusunun bırakın cezalandırılması, bu şekilde soruşturulması bile başlı başına bir hak ihlali, bir skandal.

İki davanın seyri, hem vatandaşlar hem uluslararası toplum nezdinde sembolik önem taşıyor.

Türkiye, hukuka, demokrasiye dair herhangi bir iyileşme göstermeye, adım atmaya niyetli mi, değil mi?

Dünyanın en antidemokratik, en otokrat yönetimleriyle birlikte anılmaktan utanç duyuyor mu?   

Bizler, sivil toplumun cenazesinin kaldırılmasına razı gelecek miyiz? Bunun vebalini taşıyabilecek, çocuklarımızın gözlerine utanmadan bakabilecek miyiz?