Melis ALPHAN


ARTI GERÇEK- Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de nüfus yaşlanıyor. 65 yaşının üstündeki kişilerin sayısı 6 milyonu geçerek toplam nüfusa oranı yüzde 8.8’e yükseldi. Hükümet ve belediyeler ‘aktif yaşlanma’ kavramını sık sık dillendirse de, yaşlılar için gerçek anlamda atılan adımlar yok. Devlet, her ne kadar evde bakılan yaşlılar için ücret verse de, toplumun bu bağlamdaki gelenekçi yapısı ve toplumsal değer yargıları değişiyor. Türkiye’de evde aileleri ile kalmak yerine “Kurumda bakılmak isterim” diyenlerin oranı yüzde 14’e çıktı. Buna rağmen, huzurevi, bakım evi, engelli bakım evi, hepsini topladığımızda bile yatak kapasitemiz binde dört. Yani bin yaşlıya dört yatak düşüyor.

Türkiye’de bir ilke imza atarak Mersin’de Demans İhtisas Merkezi kuran nöroloji profesörü Dr. Aynur Özge ile nüfusu hızla yaşlanan Türkiye’de yaşlılara yönelik bakım hizmetlerinin durumunu konuştuk. 

2060 yılında Türkiye nüfusunun dörtte biri 65 yaş üzerinde olacak. Buna hazırlıklı mıyız?

Fransa, 65 yaş üstü nüfusun yüzde 7’den yüzde 14’e çıkma sürecini 115 yılda yaşadı. Türkiye bu süreci sadece 27 yılda yaşayacak. 2039’da nüfusumuzun yüzde 14’ü 65 yaşın üzerinde olacak. Yaşlılara bakışı ve kanunları değiştirmek, finansal modelleri bulmak, bakım merkezlerinin sayısını artırmak için Fransa’nın 115 yılı vardı; bizim ise sadece 27 yılımız var; 2039’a kadar bütün bu işleri bitirmek zorundayız.

Bizim kültürel farkımız da var. Hollanda’da Alzheimer köyündeki tesiste 115 Alzheimer hastası için gece sadece iki kişi nöbet tutuyor. Bizde ise Türkiye Alzheimer Derneği Mersin Şubesi Demans İhtisas Merkezi’nde her altı hasta için bir kişi nöbet tutuyor, buna rağmen yetişemiyoruz. Çünkü biz, yaşlıya hizmeti kültürel olarak benimsemiş bir toplumuz.

Türkiye’de çok genç yaşta evleniliyor, çocuk sahibi olunuyor. Babaannem gibi 39 yaşında kayınvalide olduğunuzda toplum size “Sen zamanında kayınvalidene, annene, babana baktın, gelinin de sana bakacak” diyor. Gelin evdeyse kayınvalide yerine onun çayı hazırlayıp getirmesi, yemeği veya temizliği yapması bekleniyor. Gelin dururken, kayınvalidenin camları silmesi hoş karşılanmıyor.

Bu anlayış beraberinde neyi getiriyor?

40 yaşında böyle bir beklentiyle beslendiğin zaman, 60’ına geldiğinde “Çok yaşlandım, bir ayağım çukurda, ha bugün öldüm ha yarın” diye düşünüyorsun. Babaannem 96 yaşında vefat etti. 40 yaşından 96 yaşına kadar 56 yılın her gününü “Öleceğim” diye geçirdi. Bu kaybedilmiş bir hayat. “Gezmeye gidelim” dediğinizde, “Yok ben yaşlıyım, evde kalayım” diyor. “Sen de sorumluluk al” dediğinizde “Siz yapıyorsunuz işte” diyor. Yani bu kültürde, yaşlıları farkında olmadan engelli sınıfına sokuyoruz. Gelin de diyor ki; “Ben kayınvalideme baktım. Çocuklarıma da bakıyorum. Bana kim bakacak? Beni kim takdir edecek?” Toplumda ertelenmiş hayatlar silsilesi var ve kimse mutlu değil. Ne bakım veren mutlu ne de bakım alan. O yüzden bir an evvel geleneksel hayatta köylerde olduğu gibi, yaşa göre herkesin kendi sorumluluğunu aldığı bir modele geçmek zorundayız.

Kentlerde ve kırsalda durum aynı mı?

Kentlerde yoğun göç alan mahallelerde mahalle baskısı köydekinden biraz daha ağır aslında. Köyde herkesin yine öyle ya da böyle bir görevi var. Mesela anneannem köydeki son gününe kadar evde sorumluluk alıyordu. Köyde yaşlılar da aktif çalışıyor. Aynı nüfus kente göç ettiğinde, gelin çalışsa bile evde de çocuğun, evin ve ailenin ihtiyaçlarını karşılıyor. 45-50 yaşında emekli olduğunda devlet ona “Artık çalışamayacak kadar yaşlısın, git evinde otur” diyor. Ama evde yaşlı veya hasta varsa emeklilik dönemini bakıcılık yaparak geçirmek durumunda kalabiliyor. Peki acaba o gelin evde Alzheimer hastası veya felçli kayınvalidesine, kayınpederine bakmak istiyor mu? Emeklilik planı bu mu? Ve bu iş için bir eğitimi var mı?

Türkiye’de pek çok kişi huzurevi modelinin Türk gelenek ve göreneklerine uygun olmadığını düşünüyor. Huzurevindeki yaşlılara ‘ailesi tarafından terk edilmiş’ gözüyle bakılıyor. Peki ülkemizde aileler yaşlılarına iyi bakabiliyor mu?

Bir anlamda pek çok kişi iki yüzlü. Yaşlının emekli maaşı evin bütçesine dahil ediliyor. Ama en az para da yaşlının ihtiyaçları için harcanıyor. Bağımsız olsa, kendi maaşıyla sağlık kontrolüne gidebilecek yaşlının emekli maaşına ‘el konunca’ doğru düzgün doktora bile gidemiyor.

Şu anda devlet “65 yaş üzerindekilerin maaşlarını üç ay yatıramayacağız” dese, tam rakamı bilmiyorum ama tahminen nüfusun yüzde 30’u iflas eder. Çünkü 3 TL bütçesi olan, evdeki yaşlının maaşıyla 6 TL’lik yaşıyor. Gaziantep’te bu yüzden doktor öldürüldü. Kendine ait geliri olmayan torun, dedesinin maaşıyla aylaklık ediyordu; dedesi hastaneye yatınca Dr. Ersin Arslan uğraştı, çabaladı ama kurtaramadı. Geliri kesilen torun da gidip doktoru öldürdü.

Toplumda geleneksel olarak var olan yaşlılara saygı, sevgiyle beslenmediği ve gönüllülük ekseni içerisine konmadığı için, yaşlıların ihtiyaçları öteleniyor. Yaşlılar da bunun getirdiği öfke, kırgınlık ve depresyonu yaşıyorlar. Mutlu bir yaşlı gördüğümde günüm gün oluyor. Çünkü o kadar az ki! Zincirleme trafik kazası gibi. Diyor ki o nine: “Ben zamanında 40 sene kayınvalideme baktım, anneme babama baktım, yemeyip yedirdim, çocuklarımı büyüttüm, torunlarıma destek oldum, şimdi kimse kapımı çalmıyor, kimse ihtiyaçlarımı önemsemiyor, doktora bile zoraki götürüyorlar, benim ihtiyaçlarım hep öteleniyor.”

Devlet de “Biz geleneklerine bağlı bir toplumuz. Yaşlıya aile bakar” yaklaşımıyla herkesi mutsuz eden bu modelin devamlılığını sağlıyor, öyle değil mi?

Devlet şu anda, evde yaşlı bakanlara para vererek geleneksel aile yapısını korumaya çalışıyor olsa da aslında bir anlamda vicdanını rahatlatıyor. Türkiye’de ayda yaklaşık 7.5 milyon TL ailelere bakım desteği olarak dağıtılıyor. Ama öncesinde hasta bakım eğitimi verilmediği için toplum buna hazır değil. Bir örnek vereyim. Alzheimer hastalarına verdiğimiz, cilde yapıştırılan ilaçlı bir bant var. Bir Alzheimer hastasının reçetesine bu bandı yazdım ve nasıl kullanılacağını oğluna anlattım. Adam ilaçları eczaneden alıp eve bırakmış ve işine gitmiş. Evde ilaç hakkında hiçbir bilgisi olmayan ve hastaya bakma sorumluluğu verilen, bakım parasının ödendiği gelin bandı makasla 8 parçaya bölmüş ve hastaya yutturmuş. Hasta bağırsak düğümlenmesinden hastaneye yattı. Bana göre devletin yanlışı burada. Bir insanın sağlığını başka bir insana yetkinlik ve gönüllülük konusuna güvence almadan emanet etmek yanlıştır.

Devletin verdiği para desteği yaşlıların bakımı için yeterli mi?

Bakım aslında zor olduğu kadar pahalı bir alan. “Evinde bakılıyor, masrafı az” diye düşünüyor devlet. Yaşlıyı kuruma alsa, kurum bakımının aylık maliyeti 4800 TL. Ailelere verilen 1000 TL civarında bir parayla her şeyin çözüldüğünü düşünmek yanlış olur. Evlerde yaşlıların nasıl bakıldığı daha iyi ve uygun ekiplerle takip edilmeli. Para verilen aileye bakım sertifikası şart koşulmalı.

Bir de şu gerçek var... Diyelim bakan kişi, örneğin paranın ödendiği gelin 50 kilo; bakılan kişi, örneğin kayınpederi 120 kilo ve yatalak. Gelin kayınpederi saat başı çevirebilir mi? O eve Aile Bakanlığı, para verdiği amca yaşıyor mu diye bakmaya gidiyor. Sağlık Bakanlığı ve belediye ise evde ‘sağlık hizmeti’ vermeye gidiyor. Sağlık hizmetinden kasıt, sondayı ve serumu değiştirmek. Yani eve devlet adına giden üç ayrı kurum var ama aslında hiçbiri bakım konusunda sorumlu değil. O kadar ekip ve araç çıkıyor, çok büyük paralar harcanıyor ama esas sorun çözülemiyor. Yatakta pozisyon verilemediği için hastanın yarası açıldığında veya bakım sırasında hasta düşüp kalçasını kırdığında, bunun sağlık sistemine maddi manevi yükü çok fazla. Oysa örneğin, aileye ihtiyacı olduğu sürece kullanacağı bir hasta kaldıracı ve eve giden kurumların tek elden koordinasyonu daha düşük maliyetle amaca ulaşan bir hizmet sunabilir.

Yaşlılık Şurası’nda şunları söyledim: “Ben devlete yüzde 40 vergi veriyorum. Alzheimer olduğumda altımı kim değiştirecek? Evime Sağlık Bakanlığı, Aile Bakanlığı ve belediye gelecek ama alt değiştirme hiçbirinin işi değil. Ben hayatımı evde 650 dolar verdiğim ithal bakıcıyla mı sürdürmeliyim? O ithal bakıcının yönetimini, evdeki iktisadi işletmeyi kim takip edecek? Benim evde bakım istememe özgürlüğüm olabilmeli. Devlet alternatif sağlayabilmeli. Ama şu anda bunun için gereken paranın üç katını harcıyor. Sonuçta harcanan para bizim vergilerimiz ve daha iyi koordine edilebilir.

Peki devlet evde bakım için ailelere para vermek yerine neler yapmalı?

Öncelikle ABD’de ve bütün Avrupa ülkelerinde olduğu gibi bizde de tıbbi vesayetin çıkması gerekiyor. Diyebilmeliyim ki, “Alzheimer olursam şurada şöyle bakılmak istiyorum, şu şu sağlık hizmetlerini almak istiyorum, şöyle bir bakım planı istiyorum gibi.”

Ayrıca, yüzde 40 vergi verdiğim devletin bana belli standartlarda bakım vereceğini bilmeliyim. Bunun adı, Bakım Güvence Sistemi. Dünyanın her yerinde olan bu sistemin Türkiye’de de yasalaşması için hükümete sivil toplum üzerinden ciddi bir baskı var. Ama SGK, “Sağlık harcamalarını zor karşılıyorum. Üzerime bir de bakım harcamalarını koyarsanız üç ayda iflas ederim. Bakım harcamaları için herkesten ek prim almam gerekir” diyor. Oysa bunun yolları var. Aile Bakanlığı çatısı altında Bakım Güvence Sistemi Koordinasyon Merkezi kurulur ve belediyelerle Sağlık Bakanlığı’nın eşgüdümlü çalışması sağlanır. Yani Sağlık Bakanlığı eve sağlık hizmeti için gidiyorsa belediye ihaleler açıp o eve o iş için gitmez, onun yerine mesela yaşlının banyosunu yaptıracak ekip gönderebilir. Ekip hazır gitmişken evin temizliğini yapabilir, eve yemek bırakılabilir. Sağlık Bakanlığı da, yaşlının sağlık sorunu, yarası beresi olduğunda gider. Böylece kaynakların etkin kullanımı sağlanmış olur. Şu anda feci bir kaynak israfı var.

Sizin kurduğunuz Demans İhtisas Merkezi’nde kimler bakım alabiliyor?

Kanunlara göre, kişi başı aylık geliri 1200 TL’nin altında olan herkes merkeze gelip hiç para ödemeden mükellef bir bakım hizmeti alıyor. Yani mevcut yasalar gereği bizimki dahil tüm engelli merkezleri hiç geliri olmayan en alt katmanın ve ekonomik açıdan güçlü olan en üst katmanın yararlandığı ama yüzde 90’ı bulan ara katmanın ancak aile desteği ile yararlanabildiği kurumlar durumunda. Örneğin, babamın emekli maaşı 2600 TL. Bu parayla annemle ikisi geçiniyorlar. Babam Demans hastası olsa bizim merkezimizde yatamayacak çünkü aylık geliri 1200 TL’nin üzerinde. Babam bütün parasını verip bir merkezde kalacak olsa, bugün devlete ait bakım merkezleri için bile ayda kişi başı 3 bin TL ödemeniz gerekiyor. Oysa, hiç çalışıp vergi ödememiş bir bireyin yararlandığı kurumsal bakım bu yüzde 90’lık emekli kesimin de hakkı olmalı. Diyelim babamın ihtiyacı var, o zaman 2600 TL’lik maaşının örneğin 1000 TL’sini verdiği ve üstünü devletin tamamladığı bir sistem kurulmalı. Maaşın kalanı anneme verilmeli ki o da geçinebilsin. Herkesin ihtiyacı olduğunda bir kurumda bakım alabileceğini bilme huzuruna ihtiyacı var. 

Yaşlılar daha çok evde bakımı mı, yoksa kurum bakımını mı tercih ediyor?

12 yıl önce Ege Bölgesi’nde bir anket yapıldı. İnsanların sadece yüzde 1.2’si “Kurumda bakılmak istiyorum” dedi. 10 yıl aradan sonra yinelenen ankette, kurumda bakılmak isteyenlerin oranının yüzde 14’e çıktığı görüldü. Ankete katılan 40 yaşının altındakilerin yüzde 60’ı “Kurumda bakılmak istiyorum” dedi. Yani toplumsal değer yargıları değişiyor. İnsanlar kendi ihtiyaçlarının farkına varıyor ve adanmışlık yer değiştiriyor. Kurumsal bakım da muhtaçlıktan ihtiyaçlığa geçiyor.

Kurum bakımı isteyen yüzde 14 için –ki belli ki bu rakam daha da yükselecek- bakım yatağı kapasitesi yeterli olacak mı?

Huzurevi, bakım evi, engelli bakım evi, hepsini topladığımızda bile yatak kapasitemiz binde dört. Yani bin kişiye dört yatak düşüyor. Binde dördü yüzde 14’e çıkarman lazım ki, talep eden insana “Buyur geç kurumuna” diyebilesin.

Buna yönelik çalışmalar var mı?

Pek yok ama Bakım Güvence Sistemi çıkarsa olacak. Yine de, çok önemli bir umut noktası var. İşgücü hazır; Türkiye’de yaşlı bakım hizmetleri yüksek okulu mezunu, çoğu işsiz 30 bin genç var. Akademinin ve sivil toplumun bilgi birikimi var. Bakım Güvence Sistemi hayata geçerse, hem talep karşılanacak hem istihdam sağlanacak hem de kazanç elde edilecek. Kurum aynı zamanda denetlenebilir bakım ve kalite güvencesi demek. Bu bir fırsat. Türkiye’de bir sürü atıl ev ve tesis var. Bunlar, yaşlı evleri, gündüz yaşam evleri, aktif yaşam evleri, bakım merkezleri gibi formüllerle değerlendirilebilir ve bu sayede istihdam sağlanabilir. Biz kurumda 70 Alzheimer hastası için 58 personel istihdam ediyoruz. Bu, orta çaplı bir fabrika demek.

Bu tür merkezler yapıp bakım güvence sistemimizi de Avrupa ile entegre halde yasal zemine kavuşturursak, buradan büyük bir ekonomik kazanç da sağlayabiliriz. Zira bugün Almanya’daki birinci kuşak Türklerin pek çoğu demans ya da bakım hastası. Demansta geç bilgiler ilk önce unutulduğu için, orada öğrendikleri az buçuk Almancayı da unuttular. Yıllarca Almanya’daki bakım sigortalarına prim yatırdıkları için aylık 3 bin euroyu bulan bakım parası almaya hakları var. Ama Türkiye’de bakım güvence sistemi olmadığı için, Türkiye’de bir kuruma gelip yatmak isteyen vatandaşı adına Almanya o parayı ödemiyor. Kurumların denkliği yok. Eğer bu sistem kurulur ve yeni bakım merkezleri açılırsa bu yolla Türkiye’ye büyük para girer. Ülkemizin ciddi ekonomik sıkıntılar yaşadığı bugünlerde gençlerin istihdamına da fırsat sunacak bu adımların daha fazla vakit kaybetmeden atılması gerekiyor.

Bakım önemli bir konu. Devletin sürece dahil olduğu, denetlenebilen ve bireylere seçenek sunan gerçekçi modellerin üretilmesi şart. Yaşlılar yılı ilan edilen 2019 somut bir adımla taçlansa iyi olur.