Maklube, Gülencilerin bir zamanlar “dayanışma” adıyla kurdukları sofraların etli-pilavlı-süslü” yemeği, Tarikat çorbası ise Menzilcilerle birlikte yeniden gündeme geldi. Ama bir de komün ekmeği var ki, ona romantik ve pastoral övgülerin dışında daha pek değinen yok. Ben bu işlere bir süredir amatörce merak sardığımdan yemeğin hazırlanma, sunulma, yenme ve sindirilme hiyerarşisine dayanışma ağlarını anlamak açısından bakacağım. Böylece de cemaatin, tarikatın ve komünün hiyerarşi geliştirme seçeneklerini de, belki, biraz tartışabiliriz.

Bu konuya doğru, bundan 12-13 yıl önce bir Van kahvaltısı sırasında döndüm: O zamanların ünlü stkcılarıyla bir toplantı için Van’daydık. Kahvaltı tam bir kıtlık-oburluk ikilemiydi. Yenemeyecek kadar çok çeşit, yenemeyecek kadar çok miktarda önümüze dökülmüştü. Kentin yoksulluğu ortalıktayken, bu miktarlar sunumu/ bolluğu değil tıkınmayı temsil ediyordu.

Zor şer boğazıma dizdiğim lokmalar bitiyorken bir ses duydum: Nazik bir Türkçe “beyefendi, bu kalanları lütfen bir yere toplayıp, sokak hayvanlarına verir misiniz” diyen bir kadın sesi, belirgin bir sertlikte karşılandı: “hanımefendi, biz sokak hayvanlarını besleyecek kadar lüks değiliz! Bu şehirde açlıktan kıvranan insanlar var. Bunları onlara vereceğiz!”. Donup kaldım: İyi bir işletmeci olduğundan hiç şüphe etmediğim adamın, daha önceleri kalmış zeytinleri iyice yıkayıp yeni gelenlerin masasına koyarak, peynirleri kesip ayırıp, temizleyip, tereyağını çatal izlerinden arındırıp yenileyerek, ekmeklerin ağız salyalı kısımlarını kesip düzelterek... yani iyi bir işletmeci ne yapıyorsa onu yaparak, artıkları defalarca sattığına şahit olduğum... Niteliksiz bir etnisite tartışması, iyice yozlaşmış bir “negatif milliyetçilik” söylemi, kentselliğe indirgenmiş bir hayvan hakları vs. insan hakları retoriği... masanın üzerinde uçtu kaldı. Söyleyen : “Parasını verdiğim yemeğin kime gideceğine ben karar veririm, sen değil!” diyemediğinden, “Bu nasıl rezillik, hayır yapacaksan benim parasını ödediğim artıkla mı yapacaksın!” diyemediğinden; işletmeci böylece “Türk müşteriye haddini bildiren milli kahraman” olabildiğinden...

Biliyorum şimdi siz bu yazıyı yeterince yüksek stratejist politik bulmayacaksınız, ama biz sosyal bilimciler böyle sudan peynirden türlü türlü icatlar çıkartıp, bunlarla oynamaya meraklıyızdır: Kanımca politika, peek pek yüksekten değil midenin içinden yapılır ve Marx’tan, Lefebvre’ye, Bookchin’den Öcalan’a kadar tüm politikalar da hiyerarşinin gündelik hayatın içinde yeniden üretildiğini söylerler. Emperyalist bir örnekleştirmenin aynı düzlemlerde tartışılması bizi yeni proleterya, yeni emek, emeğin sömürü biçimleri ve kapitalizmin ülke içi biçimleri konusundaki dikkatli analizlerden sıyırır ve emperyalist bir uzamsal devasalığın bir örnekleştirdiği kalabalıkların analizini yapmaya yönlendirir. Bizim günlük hiyerarşileri tartışmamızda sonsuz yarar var. Üstelik perifere, çevreye yani sınıra yönelik bakışlarım, beni dayanışmanın incelikli hiyerarşisini da sınırdan dolayımla anlamaya zorluyor.

Yemek Antropolojisi, Yemenin İçmenin Antropolojisi, Gıda Politikaları, Beslenme Zinciri gibi konular Antropoloji’de yeni olmamakla birlikte, son yirmi yıldır neo liberal kapitalizmin ideolojisini anlamak ve onunla savaşabilmek için mükemmel bir alan açıyor. Food porn’dan, profesyonel aşçılığın kentsel mutenalaşmaya desteğine ve dördüncü kuşak kahve dükkanlarının birey olma davranışını nasıl dönüştürdüğüne, oradan buğday-hayvansal protein ikileminin pirinç-bitkisel protein karşıtlığını nasıl alt ettiğine kadar; oradan da şekerin ve kahvenin tarihini yeni sömürgeciliğin gelişmesi üzerinden okuyan Kültür Sosyolojisi’ne kadar hayli bilgilendirici ve eğlenceli konular. Yani öyle “bu yemek kimin” sade suya tirit kültüralizmini çoktan aştı bu işler. Çocuğuma ne yedirsem, GDOlu besin nedir, çiftçimiz ve zehirli ilaçlar konuları bir yandan sürerken, bir yandan ortaklaşmanın, dayanışmanın yemekle terbiye edilmek demek olduğunu görmezden geliyoruz. Adına dayanışma denilen toplantı yemeklerinin “konuşmacılara yemek kuponu/ tartışmacıya ise kapının yolu” ile sonuçlanan acıklı hali, bize orada dayanışmanın değil aksine yan yana durma kontratlarının yapılmakta olduğunu gösterir. Bu işler öyle Cezayir’de indirimli akşam yemeği veya Van kahvaltısı ayarlamakla değil, “Göçmen Mutfağı”, “Mahalle iftarları”, “Cami Hayırları”, “Düğün takıları” ve “Musahiplik” (Müsayiplik), “Yarenlik” gibi dayanışmalarla olmak zorunda.

Kapitalizmin içinde direnirken antik, arkaik, geri, gerici, ilkel, modern, yerel, ulus aşırı... hangi adı alırsa alsın dayanışma içinde olmak her insanın hakkı. Öte yandan, birlikte yapılan her edimin sonu gelip birlikte yemeğe dayanır: ne yediğine ve daha ötesi nasıl yediğinize, o yemeği size kimin yedirdiğine. Kapının yemeğini yemek, borçlanmaktır. “Bir kuru ekmeği paylaşmak” değildir, aksine “bir fincan kahvenin” kırk yıl burnunuzdan fitil fitil getirilmesi veya “Ekmeğini yiyenin kapıya fenalık etmemesi”dir. Yemek çürüyene kadar yedirenin eşiğinde rükûya durmanızdır. Bilirsiniz ki, yemeğin hazırlanmasından sunumuna, yedirilmesine ve sonrasına, her şey bir hiyerarşiyi yeniden örer ve dayanışmanın örgüsü bu hiyerarşiyi kırıp kıramadığınızla ilgilidir. Bu bir zorunluluk ve ritüeldir. Öyleyse dayanışma konuşacaksak, ilk sorularımızdan birisi şu olmalı: Hangi cemaatten veya hangi topluluktan olduğunuza karar verdikten sonra, bu ritüellerin içinde nasıl yer alırsınız? Bu ritüele nasıl dahil olacak ve nasıl kuracaksınız?

Dayanışma ağlarının stklarla veya cemaatlerle tanımlanması bizde 20 yıl önce başladı: Bundan birkaç yıl önceye kadar “Gülen cemaatinin bir STK olduğuna” dair Hegelci savunmalar pek gözde gündemlerdi. Şimdi Menzil’in ve tekke benzeri oluşumların cemaatleşmesi sürecinde de aynı savunular gündemde. Öte yandan stklaşmasa da dayanışma ağları, platformları, dayanışma bütçeleri aynı soruyu gündemde tutuyor. Sendika vb. oluşumların gerek neoliberal saldırıya yenilmesi gerek kendilerini dönüştüremeyişi, yeni dayanışma ağlarını aramamızı hızlandırdı. Dahası komün/kooperatif tartışmalarını çeşitlendirdi, artırdı. Kürt hareketinin yeni bir hayatın örülmesinde bu dayanışma ağlarını ve bunların politik ekolojik karakterlerini gündemde tutmasının da, tartışmalarda büyük rolü var.Öte yandan Dünya’nın göçe kalktığı şu zamanlarda, bu göç’ü sosyo-ekonomik bir süreç olmak (factum) ile komünist bir özgürleşme arzusunda olmak (jus) arasındaki çatışma üzerinden tartışırken; kendi göçümüzü, bir yandan da dayanışarak nasıl gerçekleyebileceğimizi (yeni milli coğrafyalar inşa etmekten kaçınarak üstelik) konuşmamız lazım.

Dayanamayıp bir parantez açayım: Bizim hak savunmayı ve hak talep etmeyi aşmamız ve başka haklar söylememiz gerekiyor. Bizim hak yaratmamız gerekiyor. Kültürün ve kutsalın ve mirasın inşaasını başarmamız gerekiyor. Yani bir tür (life course) yaşam çemberini hafızamızın tekamülü ve inşasıyla başarmamız gerekiyor. Özritimlilik diyoruz buna: Özritimlilik ancak küçük ölçeklerde mümkündür. Yerelin hafızası ancak küçük ölçeklerde oluşabilir. İştirakçilik, yerel bir etiko-politik düzeni kurarken paylaşmanın ve dayanışmanın sınırlarında belirlenir.

Nasıl dayanışırız ve her dayanışma neden istenilen sonuca ulaşamaz?

Umuyorum ki buraya kadar, bu konuyla neden ilgilendiğime ve önemine dair rasyonel bir bahaneyi uygun bir dille yaratmayı becerebilmişimdir: Dayanışma meselesine geçelim.

İş dayanışma kelimesine gelince içeriğini pek anlamadığımız “imecemiz var bizim” nativisminden öteye pek gidemiyoruz. Ama güzel halklarımızın tarih boyunca geliştirdiği türlü çeşit dayanışma örüntüleri de var1. Bunlardan anlıyoruz ki, dayanışmak her şeyden öte duygusal temelleri olan bir edim.

Bizim Yerinden Edici Sosyal Bilimcilerimizden canımız Wolf, toplumsal ilişkileri iktisaden düzenleyen iki tür harcama biçimi olduğunu söyler: Törensel harcamalar:“toplumsal bağlar ve ilişkilerden kaynaklanan ve kültürel olarak özgün biçimler alan karşılıklı hak ve yükümlülükleri yerine getirmek amacıyla bireylerin yapmış oldukları ayni-nakdi harcamaları, fedakârlıkları ve emek veya manevi enerji sarfları” dır. Wolf, bu harcamaların karşılanabilmesi için kendi denetimleri altındaki kaynaklardan ayrılan miktarı da törensel fon olarak nitelendiriyor. Yani, kapitalizmin evrensel egoizmi doğal bir durum değildir. İnsanlar ilişkilerinde “yeniden dağıtım” ve “karşılıklılık” mekanizmalarına dikkat ederek, yaşamlarını sürdürürler.

Bundan ne anlamalıyız: Kapitalizmin içinde ve dışında insanların kendi yerleşmiş normlarını ürettiklerini, hayatta kalma pratiklerini sistemin içinde ve içinden geliştirdiklerini anlamalıyız. Ben de şimdi yemek hiyerarşisini işte bu zorunluluk mekanizmalarının ürettiği hiyerarşileri konu edinerek konuşacağım: Bu sosyal ağlar hiç de iktisattan bağımsız bir yardımcı faaliyet değildir, aksine iktisadın içinde hangi duygunun ve rasyonalitenin, hangi oranlarda etkili olduğunu tartışarak ilerlemeliyiz; ki ben de öyle yapacağım. Hatta daha ileri giderek, iktisadın içinde basmakalıp çıkar ilişkileri ve rasyonel ağlardan ziyade feragat, fedakarlık ve sorumluluk örüntülerinin etkili olduğunu öne sürerek, bu etkileri görmeye çalışacağım. Dahası, topluluk içi yeniden dağıtım örüntüleri ve bunların telafi mekanizmaları sadece feragat ve fedakarlıkla açıklanabilir mi, bunların rasyonel temellerini ve feodal (!) artıklarını nasıl göreceğiz, nasıl anlayacağız, üretim; şenlikli bir toplumu, şiirli bir ekonomiyi, karşılıklı dayanışmacı yararlılık temelinde bir işbirliği komününü var edebilir mi vb. tartışmalarımı gayet ezoterik görünen bir konudan, yemeğin hiyerarşisinden kuracağım.

Sorularım var:

Mesela toplantılarınızda, evlerde, pazarlarda kimin yemeğinin boğazınızdan geçeceğine kim karar veriyor? Yemeğin törensel harcamaları “maklube”de, “tarikat çorbası”nda ve “Komün ekmeği”nde nasıl canlanır ve bunu hangi törensel fon karşılar?

Cemaat-Tarikat- Komün: Üç Yeme Biçimi

Yemeğin organizasyonu üç farklı düzlemden hiyerarşiyi kuruyor: Keşişliğin yetinmeciliği karşısında açların doyurulması için tıkındırmacılık, ikincisi yiyenin erkten ne kadar sıyrılabildiği, üçüncü olarak da iradenin ne kadar devredildiği. Şimdi bu üçünün karşılaştırılması için: hazırlanmanın kutsanması (kim hazırlar) malzemenin temini (kim alır) sunumun kutsanması (kimin yiyeceğine kim karar veriyor) ve yemeğin büyüklüğü üzerine konuşalım.

Maklube bir metafor: Geçmişte bu yemeği yemek, yemeğe çağrılmak, yedirilmek bir mertebe iken; şimdilerde aynı kaba kaşık sallamak bir suç unsuru. Kendi duası, sofrasının adabı, kuralları, yemeğin etli pilavlı yoğurtlu vs olması, etrafına toplanacak kişilerin evin ‘büyük rütbelisi’ tarafından çağrılması, içine konacakların alışverişinin bu iş için görevlendirilen tarafından yapılması... bir çok ritüeli var. Bu ritüeller devlet ihalelerine çok benziyor.

Yemeğin düzeninde rütbeler var ve bu rütbeler kimin pişireceğine, kimin çağrılacağına, kimin hizmet edeceğine ve kimin yiyeceğine, nasıl yeneceğine karar veriyorlar. Burada esas olan yemeğin bir bolluk, ciddi bir masraf ve iyi bir görsellik içermesi ve temiz yerlerde gerçekleşmesi: ev içi gibi.

Maklube, bütün ritüelleriyle birlikte bir“aç doyurma” ayinidir. Malzemesi çeşitlidir, göz alıcıdır ama miktarı bilerek gerekenden biraz daha az tutulur. Efendinin bolluğu sunması ve çağrılanın da bu bolluğun kenarında durmaya davet edilmesidir. Bir mesafelenmedir: Bolluğun tıkındırılmasının üzerinden rütbelerin yeniden onayıdır. Zira her şey yenilip bittikten sonra, bulaşığı yıkayanlar hizmetlendirilmiş genç çocuklardır, efendinin silikleştirilmiş kopyalarıdır. Karar vericilerin, yemeğin finansörünün adı geçmez ama imalar ve işaretler bunun ciddiyetinin iyice anlaşılması için tekrarlanır. Böylece yeni kabul edilen iyice silikleştirilir. Diğer bir deyişle yemeğin giriş ayinleri cemaatin giriş ayinlerinin yerini alır ve böylece yemeği ‘tıkınmasına izin verilenler” en zayıf mertebede tutulmaya hak kazanabilirler. Adıllandırmanın onaylanmasıdır: İradesi devredilmiş, gençler, yaşlılar, öğrenciler, aylıklı aylıksız hizmetçiler... efendinin emrinde “sevgili küçük genç ... cçiğimiz” olarak, bizimle beraber yeme şansına kavuşmuştur. Masal gerçek olmuştur, imaret ayağına gelmiş, aşağılık yoksul sarayda muhteşem ballı börekli yemeğe kavuşturulmuştur. Hoca Nasreddin gibi bu oyunu “kolunun içine kendi kepçesini saklayarak girip, herkesten çok yiyerek bozabilen” bir deli, buradan çıkamaz. Gülen cemaatleşmesinin maklubesi Hoca Nasreddin’i öldürmüştür.

Açılan bu yoldan yeni Saray, maklube’nin köleci ritüelini meydanlarda iftar çadırlarına taşır ve bütün halkı kendi bolluğunun kenarında dilencileştirir. Kutsal, kişinin iradesini tamamen devretmesiyle birey dışı alanda yeniden oluşur.

Gelelim: Çorbaya:

Tarikat çorbası Menzil’cilerin son günlerde gündeme gelen bitmeyen çorbasının adı. Salça, mercimek, un, yağ, su, tuz gibi temel ve basit malzemelerin sonsuz bir bileşeni, “bitmeyen pınarlar” olarak karşımıza çıkıyor. Masaldaki derviş, “cebinde hep ekmeği testisinde suyu olan yoksul gezgin” imgesi, yavan bir biçimde tekrar ediliyor. Ne gezgin var ne de hakikati aramak için yola düşenler: Geriye kalan tek şey,  ruhu açları Dünya’da ucuz çorbayla doyurmanın karikatürüdür.

Tarikat çorbasında giriş ayini kadar sürdürme ayinleri de masalsıdır: Bitmeyen çorbalar kadar yemeğin tekdüzeliği, basitliği, kapıdaki herkese açık olması, sunumdaki pislik (sokak-açık alan), terennümlerle yemeğin onaylanması, doyurmaktan ziyade yetinmeciliğin zorlanması, töreni finanse edenlerin bu finansmanı asla saklamaması, bir tür katarsisin, hazzın dinlemeyle boşaltımıyla birlikte gerçekleşmesi, delilik, deli olabilme özgürlüğünün onayı... neredeyse tamamı kutsalın yeniden onayıdır. Kapıya yüz süren kişinin,efendinin deliliğinin yeniden onaylamasıyla sonuçlanır: Onun gibi olabilen, onun iradesine dokunabilenin efendi tarafından bizzat seçilmesiyle sonuçlanır. Steriliteyi bozmak, pislikten haz almayı onaylatır, steriliteyi yani kısırlığı yok etmeyi ve kendinden üremeyi onaylar.  Köle, efendinin onu doğurabileceği hale getirilene kadar aşağılanır.

Çorba ritüellerinde bekleme süreleri çok önemlidir: Yemek için bekletilen kişi, bunun kendisi kazanmadan geldiğini bilecektir, itaati sağlamanın yolu budur. Hak etmediğiniz halde izin verilmiş olansınız siz, beklemenin ve beklerken boyun eğmenin, sıradanlaştırılmanın hazzını da kabullenmeniz gerekir. Kutsal kutsanmış, efendi yükselmiştir. Malzeme çeşitli değildir, ama miktarı çoktur. Hep aynı şekilde yapılması gerekir ama sanki başka şekillerde de yapılsa kimse fark etmeyecek, bunu “çorbadan içenin günahı çok olduğu için ağzına biberinin fazla gelmiş olmasına” yoracaktır. İsa’nın kanı kabakla yer değiştirmiştir, ama malzemenin basitliği sürekli bir açlık duygusunu korur, Hristiyanlığın obur orucunu tekrarlar..

Maklube de Tarikat çorbası da aynı hiyerarşik ritüeli, birbirlerinin tersinden, ancak sürekli olarak üretir: Hazırlanması kutsanmış, sunumu kutsanmış, büyüklüğü (miktarı veya çeşidi) kutsanmış ve böylece efendi yeniden kutsanmıştır. Çekilen açlık kendisini kendi iradesiyle çileye alanların açlığından, #NuriyeveSemih’in açlığından çok farklıdır, başkaldırmanın değil, köleleştirilmiş olanın aç bırakılmasıdır.

Aynı kaptan yiyenler veya yemek yediği kabı yıkayanlar:

Komün ekmeği sıcaktır. Buram buram tüter. Ekmek her daim hazırdır. Herkese yeter”

Peki biz başka ne biliyoruz komünün ekmeğine dair. Neredeyse hiç? Hayaller, romantizm ve umutlar dışında komünde ekmek yapmayı bilenlerin, ekmeği sıcaklığıyla sunmayı becerenlerin sesi bizlere çok az ulaşabiliyor.

Oysa biz mesela, hemen her mevsim bir kez ortak mahalle yemeği yapıyoruz mahallemizde: Her seferinde bir başka #barış sözüyle süslüyoruz. Bu fikri ortaya ilk kez atan bir aşçı arkadaşımız: “ben mahallede çorba yapmak istiyorum” dedi. Biz de başladık. Mahalle bundan sonra sokakta iftar vermeye de alıştı, zabıtalar da “yemek var” dediğimizde sokağın temizliğine güvenliğine dikkat etmeyi öğrendiler. Belediye başkanı vs. rütbeli kabul etmiyoruz. Komşularla her mevsim en az bir kere, sokakta kurduğumuz büyük sofralarda hepimizin getirdiği yemekleri ortak yiyoruz.

Herkesten ayni yardım topluyoruz, doğrudan para almamaya çalışıyoruz. Sokakta kurduğumuz bir kazanda, altı büyük tavukla beş kilo pirinçten ve yeşil ve kırmızı sebzelerden, unsuz ama koyu bir çorba kaynatıyoruz. Çorba kazanını her seferinde mahallenin tatlıcısından ödünç alıyoruz. Temizliğe dikkat ediyoruz. Ödünç aldığımız her şeyi temizleyip geri veriyoruz. Herkes yemek sonunda ortadaki bulaşığı karışık yıkıyor ve sonra kimin eşyası kiminse onu geri veriyoruz. Bu birkaç gün sürüyor. Olsun, kimse tavasının- tenceresinin peşine düşmüyor. Herkes evinden tepsiyle, kaplarla yemek getiriyor ve sofra bezlerini kahvehanelerden ödünç aldığımız masalara yayıyoruz. Evlerden sandalye taşıyor ve yemeğin sonunda mutlaka çocuklarla bir sokak boyaması yapıyoruz. Son anda mahcubiyetle gelip “Eksik ne vardı” diye soranı mahcubiyete terk etmeyip, “su“ diyoruz, veya “ekmek eksik” veya “su bardağı az geldi”.Yani törensel harcamaları anonimleştiriyor, törensel fonda öne çıkmaya çalışanı yerine indirgiyoruz. Efendileşmiyor ve efendi kabul etmiyoruz.

Herkes herkesten çok eğleniyor. Birbirini görüp mutlu oluyor. Sofraları erkenden gelenlerle birlikte kurup, geç gidenlerle birlikte topluyoruz. Geçen yemekte bizim bardak dibi gözlüklü Mustafa amca çekinerek “Bir daha yemek yaparsak, O Dersim xasılından ben utanıp bir daha alamadıydım. Bir daha yemek yapalım da büyük xasıl getirsin bişiren” deyince, “bu iş oldu” dedik.

O mahallede sokak boyunca kurulu sofralarda biz elli hesaplamışsak, en az yüz elli kişi yemek yiyor, şarkılar söyleniyor. Sofra tüterek masaya gelen çorbayla başlıyor: Yemekler ortaya konuyor. Gönlüne göre, herkes azdan az çokdan çok getiriyor: Zaten on kişi birer tepsi patates salatası yapınca birden çok oluyor.

İşin ilginci yemekler herkese yetiyor. SHÇEK yurdunda kalan refakatsiz mülteci çocuklardan, mahallenin esnafının evladına kadar hepsinin kursaklarında aynı çorba geziniyor. Bir daha isteyene bir tas daha mutlaka bulunuyor, ağzı yanan küçüklere üfleyerek içiren bir iki kişi mutlaka oluyor. Kapısının önünü kapattığımız için söylenen yeni “ciks” sanatçı esnafına mutlaka beğeneceği bir tabak yemek götürüyoruz. Bitince de sokakları mutlaka süpürüp teslim ediyoruz, arkamızdan kem laf ettirmiyoruz.

İnsanlar beraber yemiş olmanın lezzetinde, kendi sofralarını kendileri kurmuş ve devşirmiş olmanın doygunluğunda evlerine gidiyorlar ve ertesi günden itibaren sokakta birbirlerine daha içtenlikli selam veriyorlar. Selamların içtenliği gündelik hayatın kıyıcılığında giderek azalınca, biz hemen yeni bir ortak yemek yapıyoruz. Zira hayatta kalmak artık çok direnç ve çok dayanışma gerektiriyor. Birbirimizi çok hatırlamamız gerekiyor.

Bizim mahallenin o güzel işgallerini beraber nasıl kotardık sanıyorsunuz? Beraber yiyip beraber doyarak, beraber yiyip beraber temizleyerek yaptık. Ama hala daha beraber pişiremedik. Komünün ekmeğinde değil dayanışma sofrasında ortağız.

Komün ekmeğini beraber pişirmeyi (henüz) başaramasak da ortaklığın ortak yemeğini hiyerarşisiz kurmayı başardığımızı düşünüyorum: İlginç bir biçimde beslenmenin iktidarını kırıyoruz zira. Zira Cemaatin ve Tarikatın kapıda köle beslemesinin ortak temellerini kırıyoruz.

Komünde de cemaatte de tarikatta da sofra ortada. En büyük benzerliklerinden ilki bu: Sofra yuvarlak ve yemek ortadan yeniliyor. Ortak kaptan yeniliyor ve yemek ortak paylaşılırken dörtgenin inşası bozuluyor. İkinci benzerlik ise her üçünde de sofraya ne yenilecekse ve ne kadar yenilecekse başlangıçta konulması. Arkasından başka bir yemek umulmaması, başka bir yiyeceğin ortaklıktan saklanmadığına dair bir delil olarak, ortaklık duygusunun temini için bu ikisi çok önemli.

Ama bütün benzerlik bu, hepsi burada bitiyor:  Cemaat ve tarikatın yemeklerinde olan ama komünde olmayan bir diğer ortaklık, bunlardaki efendilerin bir tür idi orrhythmic yaşamı sürdürmekte olduğuna inandırılmak istenmemiz: Efendi kendi keşiş kabuğunda kendi koyduğu kurallarının çilesiyle yaşarken, kullarının onu onaylaması için onları beslemektedir: Kölelerin, hizmetçilerin, gençlerin, yaşlıların ve yoksulların efendileri.

Çünkü efendilerin, kendi yalnızlığında, mülkünün bekasında, kişisel çalışmalarının herkes tarafından desteklenmesi için ritüellere ihtiyacı vardır: Beslemenin ve doyurmanın ritüellerine.

Cemaat ve tarikatta büyük bir ritüel canlandırması ve masalsı ögeler varken, dayanışmanın yemeğinde, komün ekmeğinde özritimlilik var: İnsanlar neyin yeneceğine, nasıl sunulacağına kendileri karar veriyor ve kendileri bazı ritüelleri ortak kararlaştırıyorlar. Anlık ve canlandırıcı oyunların, şarkıların, düzeneklerin o anda yemeğe dahil olmaması için tek neden, bunun diğerleri için incitici olmaması. Dayanışma yemeği ona katılanların ortak kararıyla buğulanıp güzelleşiyor.

Dayanışma/komün yemeklerinde tıkınmak, oburluğun gözünün doyurulması veya bunun karşıtı olan tarikattaki yoksul doyurulması yok: Herkes herkesin kendinden daha çok yemesine, daha iyi ve temiz şartlarda yemesine dikkat ediyor. Oburluğu doyuran efendilere izin verilmiyor. Kıtlığı saçan ve kapısında esir eden efendiler, dayanışma komün yemeklerinden kovuluyor.

Sunumsuz, reklamsız, açıkça, basit ama gönülden bir paylaşım var ve hemen herkesin gözü hissettirmeden daha zayıfların üzerinde oluyor.

Yemeğin beklenmesi, bekletilmek, mesafelenme komünde yoktur. Yemek, herkesin ortak kotardığı bir ortak sofradır. Kimse sofranın başında aç bekletilmez. Yemeğin miktarını, niteliğini ve ne zaman hazır olacağını herkes bilir. Zira bilmek bir insan hakkıdır.

Ama asıl bir fark var ki o en önemlisidir: Dayanışma /komün yemeklerinde hizmetli yok. Tabakları gençler, tilmizler, sofiler, köleler yıkamıyor. Dayanışma ve komün yemeklerinde yemeğin tiksindirici artıklarını görmezden gelmeyi sağlayan ve böylece yediğini inkar etmeyi kolaylaştıran bu indirgenme- hiçleştirme yoktur:

Tabakları herkes yıkar !

Komünü henüz çok iyi bilmiyoruz: ortak pişirip sofraya koyduğumuz yemeklerin bizlerin aidiyet duygusunu nasıl canlandırabileceğini henüz keşfedemiyoruz.

“Demokrasi sadece eşitsizler arası mesafeyi idrak etmek değil, o mesafenin yeryüzünden silinmesi için yola çıkabilmektir” diyoruz, ama bildiğimiz demokrasinin sonunu getirip yeni demokrasiyi inşa ederken hiyerarşinin örüntülerini de yerinden etmemiz gerekiyor. Hep söylediğimiz gibi bizim hak yaratmamız gerekiyor: Bizim kıtlık ve az olanın paylaşımından değil bolluk ve bolluğun getirdiği doygunluktan söz etmemiz gerekiyor. Belki de çocukluğun hatırası, taze pişmiş o lezzetli ekmek bu yüzden komünde, ancak komünde, dayanışmada mis gibi kokar: İşte o ekmek, o zaman herkese yeter.

Bir tek şunu biliyoruz:

Efendisiz yemekler kurmalıyız... Efendisiz sofralar. Dayanışma bir zorunluluktur. Kendiliğinden gönüllü bir irade değil, yemeğini paylaşmak zorunda olanların zorunluluğudur. Kapısında köle tutanı, işçi sömüreni, kadın aşağılayanı, bir tabaktan ortak yemeyi küçümseyeni sofradan kovmakla başlayalım. Bir de ortak yemeği ortak kotarıp, tabakları ortak temizlemekle .

O günlerde,

“ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter

pirinç de öyle

şeker de öyle

kumaş da öyle

kitap da öyle”

diyen Nazım Hikmet, doğrulup bakacaktır:

Ekmeğin, şekerin ve kumaşın ve kitabın herkese yettiği güzel günlere.

 


Bunların bir tartışmasını ve yazısını şurada bulabilirsiniz: . Ayrıca bkz. Özgen, Demokratik Modernite, 2015. Sayı: 11. 42-50.a