Artı Gerçek

Ah!

İçinde bir değil, binlerce yarayı taşır anne. O kadar acının arasına ‘bir şeylerin değişeceğine inanarak’ umut sıkıştırır.


Teyzemi son yolculuğuna uğurlarken, kuzenimin hıçkırıklarına, çaresizliğine takıldım bir süre. Annesinin ardından ağlaması elbet doğal ve olması gereken bir refleksti. Ancak o, ağlamanın yanı sıra, savunmasız kalmış bir çocuk gibi titriyordu. Şu yeryüzünde onu koruyan, koruyacak olan biricik varlığını kaybetmişti artık. Bir anlamda yalnızlığına da ağlıyordu.

Ne kadar uzak yerlerde olsak, ayda bir, yılda bir de görsek, annelerimizin varlıkları sarıp sarmalar bizi hep. Dönüp dolaşır yine onların dizine koyarız başımızı. Hayırsız da olsak, haylaz da, üzsek de, kırsak da, o dizin üstünde her zaman bir yerimizin olduğunu biliriz. “Bırak kalsın masada ekmek,/ testide su/ Ayna puslu, pencere camı kirli/ Bırak kalsın saçların dağınık/ gözlerin uykulu/ Saksıdaki çiçek susuz, kedi/ yalını bekler bir köşede/ Bırak kalsın meyva ağaçta/ kırlangıç havada/ Dama düşen ince yaz yağmuru…/ Yoruldun artık, bütün gün/ didinip durdun/ Toprak bile, deniz bile, gök bile/ bir yerde yorulur/ Bırak kalsın süpürge duvarda,/ sabun kovada/ Anne, gel yanıma otur.” der ya “Anne” şiirinde Ahmet Erhan. Bunun gibiyizdir annemizle. O yorulmak nedir bilmez, koşturur. Biz başka taraflarda koştururuz. Yan yana geldiğimizde onun bitmeyen günlük telaşları devam eder. ‘Gel yanıma otur anne’ dediğimiz an ise geç kaldığımız andır belki de.

Annelerin gözyaşı nereye değerse orası kurur, çölleşir. Ahı kime ise onların iki yakası bir araya gelmez. Bir an için her yer güllük gülistanlık olabilir, hayatın akışındaki iklim bozulmayabilir onlar için. Ama o ah, onların gölgesi olur önce ve hiç ayrılmaz peşlerinden.

Ermenek’te maden kazasında yitirdiği oğlunun ardından konuşur anne Ayşe Gökçe: "Oğlum yüzme de bilmezdi, suyun içinde ne yaptı?” Ah, bu sözün içindeki hançer yarasıdır. Ah, bu sözün içindeki cankurtaran simididir. Ah, bu sözdeki en derin bedduadır, en beter lanettir.

9 Ekim 1995 ve 8 Mart 1996 tarihleri arasında 3’ü çocuk 8 kişi gözaltında kaybedilmiştir Dargeçit’te. Davut Altınkaynak daha 13’ünde bir çocuktur. Gözaltına alındıktan sonra küçücük bedenine işkence yapılmıştır. Annesi en son askıdayken görür oğlunu. “Bana anne susadım, dedi. Ben ona su veremedim, bırakmadılar. Onu asılmış şekilde gördüm, bir daha göremedim. Oğlumu bir daha göremedim. Eve geleceğini söylediler. Nerede, dedim. Git, o gelecek, dediler. Artık bir daha bulamadık.” Ah, bir annenin bardağa her su dolduruşundaki isyanıdır. Ah, onun gözyaşından süzülen sabırdır. Ah, bir gün her şeyin aydınlanacağına dair taşınan yürek büyüklüğüdür.

Ayşe Gökçe’nin ve Hayat Altınkaynak’ın sesleri, Maksim Gorki’nin Ana romanındaki Pelageya Nilovna’nın da sesidir. Hatta kendisidir. “Benimle aynı köyden olan Yegor İvanoviç buradaydı, şundan bundan söz ediyordu, bense evleri, insanları anımsıyorum, ama nasıl yaşarlardı, neler konuşurlardı, ne oldular, unuttum gitti! Yangınları anımsıyorum... İki kez yangın çıkmıştı. Her şey uçup gitmiş içimden. Ruhum, terkedilmiş, kör, sağır bir ev gibi kapalı...” Ayşe Gökçe, Hayat Altınkaynak ve Pelageya Nilovna farklı coğrafyalarda, farklı dillerle, ancak ortak bir kalple konuşurlar. Terkedilmiş, kapalı bir kutuya sokulmuş tek bir acının dışavurumudur ahları.    

8 Temmuz 2018 tarihinde belleğe Çorlu tren katliamı olarak girecek bir kaza olur. 25 kişinin öldüğü, 328 kişinin yaralandığı katliam gibi bir kazadır bu. Mısra Öz Sel, oğlu Oğuz Arda Sel’i kaybetmiştir bu kazada ve o günden beri oğlunun ve kazadaki diğer ölümlerin sorumlularını bulmak için mahkeme mahkeme koşturur. Onun bu mücadelesinde John Steinbeck’in Gazap Üzümleri’ndeki Joad ailesinin annesi olan Ana’nın sabrını, onurunu, aileyi bir arada tutma direncini görürüz. Umutsuzluğa kapılsa, davaların peşini bıraksa, biraz savrulsa, korksa, sonuç alamayacağını bilmektedir. “Günlerimi de, şu anda, sadece acı çekerek geçiriyorum. Başka hiçbir şey yapmıyorum. Öleceğim ve oğluma kavuşacağım güne kadar bu acıyı iliklerime kadar hissederek yaşamak istiyorum. Çünkü taze kalması gerekiyor. Eksilmemesi gerekiyor, azalmaması gerekiyor.” Onun ahı yarasından başlar. Yaralayanadır, kanatanadır ama. Berkin Elvan’ın annesi ve Ali İsmail Korkmaz’ın annesi ile ah kardeşidir. Roboskili annelerin ahlarıyla rüyalarda tanışırlar. Her anma, her doğum günülerinde mezar yerleri çığlık ve figan yeridir. Unutmamaya giderler. Didem Madak’ın miras bıraktığı şiirle giderler. “Ya siz,/ Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?/ Nasıldı/ Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?”

İçinde bir değil, binlerce yarayı taşır anne. O kadar acının arasına ‘bir şeylerin değişeceğine inanarak’ umut sıkıştırır. Günleri olmaz, günleri yaşamaz artık. Karnına tekme atan o çocuğun anılarını doldurur, onları besler. Yazmasına, fularına, gömleğine, entarisine sinen çocuğunun kokusuyla konuşur. O kokunun verdiği güçle koşar mahkemelere, sarılır mezar taşına ve büyük bir ah çeker. Ahın vebali celladın yakasına yapışmıştır bir kez. İşte en çok da bunun için Ergin Günçe’ye kulak kabartmalıyız: “Hepimiz el ele tutuşmalıyız/ Korkmadan yürümek için gecenin ötesine/ Güneş nasıl olsa doğacaktır/ Horozlar ötmeye başlar başlamaz.”

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…