Yine bir Nobel ve yine gürültü… Nobel Edebiyat Ödülü’nün Avusturyalı yazar Peter Handke’ye verilmesi birçok kesimden tepki gördü doğal olarak. Nedeni de belliydi. Handke’nin Srebrenitsa’daki katliamı kabul etmeyişi ve Sırp savaş suçlularını savunmasıydı. Derdim bu ödülü ve ödülün kime verildiğini tartışmak ya da eleştirmek değil. Zaten bu konuda edilen çok söz var. Ben daha farklı bir yerden gitmek isterim doğrusu. Saraybosna Marlborosu’ndan mesela.

Milenko Yergoviç’in öykülerini topladığı kitabın ismidir Saraybosna Marlborosu. İnsana dair her duygunun kokusu ile gider sayfalar. Savaşın tahribatını, nelere yol açtığını, her bir insanın öyküsünden çıkarmak olası. Yergoviç, savaşın pisliğini, şiddetini, ölümü, kentlerin yıkılışını; insan hikâyeleri üstünden aktarır. Bir dönem yan yana yaşamış, kapı komşuluğu etmiş, aynı kahvede oyun oynamış, aynı barda içmiş insanların hangi ara düşman olduklarını anlayamıyorsunuz bile. Bir anda faşizmin kuşatması altında kalan ve birbirlerine düşmanlaşan insanları görüyorsunuz. Çünkü faşizm en gerici, en şoven, en lümpen insanları harekete geçirir ve bunun adı milliyetçilik olur. Yeryüzündeki bütün savaşların nedeni kuşkusuz ki milliyetçilik değildir, ancak nedenin gizleyicisi ve taşıyıcısıdır.

Bir dönemi anlatmıyor sadece Yergoviç. Dönemin öncesi, sırası ve sonrasına da gidiyor anlatımları. Yaşama dair ne varsa, onlar etrafında örüyor öykülerini. Yer yer mizah, bazen ironi, bazen de geçmişe yolculuk olarak okuyoruz. Faşizm önce insanların kalbine girer ve o kalplerin içini boşaltır, onları birbirlerinden uzaklaştırır, giderek düşmanlaştırır ve ucube bir avcı profili ile onun karşısına kurbanı yerleştirir. Sonra da bir bilgisayar oyunu gibi sıradanlaştırıp oynatmaya başlar. Keskin nişancılar, toplar, milisler devreye girer. Kentler kuşatılır, suları, elektrikleri kesilir, kurbanlar panik içinde yaşamaya çalışırken, onların o paniklerinden faydalanıp, tek tek onları avlar. Bu korku sadece o anın korkusu olarak kalmaz. Yüzyılların korkusudur artık. Kuşaktan kuşağa geçer.

Saraybosna’da yaşanan da tam olarak böyle açıklanabilir. Yeniden öykülere ve Milenko Yergoviç’in anlatımlarına dönersem; bir kaktüs ile kurulan bağ, tosbağa aracı ile yapılan yoldaşlık, yüzük, güveç gibi en küçük, en sıradan detaylar, gong sesinin anlamsızlığı ya da anlamından bir savaşı okuyoruz. İnsanların her türlü zorluğa karşı yarattığı o yaşam becerisini ve duygusunu anlamaya çalışıyoruz. Kaktüs öyküsünde olduğu gibi. “Vaktiyle insanlar, atlar ayakta ölür, diye üzülürlermiş. Beni ise kaktüslerin, Goethe’nin şiirindeki o çocuk gibi takatten düşmesi kederlendirir. Çok da önemli değil, yalnızca hayatta detayları korumamız gerektiğine dair bir uyarı. Geride başka bir şey de yok.”

Her şey garip bir şekilde ilerler savaşlarda. Dünyanın bütün medyası oraya akar ve oralardan farklı hikâyeler çıkarmaya çalışır. Slobodan isimli öyküde, CNN muhabiri Slobodan’ı izler. Muhabir, masum bir Saraybosnalının patlamayla hayatını kaybettiği anı yakalamak istemektedir. Yetmiş metre takipten sonra arkasına düşen bombalara rağmen, bir şey yokmuşçasına yürüyen Slobodan, kameranın önünden geçerken, muhabire gülümseyerek selam verir ve yoluna devam eder. Muhabir şaşkındır ve hayal kırıklığına uğramıştır. İzleyicilere “Saraybosnalıların arasında delicesine cesur insanların olduğunu bildirir.”

Nasıl da tanıdık geliyor bu görüntüler. Yakın zamanda bunların çok örneklerini gördük. Kurgulanmış görüntüler, en şık giysiler, taranmış saçlar, güzel bir makyaj ve sunulan görüntüler…

Komünist’te öykünün kahramanı olan İvo T.’ye herkesin kendisini “Yugoslav” olarak nitelendirmesi hakkında ne düşündüğü sorulur. Yanıt gayet nettir. “Valla ben Hırvat’ım. Böyle doğdum, bunu değiştiremem. Eğer beni bir Hırvat olarak sevmiyorsanız, bir Yugoslav olarak nasıl seveceksiniz?” Yabancı mı bu cümleler bizlere? Türkiye’de beni Kürt olarak sevmeyen, Alevi olarak sevmeyen başka türlü sevebilir mi? Sevilselerdi, duvarlara, kapılara işaret konmaz ve yeniden yeniden çözüm için uğraş verilirdi. Amerika’daki Sacco ve Vanzetti davasını anımsadım. Şöyle diyordu Vanzetti: “Bir radikal olduğum için acı çekmek zorundayım, gerçekten de bir radikalim ben. İtalyan olduğum için acı çekmek zorundayım ve ben bir İtalyanım. Ama ben haklı olduğuma eminim. Beni iki kere assanız da bu böyle…”

Tarih ders alınan bir akış olmasa gerek. Farklı zamanlarda, farklı yerlerde tekrarlanan olaylar yığınından başka ne olabilir ki! Mezar öyküsünü okuyunca bu cümle yerleşti kafama. “Akşamları ekmek yapar, sabahları da yas tutar. İnsanlar artık yaşlı Edhem’in ekmek hamurlarına tuz atmasına gerek olmadığını, Rasim’in gözyaşlarının yeteceğini söylerler.” Kerbela’da yaralanan yeğeninin başını dizlerine koyan Hz. Hüseyin’in gözyaşları bundan farklı mıdır? Yeğeni amcasından biraz su ister. Hüseyin gözyaşları içindedir ve yeğenine şu cümleyi kurar. “Sana gözyaşlarımdan başka ikram edecek suyum yok.”

Bütün savaşların özeti bundan başka ne olabilir ki. Tuzlu gözyaşlarının karıştığı acılı yaşamlar ve o acıları yaşamdan kovma uğraşı. Milenko Yergoviç, Saraybosna Marlborosu’nda iyilerin yaşamlarını anlatıyor, ama sadece yaşamlarını.