2019 yılının sonlarında yeni yıl için beklentilerimi yazmıştım bu köşede. Hüzünle ve kederle o yazıyı yeniden okuduğumda, geçen yılda yaşadıklarımıza da bakınca uçtuğumu anladım. Saf ve temiz duygularla bir yeni yıl beklentisiydi işte. İnsanlık için değil midir büyüttüğümüz beklentiler ve umutlar? Bu yıl beklentiyi küçülttüm. Sağlığı ön plana alarak kutladım yeni yılı. Çünkü bela günler hâlâ kapıda ve gitmek bilmiyor. Sağlık olmadan ne belayı savmak ne de direnmek mümkün.

Geçen yılın başlarında birisi bize dört ay sonra maskeyle gezeceğimizi söylese, kesinlikle inanmaz ve bu düşüncesinin bilim kurgu filmlerinden araklama olduğunu söylerdik ona. Öyle olmadı tabi ki. İnandıra inandıra kapımıza geldi. Maske, mesafe, ev kavramları girdi yaşamımıza. Mahzuni’nin bir türküsünü anımsadım birden. Ecevit’i kurtuluş olarak gören Mahzuni, seçimlerden önce yapmıştı bu türküsünü. “Sevgili gardaşım, canım Karaoğlan/ Bizim yüzümüze gülecek sen gel/ Adamca bakmayı bilecek sen gel.” Fakat daha sonrasında hüsrana uğrayan Mahzuni, devamında bir eser daha yapar ve orada da Ecevit’e sitem eder. “Sana gel demiştim amma Karaoğlan/ Kapımızı kırdın öyle mi geldin/ Misafirin hakkı hududu vardır/ Gittin gizli durdun öyle mi geldin.” Yeni yıla sevgiyle, barışla, insanlığa iyi şeylerle gel dediğime pişman oldum desem yeridir. Türküdeki gibi sitemim var. Gelmenin de bir ‘hududu, hukuku’ vardı. Çiğneyip geçti hızla. Hüzünlü günler, aylar böylece başlamış oldu.

Kedere sırtımızı dayamıştık artık. Hal böyle olunca dayandığımız yer sağlam değildi. İnsanlar ölüyordu sessizce. Evlerimizde ölüleri sayıyorduk ekran karşısında. Her biri ayrı değer olan insanlar gidiyordu aramızdan. İstatistik rakamı gibi bir şey olmuştu ölüm. Olmuştu değil, istatistik rakamının kendisiydi. Artık her yer Gabrıel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi romanı sayfalarına dönmüştü. Herkes her gün birilerinin öleceğini biliyor, fakat olmayacakmış gibi yaşamına devam ediyordu. Yarın sıranın kendisinde olduğunu bile bile yaşıyor günlerin kırmızısını. Çünkü her günün rengi kırmızı. Her ayın rengi kırmızı. Böyle giderse bazı ülkeler için her yılın rengi de kırmızı olacak.

Sevdiklerimize dokunamadan uğurluyoruz. Uzaktan el sallayarak bakıyoruz. Sarılamadan, yumruklarımızı değdiriyoruz. Okuduğumuz kitapların tadı yok. İzlediğimiz filmlerin heyecanı kaçmış. Sinemalar bir bir kapanıyor. Kitabevleri sessiz. Kahvehaneler kepenk indirmiş. Tavla oynayacak bir dost bulmak bile imkânsız. Kentin kuru kalabalık halleri ise olanca akışıyla devam ediyor.

Hızını kaybetmeden devam eden, kuru kalabalıkla at başı koşturan bir şey de siyaset. Oranın kalabalığı da kabalığı da hiç eksilmiyor. Orası başka bir yer. Orası ne duyguya değiyor, ne ölümleri biliyor. Söz düellosu bitmiyor o tarafta. Akıldan uzak sözler, zekâ barındırmayan kurgularla bodoslama dalınıyor her konuya. Oysa ölüler var gizlenmeyen. Oysa acılarla kavrulan, ateş düşen evler var. Sözlerin ulaşamadığı, anlam ifade etmediği evlere dönüp bakmıyor kimse. Araya ‘birlik ve beraberlik’ nutukları sıkıştırılınca, toz pembe yaşamın devam ettiği düşünülüyor. Daha birkaç gün önce açıklandı. Bu dönemde dünyanın en zengin 500 kişisinin servetine servet kattığı yazıldı. Kimin birliği, kimin beraberliğinden söz edeceğiz bu durumda. Yoksul gittikçe yoksullaşıyor, zengin gittikçe zenginleşiyor. Yoksulun, ezilenin, itilenin, hor görülenin birliği ve beraberliği değil midir asıl olan? Çünkü diğer taraf zaten birlik ve beraberlik içinde servetini büyütüyor. Yoksullara düşen ise evden çıkmamak ve televizyon başında büyüme rakamlarıyla gurur duymak. İstenilen ve bahsedilen ‘birlik ve beraberlik’ duygusu tam da budur. Sermayenin büyümesi, yoksulun belini doğrultamaması.

Günlerdir düşünüyorum. Günlerdir geçen yıldan sarkan kederleri nereye dolduracağımı bulmaya çalışıyorum. Günlerdir sevdiklerimizle birbirimize uzaktan masal anlatmayı anlamlandırmaya çalışıyorum. Günlerdir içimdeki yaraların daha da büyümesini izliyorum amaçsızca ve kontrolsüzce. Günlerdir koca bir yılın darp edilmesini izliyorum öylece. Günlerdir bir ekran matematiği ile gerçeklerin ne olduğunu konuşuyorum kendimle. Günlerdir Ziya Osman Saba’nın bir dizesiyle ölüme bakıyorum. “Bir gün gelir yalan olur/ Bu yerlerden geçtiğimiz.” Burası bir gerçek. Bir gün herkes elbette ölecek. Ancak ecel denen şeyin gelişi de bu denli ucuz ve başıboş olmamalı.

Bazen insan sanki bir rüyadaymış gibi yaşıyor olan biteni. Kâbus dolu bir rüyadaymış gibi. Uyanınca bir süre sonra kâbus olduğunu anlıyor ve bir rahatlık geliyor. Bundan sonraki günlerimiz için söyleyecek tek sözüm, bu rüyayı sonlandırmak ve kâbustan bir an önce çıkmak. Neruda’nın Gemi isimli şiiri şu dizelerle biter. “Nerde yemek yeriz masamız olmazsa?/ İskemlemiz olmazsa nereye otururuz?/ Tatsız bir şakaysa bu, beyler,/ Karar verin, kesin bu şakayı,/ Sırası geldi ciddi olmanın artık./ Deniz kudurmuş. Kan yağıyor.” Ülkü Tamer’in güzel bir çevirisidir. Bitsin bu kâbus, bu kötü, bu cıvık şakalar. Sevdiklerimizle sandalyemizde oturup, aynı masada yemek yemeyi istiyoruz ‘birlik, beraberlik’ içinde.