Enkaz altında kalan devlet ve resmi gazetecilik

27.01.2020 00:03

Elazığ depremi, resmi açıklamalar ve gazeteciliğimsi faaliyetler ile devleti ve resmi haberciliği bir kez daha mezara gömdü. Oysa ki doğrusu…

Elazığ depremi, Türkiye’de devletin aczini ve resmi gazeteciliğin sefaletini göstermesi açısından anlamlı bir örnek oldu. Hatırlayalım: Deprem haberinin duyulmasıyla üç bakan konuştu. Biri “Can kaybı yok” dedi. Öteki, “Her şeyi devletten beklemeyin” buyurdu. Savunma Bakanı da sanki imtiyazlı bir kategoriymiş gibi ordu mensupları arasında ölen olmadığını duyurdu. Bu tür felaketlerde birincil görevi yardım sağlamak olan Kızılay, yurttaştan para talep etti. En vahimi de İçişleri Bakanının sosyal medyada olumsuz/yanlış bilgi paylaşanlar hakkında takibat başlatacağını açıklaması oldu.

Bu beş açıklama 2020’deki Türkiye Cumhuriyeti devletinin kimliği, nitelikleri hakkında yeterli bilgiler veriyor: Gerçeği gizleyen, sorumluluktan kaçan, ayrımcı, para dilenen ve her zaman olduğu gibi yurttaşı tehdit eden bir devlet. Böyle bir devlet, iç ve dış politikada başarısızlıklara imza attığı gibi doğal bir felaket ile de başa çıkamaz. Nitekim çıkamadı.

Deprem gecesi Kandilli Rasathanesinde yapılan basına yönelik uzun briefing’i izledim. Konuşmacıların çoğu, kamu çıkarını düşünen bilim insanları gibi değil devlet memuru gibi konuştu. Depremin doğal olduğunu anlattı biri uzun uzun. Sonra bölgedeki eski depremler hatırlatıldı yine uzun uzun. Arada bir hocalardan biri bina stokuna filan değindi ama hiç bir konuşmacı, önlem, planlama, devletin görev ve sorumluluklarını açık seçik bir şekilde ifade etmedi/edemedi. Oysa ki çok yakın bir geçmişte bir bilim insanı harita üzerinde göstererek Elazığ deprem ihtimalini somut verilerle açıklamıştı.

Devletin, resmi kurumların çok sayıda misafirhanesi, boş konutları var iken bunların evsiz kalan mağdurlara açıldığını ilan eden bir bilgiye rastlamadım. Ama bazı özel sektör kuruluşları ile çok sayıda yurttaş, evlerini depremzedelere açtığını sosyal medya üzerinden duyurdu.

İşin medya yanı da hiç parlak değil. Çünkü böyle devlete böyle medya! Bizde, İletişim Fakültelerinin daha birinci sınıfında öğrencilere, “Haberle ilgili olarak önce resmi makamların bilgi ve görüşünü alın ve bu yolda yayın yapın” mealinde ders verilir. Oysa ki gazeteci, gerçeğin peşindedir. Gerçeğin de ilk, tek ve doğru kaynağı resmi makamlar değildir, olamaz. Muhabir, resmi makamların bilgi ve görüşünü tabi ki alacaktır, ama bu bilgi ya da görüşün ille de doğru olması, gerçeği yansıtması her zaman söz konusu değildir. Hele devletin, hükümetin, iktidarın aleyhine olan bir gelişmede, bir haberde, resmi kaynağın doğruyu/gerçeği aktarması çoğu zaman olanaksızdır.

Elazığ depreminde ilk saatlerde Bakan ya da Muhtar bile herhangi bir açıklama yapamadı, ilk başlarda, yerel ve sağlam bir kaynaktan herhangi bir bilgi yoktu.

Devlet ağır ve hantal bir mekanizmadır, hiyerarşi var, mevzuat var, konu insan hayatı bile olsa öyle hızlı davranamaz. İşte bu tür açıklarda, benzeri eksikliklerde ve hatta normal koşullarda gazeteci yani muhabir, hızla olay yerine ulaşıp genel ve özel manzarayı aktarabilir, aktarmalıdır. Ama bizde ne oluyor? Gazeteci de, olağanüstü koşullarda bile, devlet memuru gibi davrandığı için, olay yerinde de olsa, felaketin boyutunu kendi gözleri ya da kamerasıyla görse bile, bu durumu doğrulatmak/onaylattırmak için resmi bir yetkiliyi bekliyor. Gazetecilik burada bitmiştir. Gerçek, resmi makamın onayından sonra gerçek olarak algılanıyorsa durum vahim. Muhabirin de olay yerine gitmiş olmasının da herhangi bir önem ve değeri kalmıyor. Artı TV gibi olanakları kısıtlı bir medya organı bile olay yerine gitti ve muhabirimiz çevreyi görüntüleyip aktardı, mağdurların görüşüne başvurdu. İşi gücü bırakıp resmi yetkili aramadı. Artı TV muhabir ve editörleri de bu insani felaket karşısında sabaha kadar çalıştı.

İktidar medyası depremde iktidarın açık ve eksikliklerini gizlemek için elinden geleni yaptı. CNN Türk muhabirinin ise çadırdaki insanlara, mealen “Çadıra girmişsiniz, bebekleriniz mışıl mışıl uyuyor, soba yanıyor, çay da kaynıyor, mutlusunuz değil mi?” diye sormasının ardında devlet korkusu mu yatıyor, işten atılma endişesi mi acaba? Muhabir, bak devletimiz sana yıkılan ya da giremediğin evinin hemen yakınında çadır kurmuş, soba yakmış, çayını da hazırlamış, daha ne istiyorsun, demeye getiriyor. Aslında bir yere kadar ve anlık da olsa amacına ulaştı. Çünkü çadırdaki yaşlı bir kadın, “Allah devletimize zeval vermesin, Cumhurbaşkanımıza teşekkür ederiz” gibi bir şeyler söyledi. Sefalet insanları bazen böyle terbiye ediyor. Ya da halkımız uyanıktır!

DHA muhabirini tanırım. Şimdiye kadar olumsuz, hatalı bir çalışmasını hatırlamıyorum. Nasıl oldu böyle davrandı anlayamıyorum…

Burada mesleki olarak bir sorun daha var: Muhabir canlı yayında olsa bile, merkezdeki editör, muhabirin üst üste birkaç kez “Mutlu musunuz? Mutlusunuz değil mi?” şeklindeki ısrarından anlayıp muhabiri uyarmalı hatta yayını kesmeliydi.

Muhabirin daha sonra özür dilemesi kuşkusuz olumsuz bir tutum değil. Ayrıca muhabirin yanı sıra CNN Türk’ün de özür dilemesi gerekir. Ama açıkçası çok tepki çeken bu sahneyi ortadan kaldırmıyor özür dilemek.

Demokratik devletlerin, yani öncelikle yurttaşların yaşam hakkını sağlamak için görev yapan devletlerin, doğal felaket dönemlerinde nasıl çalıştığını gösteren onlarca örnek var. Başta Japonya’nın bütün depremlerde, sonra ABD federal ve eyalet devletinin mesela 1989’da Los Angeles’deki deprem sırasındaki tutumu önemli örnekler. Önlem ve planlama hazırlıkların esasını teşkil ediyor. Yurttaşların önceden bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi de depremin yol açtığı can ve mal kayıplarını minimuma indirebiliyor. Bu hazırlıkların yanı sıra devletlerin gelişmişlik düzeyi, maddi olanakları da önemli bir unsur. Haiti ve İran’da depremlerde binlerce insan ölüyor da, aynı şiddetteki depremlerde Japonya ve ABD’de can ve mal kaybı daha az olabiliyor. Bizde ise, deprem toplanma alanlarının AVM haline getirilmesi örneğinde görüldüğü üzere, devletin insan hayatına ne kadar önem verdiği ortaya çıkıyor.

Bizde, en önemli petro-kimya tesisi ile donanmasının merkez üssünü yüzlerce yıllık fay hattı üzerine inşa etmiş bir devlet var. Sonra ne diyorlar? Kaderde deprem varmış!

Gazetecilik konusunda da, yani depremlerde basın, muhabir ne yapmalı, nasıl davranmalı sorularına cevaplar, onlarca deneyimden sonra ilke haline getirilmiş durumda. Bu konuda zengin bir literatür var. Tararken dikkatimi çekti, mesela Hollanda’da doğal gaz arama/sondaj faaliyetlerinin depremi nasıl tetikleyebileceğini araştıran bilim insanları grubu var.

Bilim, doğal felaketin ne zaman nasıl meydana gelebileceğini henüz kesin ve tam olarak saptayabilecek düzeyde değil. Ama şöyle ya da böyle, ama bu yaz ya da gelecek bahar deprem tehlikesini saptayabiliyor. Bu durumda yapılacak tek şey zaten planlama yapmak, önlem almak.

Henüz bizim için erken olabilir ama Kaliforniya’da son dönemde meydana gelen depremlerde, Los Angeles Times gazetesi, elektriklerin, İnternet’in kesik olduğu bir anda bile, daha önce hazırlanmış program sayesinde, bir tek tuşa bastığında, deprem haberini toparlayıp yayınlayabilecek robot gazetecilerden yararlanıyor. Robot gazeteci, depremin bütün teknik ayrıntılarını (Şiddeti, merkez üssü, derinliği, süresi, etkili olduğu ve hissedildiği coğrafyayı artı bundan sonra alınması gerekli önlem bilgilerini) yayınlayabiliyor.

“Bizim için erken” dedim ama galiba yanıldım. Çünkü bizde de iktidar ne yaparsa yapsın onun yaptıklarını hemen, otomatik olarak savunan, üstelik daha önce programlanmış oldukları için “iki sarhoş” ve “cehaape’yi” itham ederek yorum yazabilen robot gazeteciler mevcut.

Şimdiye kadar büyük depremleri izleyip aktarmış muhabirlerin yazdıkları haberleri, olaydan sonra kaleme aldıkları izlenim ve değerlendirmeleri okuduğumuzda yapılması gerekenleri belki de madde madde aktarabiliriz:

  • Tanıklık önemli. Sahada gördüklerimizi, önyargısız bir şekilde, paylaşmak, ayrıntılara önem vermek, ayrım yapmaksızın her mağdurun durumunu yansıtmak
  • İnsanların acılarını çaresizliklerini yazıya, ekrana, sese dökerken empati kurmak, yani ne abartmak ne küçümsemek, en önemlisi acıların/çaresizliğin nedenlerine eğilmek
  • Doğal felaket bölgesi hakkında önceden bilgi sahibi olmak. Yörenin nüfusunu, tarihini, ekonomisini, coğrafyasını iyi bilmenin yanı sıra yerel özellikleri, adet ve alışkanlıkları hakkında önceden bilgi sahibi olmak. Burada yerel dil çok önemli. Dil bilmiyorsa muhabir, tercüman kullanmak çare değil çünkü tercüman aracı olarak yabancılaştırıcı bir efekt oluşturabilir.
  • Muhabir, Kızılay ya da AFAD görevlisi değildir. Muhabirin görevi Kızılay, AFAD ya da diğer yardım ve kurtarma ekiplerinin çalışmalarını izleyip aktarmaktır. Olağanüstü durumlarda muhabir de mağdura yardım edebilir tabi ki.
  • Muhabirin yanı sıra editörün de dikkat etmesi gereken bir konu: Yöre, mağdurlar ve durum zaten yeteri kadar dramatik hatta trajiktir. Bu nedenle muhabir söyleminde, editör de TV ya da radyoda muhabirin haber ya da izlenimini aktarırken ek efektlere, ağır fon müziklerine, tekrarlara yer vermemelidir.
  • Popüler basın, kimliği ve konumu gereği, bu tür haberlerde, bir tek kişinin sefaletine ya da başarısına odaklanır. Enkazdan çıkarılan bir bebek ya da 20 metre derinden yaralı çıkaran bir kurtarma ekibi görevlisi. Bu yaklaşım tehlikeli çünkü medyada kahraman olarak öne çıkarılan söz konusu tek kişi, ormanı gizleyen ağaç konumuna düşer. Kişisel öyküleri verirken genelin içine yerleştirmek, büyük manzaranın bir parçası olarak vermek gerekir.
  • Muhabir ya da editör, eskiden yapılan risk değerlendirmelerini, eski depremleri de gündeme getirebilir. Burada tek koşul söz konusu bilgilerin aktüel felaketin sonuçlarını azaltmasına hizmet edip etmeyeceği.
  • Medya, yurttaşa doğru bilgi ve farklı yorumları veren bir kurum olmanın yanı sıra kamu adına, yurttaş adına, devlete soru soran, hükümetten hesap soran bir merkez olarak görev yaptığında, Elazığ örneğinde, şimdiye kadar toplanan deprem vergilerinin akıbetini sorması kadar doğru ve doğal bir misyon yoktur. Hatta bu meseleyi gündeme getirmiyorsa eksik ve hatalı davranmış olur. “Bunca yıldır deprem vergisi topladınız, Kızılay bugün neden yurttaştan hala bağış, yardım talep ediyor?”

Sonuç olarak kaderi değil bilimi, tesadüfü değil planlama ve önlemi seçersek doğru davranmış olacağız böylece felaketin zararlarını azaltabileceğiz.