Benim çocukluğum ve ilkgençliğim, babamın İstanbul Hukuk Fakültesi'nde profesör olması nedeniyle akademik ortamlarda geçti. Hem sık sık Beyazıt’a üniversiteye giderdim hem de eve gelen babamın meslektaşlarını dinlerdim. Çok sonraları, on yılı aşkın bir süre boyunca üç üniversitede ders verdim. Fransa, İngiltere, Hollanda ve ABD’de gerek öğrenci gerekse gazeteci olarak bulunduğum dönemlerde de, akademik ortamlarla ilişkilerim oldu ayrıca çok sayıda akademisyen arkadaşım vardı. Hala da var. Gerçi, bir akademisyenin idari görevleri neden istemediğini bilmek için benim yukarıda saydığım tecrübelere sahip olmak şart değil.

Üniversitenin, öğrenci yetiştiren, araştırma yapan ve bilim üreten bir merkez olarak, burada zaten belirli düzeyde bilgi, akıl, vicdan ve ahlaka sahip kimselerin görev yaptığını varsayabiliriz. Akademisyenler, bu nitelikleri itibarıyla, yani sınıfı yöneten, dersleri organize eden, öğrencilerin çalışmalarını yönlendiren, projeler yürüten, kendileri bilimsel üretim yapan kişiler olarak sürüdeki koyundan çok farklı insanlardır. Bir kere çobana ihtiyaçları yoktur. Kendi kendilerini, sorumlu oldukları birimleri çok iyi ve nitelikli bir şekilde yönetebilirler. Geçmişte Türkiye dahil (üniversitelerin özerk olduğu dönemde) dünyanın bütün ülkelerinde doğru dürüst bütün üniversiteler bu görevini hakkıyla yerine getirmiştir. Demem o ki, bir üniversitenin kendi dışından birine, akademik yeterliği olmayan birine, rektör, dekan, bölüm başkanı atamak için ihtiyacı yoktur. Hocalar, çalışanlar ve öğrenciler kendi aralarından bu işlere, bu makamlara en ehil olan kişileri seçimle iş başına getirebilir. Getirmelidir. Üniversite ancak o zaman huzurlu olur.

Ben şimdi kalkıp Hüseyin Boşkafa’yı Saray’a kültür işlerinden sorumlu başdanışman olarak atasam hiç uygun olur mu? (Atanan Boşkafa uygun olur da, atayan olarak ben uygun değilim)

Hakiki bir akademisyen için, idari görev, yani rektörlükten bölüm başkanlığına kadar tüm makamlar aslında bir zuldür. Bu nedenle de mesela Batı’da hocaların çoğu bu tür idari görevlere aday olmaktan kaçınır. Sebebi de basit: İdari görev üstlenen akademisyen, normal çalışmalarını yani öğrenci yetiştirmeyi, ders vermeyi, proje yönetmeyi, kendi araştırmasını yapmayı aksatmak zorunda kalacaktır. Üstelik de her idari görev, bazı insan ilişkilerini bozma potansiyeli taşıdığı için, aklı başında bir akademisyen, meslektaşlarına çobanlık ya da polislik yapmayı kendine pek yediremez. Hakılıdırlar.

Türkiye gibi Doğu toplumlarında zarf mazruftan daha önemli olduğu için ayrıca bir dizi başka kültürel değerler nedeniyle bu bölgedeki akademisyenlerin çoğu rektör, dekan ya da bölüm başkanı olabilmek için bin takla atar, kulis yapar, koltuğu kapmak için binbir vaatte bulunur. Kısacası çok heveslidir mevki ve makama. Son dönemdeki Istanbul Üniversitesi'nin hekim rektörlerinden biri makamına veda ederken yaptığı konuşmada ‘’Meslek hayatımın en mutlu yıllarını rektör olarak yaşadım’’ mealinde bir cümle sarf etmişti. Oysa ki rektörlük, mesleki bir makam değildir, idari bir mevkiidir. Mutluluğunun sebebini de ben size açıklayayım: Bu tür zirzop akademisyenler, mevki makama çok düşkündürler, çünkü akademik dünyanın kendilerine sağlayamayacağı bir dizi imtiyaza bu idari görev sayesinde ulaşırlar. Bunların altına şoförlü araba verince, haliyle belinin arka alt kısmı biraz havalanır. Bunlar işte rektör ya da dekan filan olunca protokole dahil olur, resmi törenlerde anıta çiçek koyup bazen vatan-millet-sakarya diye konuşma bile yaparlar. Eğitim, akademi, bilim kanlar içindeyken ağızlarını açmazlar da, TSK’nin sınırötesi saldırılarını desteklemek için hemen bildiri yayınlarlar. Ayrıca medya bu kişileri akademisyen yerine koyup ciddiye alır, kamera filan gönderip görüşlerine başvurur. Bu tipler – haybeye konuşmuyorum, bizzat tanıdım bazılarını- kendini meslektaşlarının üstünde görür. Akademik olarak aşağıda oldukları halde…

Bizdeki devlet terbiyesiyle ilgili bir şey olsa gerek. Padişahlık geleneği mesela, Kara Harp Okulu, 1. sınıfına giren öğrenciye ilk aşamada genelkurmay başkanı olmak, yakın zamana kadar bilahare de cumhurbaşkanı olmak rüyası gördürür.

Tek Adam Türkiye’sinde iyi biat eder, Saray’a güzel hizmet verirsen seni rektörlükten ne biliim belki milletvekili ya da YÖK başkanı filan yaparlar bir ihtimal. Hiç bir şey olamazsan Saray’a danışman olursun, fena mı? ( Fena tabi, her şeyin kaydını kuydunu tutanlar var bu memlekette, devran döner, başdanışmanlık başa bela olur).

Bizde devlet hiyerarşisinde, kalite yani mesleki olgunluk hatta insanlık pek önemli değildir. Devlet katında yükselmek için iyi eğitim, mesleki görgü ve bilgi değil, büyüklere biat, yalakalık ve alttakileri ezmek gerekir.

Ne valiler gördüm, çağdaş-demokratik ciddi bir devlette herhangi bir resmi dairede müstahdem bile olamayacak çaptaydı. Ne üst düzey yetkililer gördüm, yoktular!

Bizim devletimiz yücedir, âlidir. Büyüklüğünü haşmetini askerinin silahı, ordusunun tankı, tanzeri, bombardıman uçağı, polisinin copu ve kelepçesiyle kanıtlar vatandaşlarına. Bu şiddet araçlarına başvurmayan üst düzey yetkililer ise sürekli olarak sözle aşağılar kendilerinden olmayan insanları.

Rezalete bakar mısınız, Boğaziçi Üniversitesi'nde, kurumdan destek bulamayınca, yasaya da aykırı bir yöntemle, Hukuk ve İletişim Fakülteleri kurup kayyıma destek yaratmaya çalışıyorsun. Yenildin aslında çaktırmıyorsun sözümona. Cengiz Aktar yazmıştı: Hukuk ve İletişim’in seçilmesi de pek manidar. Türkiye’nin iki çıkmaz mecrasıyla kayyımını koruyacaksın ha?

Bu arada kayyım olarak atananın da heykeli dikilecek bu süreçte. Onursuzluk, vicdansızlık, yüzsüzlük abidesi oldu kendisi. İntihal suçlamasından da belli ki akademik olarak başarılı olamayınca, bari idari olarak başarılı olayım demiş. Onu da kendi demediği için olamıyor. Pis ezik, patetik and very vicious!