Başlığa bakıp Vedat Milor’un yazısı yanlışlıkla buraya girmiş, sanmayın. Çünkü bu nefis yemeği geçen hafta, Eneken dergisi ve Kültür Merkezinin sorumlusu arkadaşım Yorgo, Galaxidi’deki yazlık evinde yaptı. Mutfakta orijinal sosu hazırlarken Genç Marx’ın Hegel’den nasıl koptuğunu konuştuğumuz için sosa Hegel’in adını verdik.

Galaxidi, ünlü tapınağın bulunduğu Delf’e bağlı bir sahil kasabası. Biraz Bodrum, biraz Çeşme çokça da Ayvalık. Evler, sokaklar aynı Çamlık’ın oradaki gibi. Üç bin nüfuslu bir yerleşim merkezi. Pire’nin zenginleri, Arnavut çalışanlar ile yat sahibi Avrupalıların tercih ettiği bir köy.

Bölge dağlık. İtalyan ve Alman işgali döneminde başta Komünist Partili direnişçiler çok aktifmişler. Dağdan inerken birkaç anıta rastladık.

Yunanistan, gerek Nazi işgali gerekse İç Savaş dönemi ile henüz tam anlamıyla yüzleşememiş galiba. Bu konuda hala kitaplar yayınlanıyor, filmler çevriliyor, tartışmalar sürüyor.

Yorgo, ailesinin yaşadıklarından, kitaplarda okuduklarından ve çevre halkının anlattıklarından bölük pörçük öyküler aktarıyor. Bir kısmını şiirlerine, bir bölümünü de romanına yerleştirmiş:

"Tarih, çeşitli olaylar arasında bağlantı kurmaktır. Beş kitapta okuduğun bir olayı, bir dostunun anlattığı hadise ve bir albümde gördüğün fotoğraf ile birleştirdiğinde… işte tarih ve tarihin anlamı çıkıyor ortaya’’. İkili, üçlü, dörtlü… çoklu okumalar da, tarihin karanlık yüzünü aydınlatabilecek bir yöntem.

Mesela Yahudi bir tanıdığının ablası, Selanik Nazi işgaline uğrayınca, ailenin diğer fertleriyle Atina’ya kaçıp kurtulmaktansa, taksitle aldığı dikiş makinasının borcunu ödemek için Selanik’de kalmış. Naziler (Sonraları BM Genel Sekreteri olan Kurt Waldheim’in bir fotoğrafı var, Nazi üniformasıyla, Selanik’deki Alman işgal kuvvetleri karargahında!) kadını yakalamış ve toplama kampına göndermiş. Yorgo, bir başka arkadaşının evinde tesadüfen gördüğü Doğu Alman baskısı bir kitapta, Strasbourg Tıp Fakültesinde kurulan Nazi iskelet inceleme labatuarında vesikalık fotoğrafını gördüğü kadının, dikiş makinası taksitlerini ödemek için Selanik’de kalan kadına benzediğini saptamış. Sonra da arayıp bulmuş dikiş makinası satan dükkandan taksit belgelerini. Tarihler tutuyor.

Başka örnekler de anlattı Yorgo. Hepsinde aynı siyasi/ideolojik felaketler. Mesela 1932 Selanik Pogromunda failleri yargılayıp beraat ettiren hakim, Yorgo’nun dedesinin kiracısı. Aynı hakim, 1951’de Yunanistan Hava Kuvvetlerinde bir grup subayı, darbe hazırlığı içinde olduğu iddiasıyla yargılıyor ve mahkum ediyor. Halbuki dava büyük ölçüde komplo üzerine kurulu. Bir nevi Yunanistan Ergenekon’u. Darbe girişimi filan yok, ama tasfiye edilmesi gereken bir grup ilerici subay var. Bu hakim, Albaylar Cuntası döneminde de (1967-74) iş başında. Hem de nerede? Yüksek Mahkeme Başkanı koltuğunda. Devlet, özellikle karanlık işlerde kendisine hizmet edenleri ödüllendirir.

Yorgo’da, çoğu belgelere dayanan bu tür onlarca öykü var. Siyasetle askeriyenin, demokrasi ile diktatörlüğün içiçe geçtiği dönemlerden. 

Yolculuk boyunca Bach ya da Brassens dinliyoruz. Önce Selanik-Atina (702 km.) sonra Atina-Galaxidi (218 km.). Yunanistan yakın tarihinden Marksist yorumlu sayfalar çeviriyoruz. İlginç, öğretici.

Bizde ya da bizim kuşak, sol kültürde yetişenler, mesela SBKP (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) ya da ÇKP (Çin Komünist Partisi) tarihini az çok biliriz de, komşumuz Yunanistan ve yakın tarihi hakkında ne kadar cahil olduğumu(zu) utanarak saptadım.

Sabah kahvaltı ediyorduk. Yorgo bir ara bahçeye çıktı. 2 portakalla döndü, suyunu sıktı, bana ikram etti.

  • Çok teşekkürler, nedir bu portakal suyunun hikmeti?
  • Şimdi ağaçtan kopardım, gözünün önünde sıktım, bu nedenle bu da "Bakunin Portakal Suyu’’ olarak menüye girdi!
  • Neden Bakunin?
  • Çünkü ağaç dalından sofraya doğrudan doğruya geldi, hem tamamen doğal hem de aracısız…

Gastronomi de çok siyasi, çok ideolojik bir alan değil mi?