Stockholm. Latin Amerika siyaseti ile Türkiye siyaseti arasında, farklı dönemlerde yaşanan paralellikler hep ilgimi çekmiştir. (*)

Örneğin Türkiye’de büyük bir yapısal değişikliği ardından getiren 12 Eylül darbesi, bire bir Latin Amerika’da hayata geçirilen Kondor planının, yani Brezilya ve Şili askeri darbelerinin kopyasıydı. Daha önceki klasik darbelerden farkı, bunun klasik bir darbe olmasının yanında, ekonomik ve siyasal yapıyı dönüştürmeyi hedef almasıydı. Örneğin, Brezilya cuntası gibi Evren cuntası da bütün siyasi partileri kapatacaktı. 

Popülizm, askeri darbeler, ekonomi politikalarındaki benzerlikler yanında, Latin Amerika solu da Türkiye solunda, sovyetik ve maoist sol yanında, kafası yatmayanlara bir alternatif sunmuştur.

Bir dönem Küba devrimi ile başlayan silahlı mücadele önceliği, 68 ve 78 kuşağı açısından çekici olmuştur.

89 sonrası farklı eğilimler arasında bir ortak parti geliştirme projesi de hayata geçirilmeye çalışılmıştır.

Klasik TKP/TİP geleneği ile Parti/Cephe geleneği bir parti arayışında bir araya gelebilmiştir. Elbette bunda, iktidar olmayı başaran Lula’nın İşçi Partisi deneyiminin de etkisi olmuştur.

Ama Türkiye’de maya tutmamıştır. Çünkü Lula büyük bir işçi sınıfı hareketliliğini arkasına alırken ve işçiler yüzbinlik, militarist rejimin yeni ekonomisine grevlerle kafa tutarken, kendilerine ulaşmaya çalışan farklı sol siyasetlere, “bize gelecekseniz birleşerek” gelin demiştir.

Bizde ise birlik, sol elitler arasında birlik çabası iken, yığınların kontrolünden muaf olmuştur. Sonunda Brezilya İşçi Partisi gibi, sol kimliklerin eridiği bir siyasal yapı yükselememiş, sonuçta, “birlik partisi” kendini oluşturan siyasi geleneklerin kendi takımına yeni gelenleri kattığı bir platforma dönüşmüştür.

Brezilya İşçi Partisi iktidar olurken, bizde sol partilerin aldığı oy oranları hüzün vermiştir.

Bence böylesi bir sözde birlik yapısı yerine, tarihi geçmişi olan siyasetlerin bağımsız yapılanmalarını, yeni dönemin koşulları altında yasallaştırması daha gerçekçi bir tavır olmuştur.

Türkiye solu karşısında Kürt solunun, farklı siyasetleri eriten bir yapı yükseltmeyi başarmasının ardında ise Brezilya’ya benzer biçimde yığınsal bir desteği alması olmuştur.

Bu başarı, Türkiye solunun geleneksel siyasal yapıları ile Kürt solu arasında siyasal ittifak oluşturmasının şartlarını da yaratmıştır.

Ve bu ittifak 2015 seçimlerinde AKP iktidarının dizinin kırılmasını sağlayabilmiştir, 80 milletvekili çıkararak.

Bu sayı, 1965 seçimlerinden bu yana Türkiye solunun çıkardığı en yüksek sayı olmuştur. Ama paradoksal biçimde 1975-80 arası yaşanan fiili sivil savaş durumunun sol karşısındaki baş aktörlerinden biri de aynı sayıda, yani 80 milletvekili çıkarabilmiştir.

Bunun sonucu ise 1970’lerin Milliyetçi Cephe siyasetinin geri gelmesi olmuştur.

Şu sıralar elimde, Sydney ve Stockholm Üniversiteleri arasındaki işbirliğinin ürünü olarak niteleyebileceğim, Avustralyalı Benjamin Moffitt’in “Popülizmin Küresel Yükselişi” başlıklı kitabı var. (İletişim Yayınları 2020) Alt başlık ise “Performans, Siyasi Üslup ve Temsil.

Kitap, AKP’nin ve elbette daha önemlisi RTE’nin 2002 sonrası başarısının da ipuçlarını veriyor. Ancak, Moffitt, bu deneyimi, dünyada yükselen popülizmin örnekleri arasında saymıyor. Belki, siyasal islam başlığı altında kategorize ettiği için. Ama örneğin, AB içindeki Polonya, Macaristan, Avusturya’da yükselen popülizm de bu kapsamda ele alınmıyor. 

Benim açımdan popülizm, çok farklı deneyimleri bir araya getiren, bir yanıyla elle tutulması zor, muğlak ve kaygan bir kavram.

Özellikle Latin Amerika’da yükselen Bolivya ve Venezuela meydan okumasının “sol popülizm” adı altında kategorize edilmesi.

Bu biraz da etkileri bize de uzanan Amerikan siyaset biliminin yaklaşımının sonucu. Soğuk savaş yıllarında komünist deneyim ile faşist/nazi deneyimlerinin totalitarizm kavramı altında aynı çuvala doldurulması gibi.

Liberal ve sivil toplumcu bakış açısından bu bir bakıma doğal.

Trump’ından RTE’sine, Fujimori’sinden Berlusconi’sine, Orban’ından Duda’sına, Zuma’sına benzer siyasi üslupları, siyasi elite karşı “halk”a başvurmalarını, kaba tavırlarını, kriz ve çöküş paranoyası yaratmadan “kurtarıcı” rolüne sıçramasını, medyanın kontrol altına alınmasını, “halkın” hazır kıtaya dönüştürülmesini, bütün bu olguların çözümlemesini Moffitt’ın kitabında bulabiliyoruz.

1992 yılında, klasik partilerden bunalan Peru halkının, ANAP, AKP benzeri bir siyasal parti oluşturan Fujimori’nin, “parlamenter darbe”sinden sonra Lima’daydım. Yani parlamentoyu kapatmasından sonra.

Orada gördüklerime, birkaç yıl sonra Türkiye’de tanık olacaktım. Kirli savaştan, bir gazeteyi 600 bin Peru Sol’una (Lirası) satın almaya kadar. Fujimori’nin Yeni Sol’u gibi biz de ülkede Yeni TL’ye tanık olacaktık. (Şimdi Peru Sol’u 2.45 İsveç Kronuna denk geliyor. TL ise İsveç Kronu ile başa baş oldu bugünkü rayiç ile, yani 1.11 Kron!)

Fujimori döneminde CIA ile işbirliği sonucu yakalanan Aydınlık Yol lideri Abimiel Guzman 1992’den beri hapiste. Türkiye ile fark: Fujimori insan hakları ihlalleri, rüşvet ve irtikap suçlamalarından dolayı 25 yıla mahkûm oldu. İnterpol red code’u kapsamında 2007 yılında Şili’de tutuklandı ve Peru’ya iade edildi. 2017 Aralığında yeni başkan Kuczynski, sağlık nedeniyle onu affetti ise de, Peru Yüksek Mahkemesi bu affı yasa dışı bulup bozdu. Kızı siyasete soyunup, Başkan adayı olduysa da başaramadı.

(*) Bu konuda bak: Ragıp Zarakolu (derl.) Latin Amerika’da Militarizm, Devlet ve Demokrasi, Dünya Sorunları Dizisi 2, 1985 Alan Yayıncılık. Yeni Alan Yayıncılık bu diziyi devam ettiremedi. 1992 yılında, bu diziyi Belge’de devam ettirmeye karar verdim. Latin Amerika solunun canlanışını, Sao Paolo Forumu tartışmalarını önemsiyordum. Kapsamlı bir derleme hazırladım. Son hazırlıklarımı yaptığım dosya, İzmir’e giderken yangın çıkan Ankara gemisinde yanacak, bir daha da onu hazırlayacak enerjiyi bulamayacaktım. Tam Özgür Gündem’in yeni çıkmaya başladığı günlerdi.