27 Haziran 1920 tarihinde, şunları söylüyor BMM Başkanı M. Kemal, “Kişiye Özel, El-Cezire Cephesi Komutanı Tuğgeneral Nihat Paşa Hazretlerine”.

1-Kürtlerle dolu bölgede ise, hem iç politikamız ve hem de dış politikamız açısından ölçülü yerel bir yönetim kurulmasını savunmaktayız.

2-Ulusların kendilerini yönetmeleri yetkisi bütün dünyada benimsenmiş bir ilkedir. Biz de bu ilkeyi benimsiyoruz. Kürtlerin bu döneme kadar yerel yönetime ilişkin örgütlerini kurmuş ve başkanları ile yetkilerini bu amaç için bizce kazanılmış olması ve oyladıklarında kendi kaderlerine gerçekten sahip oldukları BMM (Büyük Millet Meclisi) buyruğunda yaşam istekleri yayınlanmalıdır. Kürdistan’daki bütün çalışmaların bu amaca dayalı politikaya yöneltilmesi El-Cezire Cephesi Komutanlığı’nın görevidir.

3-Kürdistan’da Kürtler’in Fransızlar ve özellikle Irak sınırında İngilizler’e karşı düşmanlığını silahlı çarpışmayla durdurulamaz bir düzeye vardırmak ve yabancılarla Kürtler’in birleşmesini engellemek için aşamalı olarak yerel yönetimler kurulmasının zeminini hazırlamak ve bu yolla yürekten bize bağlılıklarını sağlamak için Kürt Rüasanın (Reislerinin) sivil ve askerlik görevleriyle görevlendirilerek bize bağlılıklarını pekiştirmek gibi genel yollar benimsenmiştir.

4-Kürdistan’ın iç politikası El-Cezire Cephesi Komutanlığı’nca belirlenecek ve yönetilecektir. Cephe Komutanlığı bu konuda Büyük Millet Meclisi Başkanlığıyla yazışmalar yapar. Sivil yöneticilerin de bu konuda bağlı oldukları yer, Cephe Komutanlığı’dır.

5-El-Cezire Cephe Komutanlığı yönetim, adalet ve maliye (parasal) konularda değişiklik ve düzenlemeye gerek gördükçe, bunun uygulanmasını hükümete önerir.
BMM Başkanı Mustafa Kemal.”

(TBMM. Gizli Celse Zabıtları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1985, Cilt: 3, Sayfa: 550; TBMM Gizli Celse Zabıtları. Cilt 3. Sy. 551. 22. Temmuz 1922).

Araştırmacı Taner Aday bu belgeyi de kullanarak, Söz konusu “Söz Konusu Kürtler Olunca” başlıklı değerlendirmesinde şu yorumu yapıyor:

“İnsan sevdiğine neler etmez ki? Öldürür bile! Hatta öldürmenin şekline göre ne kadar çok sevdiği de gösterilir. Bu da bizim Orta-Doğu insanına ait bir tuhaf özelliktir. Ben olaya başka bir açıdan bakmayı denedim. Daha doğrusu, Malum Birisinin bakışı olan pragmatist, reel politika açısından.

Ali Ihsan (Sabis) Paşa (1882-1957) , Dadaylı Halid Bey (Akmansu) ve İngiliz temsilciler Kuzey Irak’ta, Kasım 1918

Bugün neden bu mevzuya neden girdik? T.C. idare eden parti ile onun başkanı, hiç beklenmedik şekilde Atatürk’ü anma toplantıları düzenliyor. Bilindiği gibi, bu parti ile milliyetçi-muhafazakarlar, Cumhuriyet Tarihi boyunca, Atatürk’ü, İnönü’yü hedef alarak “Lozan’da memleketi sattılar” propagandası yapmışlardı. Kurucu Başkan, 2017 yılında, Saray’da yaptığı konuşmada,” Atatürk’ü ruhu faşist, söylemi Marksist çevrelere mi bırakacağız?“ diye sormuştu. Suriye’deki savaş ile Membiç, Cerablus, Afrin vukuatları sırasında Kerkük, Musul gene gündeme gelmiş, hükümet de gizliden gizliye, Atatürk-İnönü ikilisinin yapamadığını kendileri yapacak havasını yayıyordu.

Konu o günlerde nasıl konuşulup tartışılmıştı? Bir hatırlıyalım: Mustafa Kemal, namı diğer Atatürk, öyle bu muhafazakarların dedikleri gibi basit bir insan değildi. Her şeyden önce askerdi. Bu da ona belli bir disiplin, stratejik düşünme yetisi sağlamıştı. İçinde bulunulan politik durumu bu açıdan en iyi analiz eden, ona uygun politik tasarımı olan da o idi.

Bakınız Musul konusunda ne diyor?: “Malum-u alinizdir ki, maksad-ı milliyemizi istihsal edebilmek için (kolaylaştırmak için) bir çok vasıtalara teşebbüs edilmiştir. Üçbuçuk, dört sene zarfında; fakat bunların hiçbiri topluca başarılı olmamıştır.(…….)”

Atatürk burada itilaf devletlerinin kendilerine, tamamı üzerinde görüşülmemiş bir kitap verdiklerini anlatır. Bazı noktaların asla kabul edilebilir olmadığına vurgu yapar. Devamla, heyetin :” …Benim bildiğime göre, mutavassıt (ara, orta) bir zemin üzerinde, tekrar düvel-i ihtilafiyeden sulh talep etmektedir” der.

Yani herşeye karşın açıkça barış istenmektedir. Ama neye mal olursa olsun değil!

Burada iki konu vardır. Gene M.Kemal’e göre: ”Yapılacak noktalar:Birisi Karaağaç’tan şimdiden vazgeçmek. İkincisi, Musul Vilayeti mes’elesinin hallini bir sene zarfında, İngilizler ile Türkiye’nin karşı karşıya geçerek, intaç etmesine talik etmektir (olumlu bir şekilde sonlandırmasına çalışmak)”.

Görüleceği gibi konu onun tarafından çok basittir. Karaağaçtan vaz geçilebileceğini bir taktik adım olarak önermesinin nedeni, Musul’da bir savaşa girmemek için zorunlu görüyor olmasıdır. İleride bunu daha açık net belirtmektedir.

Sırrı Bey adlı bir mebusun, Lozan heyetinin Misak-ı Milliyi mahvetmiş, feda etmiş suçlamasına verdiği cevapta, -ki işte bu suçlama, AKP çevresinin hala yapmakta olduğu suçlamadır – “Efendiler ben de diyorum ki Sırrı Bey misakı millinin ne demek olduğunu anlamamıştır. Misakı millinin ne olduğunu evvela anlamalı, ondan mütecavizlerin (saldıranların, haddini aşanların) kimler olduğunu meydana koymalı(…) Misakı milli şu hat, bu hat diye hiçbir vakitte hudut çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaatı ile meclisin mantıklı kararıdır.” (TBMM Gizli Celse Zabıtları. Cilt 3. Sy.1317. 27.02.1923) Evet; ‘Milletin menfaatı ile Meclisin mantıklı kararı’ gerektiğinde hududu yeniden çizebilir! Daha da açığı, Membiç ile Afrin’e girme kararını alan Meclis, ‘milletin menfaatini’ düşündüğü için bu kararı almıştır! Bu kararın dayanağı, Atatürk’ün bu sözüdür. Gene aynı nedenle Kılıçdaroğlu’na; ‘Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır’ dedirten de aynı sözdür.

Konuya dönecek olursak: Buna ek olarak Musul konusunun bir yıl ertelenmesini öneren M.Kemal, gerekçelerini de sıralar. Musul’u zor kullanarak ele geçirmeye çalışmanın sakıncalarına değinir. Bunun tüm dünyayı karşıya almak demek olduğunu anlatır. Bitirirken de “Musul’u gayet kolay alabiliriz. Fakat Musul’u aldıktan sonra, muharebenin hemen biteceğinden emin olamayız. Şüphesiz orada bir harp cephesi açmış olacağız. Bunu da ayrıca konu edinip tartışırsanız mahsurlar kendiliğinden ortaya çıkar” diyerek Meclisi Musul’u alma fikrinden caymaya ikna eder.

Bu kararı vermesinde salt o günkü koşullar değil, daha önceden vermiş olduğu kararlar etken olmuştur. Bu kararlar, El Cezire Kumandalığına yukarda verilen 5 maddede bildirilmiştir.”

BMM Başkanı olarak M. Kemal’in El Cezire Cephesi Komutanına yolladığı bu belgede açıkça Kürdistan ve kendi kaderini tayin hakkından, yerel yönetimlerden, Kürt rüasasından (reislerinden) bahsedilmesine değindiğini belirten Taner Aday, “sanırım daha fazla açıklamaya gerek yoktur” diyor ve şöyle devam ediyor:

“Şimdi sağdan soldan Mustafa Kemal’e övgüler dizen kişiler ile kurumlar, kendilerine dayanak ararlarken ne kadar gülünç duruma düştüklerinin farkında değiller. Birileri Lenin’in Mustafa Kemal’e ilişkin açıklamasını dayanak yapıyor, diğeri ona saldırıyor. Asıl sorun, bu güne ilişkin hiçbir çözüm üretemeyenlerin, geçmişe yönelik aciz tutumlarıdır. Mustafa Kemal’i savunanlar da saldıranlar da aynı konumdadırlar. Savunduğunu söyleyenler onu bir evliya haline getirerek yaşadığı tarihin olaylarını gölgeleyerek, tam bir çözümsüzlük örgütlemektedirler. Bu konuda tam da Lenin’in “Burjuvazi sağlığında öldüremediklerini, onlar öldükten sonra başarına bir hale (Evliyaların başında olduğu düşünülen ışık hüzmesi) geçirerek öldürür” sözüne uygun olarak davranmaktadır. Saldıranlar ise tam da bu nedenle O’nun daha da fazla putlaşmasına hizmet etmektedirler.