Yassıada, AKP Genel Başkanı CB Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta 27 Mayıs 1960 darbesinin yıldönümünde yaptığı açıklamalarla yeniden gündeme geldi. Daha doğrusu, esas gündeme gelişi rejimin kontrolündeki medyalardan biri olan NTV’nin sunucularından Oğuz Haksever’in ekrandayken asla söyleyemeyeceği, açık unutulan mikrofondan sarf ettiği -aslında son derece masumane- sözlerle oldu.

Erdoğan'ın Yassıada ziyareti sonrası yaptığı açıklamalar tüm TV’lerde olduğu gibi NTV öğle bülteninde de yer almıştı tabii. Haberi sunan NTV spikeri Oğuz Haksever'in Erdoğan'ın "Yassıada değil, yaslı ada" sözlerine "Neresi yaslı be, canına okumuşsun" diye tepki vermesi epey bir süre gündem oldu.
Daha sonra da Haksever beklenen malum açıklamasında, "aslında tepkim Cumhurbaşkanına değil, projeyi hazırlayanlara yöneliktir" gibi bir şeyler geveledi…

Aslında gerçekten de, canına okunmuştu Yassıada’nın.

Yassıada’da henüz “demokrasi adası” ya da “demokrasi müzesi” (!) olmamışken 2009 yılında 27 Mayıs yıldönümünde bir heyetle gitmiştim Yassıada’ya.

Ada’da sadece Menderes’leri yargılama duruşmalarının yapıldığı salonun yıkık dökük kalıntısı ve tutuklu Demokrat Parti mensuplarının kaldığı hücrelerden, paslı demir kapılardan, kapı zincirlerinden başkaca hiçbir yapı yoktu etrafta.

Şimdi ise, ada üzerinden çekilmiş görüntülerden anlaşıldığı üzere AKP eliyle”demokrasi müzesi” haline getirilen (!) ada, bir beton yığını haline dönüşmüş. Gerçekten de “yas” falan değil de, “inşaat ya resûlullah” denilip, gelsin rant halinde “canına okunmuş.”

Yassıada’nın bugünkü hali derken, şu 1960’a da anılar eşliğinde bir göz atalım istedim, beraberce. Zira, çok uzun zaman demokrat, sol çevreler de dahil; 27 Mayıs konusu “darbe” ve “devrim” arasında gidip gelmişti.

* * *
İlkokul birinci sınıfı bitirmiş, okumayı yeni söktürmüştüm. Eh ‘sünnet’ olma vakti de gelmişti.

Yaz tatillerinin başlangıcı o zamanlar erkek çocukların ‘sünnet’ olmaları, büyüklerin de o vesile ile şöyle eş, dost bir araya gelerek bir güzel eğlenmelerine vesile olurdu.

O sıralar babam kamu görevlisi olduğundan (dönemin PTT müdürü) sık sık, bir kentten diğerine tayin olurdu. Bu kez, o sıralarda Manisa’ya bağlı, Gediz ovasının doğu kesiminde yer alan Alaşehir ilçesinde yerleşik idik. Sünnet töreni için gerekli hazırlıklar yapılmış, davetiyeler bastırılmıştı.

DARBE GELİYOR AMA, BİZDE BİR SEVİNÇ...
Evde sünnet töreni telaşı yaşanır, davetiyelerden kent dışına gönderilecekler postaya verilmeye hazırlanırken, sabahın çok erken saatlerinde babam bir sevinç çığlığı ile zıplayıp hepimizi uyandırıverdi. O da ne?

Babamın yaşadığı bu sevince bakılırsa, ‘çok iyi bir şey’ olmuştu... O sıralar başka alternatifi olmayan radyonun başına toplanmış, pür dikkat söylenenleri dinliyorduk...

Adını sonradan öğreneceğim ve ileriki yaşamımda adını sık sık lanetle anmamı sağlayacak eylemlilikler içinde olacak kalın, tok sesli bir “amca” radyodan sesleniyordu: “Türk Silahlı Kuvvetleri memleket idaresine el koymuştur... Nato’ya, Cento’ya bağlıyız!...

Tarih: 27 Mayıs 1960!

Hiç unutmuyorum. Rahmetli babam hemen giyinip, üst katı bizim ikamet ettiğimiz lojman olan, bahçeli binanın alt katındaki PTT’yi açıp; “iletişim için, bugün bize çok ihtiyaç olur” düşüncesi ile sabahın altısında görevli diğer memurları da evimizdeki telefonla işbaşına çağırmıştı... ( O tarihte her evde telefon yoktu tabii, ama PTT çalışanlarının tümünde vardı.)

Babam apar topar ‘görev başı’ yaptıktan sonra, çocuk aklı ile olanı anlamaya çalışırken anneme, teyzeme, anneanneme sormuş onlardan bir şeyler öğrenmeye çalışmıştım.

Evde herkes hemfikirdi. “Ordu kötü gidişe ‘dur’ demişti!..” Bizim evde herkes aynı şeyi söylediğine göre; “eh, mesele yoktu...”

Günün ilerleyen saatleri içinde bizim evin bahçesinin önünden “davul, zurna sesleri” yükselmeye başladı. Evdekiler olarak, hepimiz pencereye koştuk ne oluyor diye.

Aa, ah!.. O da ne? Pek öyle, düğünde, eğlencede falan hiç oynadığına tanık olmadığım, sonraki yıllarda da hiç o halde görmediğim babam, “davul zurna tutmuş”, çevrede birikenlerle birlikte çalıp oynuyorlar...

TOPLUMA DAYATILAN EMİRNAME
Alaşehir’de ve Türkiye’nin başka evlerinde durum aynı mıydı, herkes ‘sevinç’ içinde mi idi, onu daha sonraki yıllarda çok daha iyi anlayacak ve kavrayacaktım. Ama o an bizim evde durum böyleydi.

Evde babamın başını çektiği ‘sevinç’, Haziran’ın ilk haftalarında bizim “sünnet” günü yaklaşırken aniden bir sessizliğe ve kızgınlığa dönüşüverdi. Sonradan çok sık duyacağım ‘Sıkıyönetim’ sözcüğünün o zamanki adı olan “Örfi İdare”yle çocuk yaşımda tanışmış oldum.

Evdeki sessizliğin nedeni de buydu işte. Bizim “sünnet” yatmıştı!..

Davetiyeleri basılan, hazırlıkları yapılan “tören”, evcek o kadar sevinçle karşıladığımız “ihtilal”le berbat olmuştu. Çünkü, kente ve ilgili birimlere çeşitli kanallardan iletilmek üzere yayınlanan Milli Birlik Komitesi bildirilerinden birinde şu “emir” yer alıyordu.

İkinci bir emre kadar, 3 kişinin bir araya gelmesi YASAKTIR!.. Nişan, nikah, düğün vb. toplantılar da ertelenmiştir!..”

Sonradan babam, ilçedeki askerî yetkililere gide gele, görüşe görüşe, davetiyelerde yazılan tarihten epey bir zaman sonra gereken “izni”koparmıştı da, benim sünnet de gerçekleşebilmişti. Tabii davetiyeler ve hazırlıklar da sil baştan...

DARBE ZEMİNİ OLUŞTURMA GÖREVİ
Şimdi o günlerden kalma kalın ciltli bir kitap var elimde. Zaman zaman kitaplığımdaki yerinden çıkartır bakarım.

Ak Devrim” adını taşıyan kitap, hemen ilk yaprağında “Başbakanlık Devlet Basımevi, 1960” ibaresini taşıyor. O zamana göre, “lüks” sayılan bir baskı kalitesine sahip kitap, 27 Mayıs öncesini ve sonrasını darbecilerin gözünden fotoğraflı bir şekilde anlatıyor. Darbecilerin bir nevi “resmî tarih” çalışması yani. O günlerde tüm kamu kurumlarına dağıtılmış.

Yıllar sonra da 1971 yılında, babam bana armağan etmiş. Cildi biraz yıpranmış diye, tarafımdan yeniden ciltlettirilmiş.
Kitap, iki kez üst üste yapılan seçimlerde, halk oyu ile açık ara, iş başına gelmiş bir hükümeti silah zoru ile, zorbalıkla devirme çabalarının panoraması. Sonraki darbeleri ve öncesi yapılan hazırlıkları, çabaları çok güzel çağrıştırıyor. (15 Temmuz hariç tabii. O kendine özgü.)

Cuntaların faaliyetleri, meşru hükümeti devirme gayreti ile kurulan ittifaklar apaçık. Hukukçuların yürüyüşü, üniversite profesörlerinin cüppeleri ile yürüyüşü. “Ordu-Gençlik el ele” pankartları. Sıklaşan Anıtkabir ziyaretleri. Demokrat Parti yöneticilerinin, hükümet aleyhine gösterilere katılan öğrencileri öldürüp, ‘et kıyma makinelerinde’ imha ettikleri gibi yalanı propaganda malzemesi haline getirmeler, daha neler, neler...

BAGAJLARDAN KURTULABİLMEK…

Makalemin giriş kısmında söz etmiştim, 2009 yılında Yassıada’da gerçekleşen bir anma etkinliğine katılmıştım. Dönemin Demokrat Parti mensuplarının yakınlarının da katılımıyla “mahkeme salonunda” gerçekleşen toplantıda idamdan dönen Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın torunu Emine Gürsoy da konuşmuştu. Gürsoy’un anlattıklarını dinlerken, geçmiştekilerle sonraki girişimlerin ve darbelerin ne kadar paralellikler taşıdığını düşünmüştüm.

Tarihten belgeler de açıkça gösteriyor, ama belgeleri inceleyen Emine Gürsoy da orada yaptığı konuşmada vurgulamış,”Unutmamak gerekir, silahı eline alıp son noktayı koyan darbeci kadar, akıl hocaları ve darbe zemininin yaratıcıları da suça ortaktır” demeye getirmişti.

Burada aslında 'milli irade' yargılandı. Darbeciler büyükbabamın da içinde bulunduğu çok sayıda tutukluyu ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Darbe destekçisi profesörler, Anayasa hukukçuları, yapılana kılıf uydurmada darbecilere yol gösterdi. Onlara, 'bu tutukladığınız kişilere yönelik ‘somut suçlar' bulmazsanız, o suçlara istinaden bir yargılama yapmaz ya da yapamaz iseniz, siz 'suçlu' durumuna düşersiniz...' şeklinde yönlendirmelerde bulundular. Onların bu telkinleri ve yönlendirmeleri ile darbeciler (bugün komik duruma düşen) çeşitli suçlar yarattılar, düzmece davalar açtılar. Yine bu darbeci profesörler, idamlar için de çok yol gösterici oldular...”

* * *
Sonradan her darbenin kendi Anayasasını hazırlamasına yol açan bir darbenin, meşru iktidarı alaşağı ettikten sonra yürürlüğe koyduğu Anayasayı (her solcu/sosyalist gibi) bir dönem de olsa “özgürlükçü”, 27 Mayıs’ı da “devrim” diye nitelendirmenin ayıbını sonraları çok yaşadım. Neyse ki, kişisel tarihimde de izler bırakan bu darbeyle çok da geç olmadan yüzleşerek; yerli yerine oturtabilme becerisini gösterdim de, dönemin solcularının “Kemalizm’i sol sanma” gibi ağırlık yapan bagajlardan birinden daha kurtulmuş oldum, rahatladım.

Favori darbesi, favori takıntısı ve hâlâ sırtlarında taşımaktan yorulmadıkları bagajları olanlara duyurulur...