Davutoğlu anladığımız şeyi kastetmiyor ama kastetse iyi olur



Artı Gerçek

7 Haziran -1 Kasım 2015 arası Türkiye’nin yakın döneminin pandora kutusudur. Açıldığında son dört yıldır yaşadıklarımızın arka planında yatanlar büyük ölçüde aydınlanacaktır.


“Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa birçok insan, insan yüzüne çıkamaz. Bizi bugün eleştirenler insan yüzüne çıkamazlar, açık söylüyorum. Neden mi? Gelin hafızanızı bir yoklayın. İleride bir gün Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman eminim en kritik dönemlerden biri 7 Haziran-1 Kasım arasındaki dönem olarak yazılacaktır. Başbakanlık görevini aldığım zaman 6-8 Ekim olayları oldu, takriben 40 gün sonra. O olaylar esnasında çözüm süreci adı altında Türkiye’nin kamu düzeninin nasıl yerle bir edildiğini görme imkanı bulduk (...)

Peki ne ile karşılaştık? Son günlerde MHP’den yoğun saldırılar geliyor. Biz terörle mücadelenin devam ettiği bütün ilçeleri gezerken, askerimiz ve polisimiz ile birlikte mücadele ederken, 17 Ağustos’ta Sayın Bahçeli’ye, bu terörle mücadele günlerinde ülkeyi hükümetsiz bırakmayalım, dediğimizde bütün bu tekliflere hayır dedi. Ve bizi terörle mücadelede tek başımıza bıraktı.”

Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun bu sözlerinin ortasından alınan iki cümle, 2015 yılında 7 Haziran’da başlayan çatışmalı sürecin perde arkasında neler olduğunu açıklayacakmış gibi anlaşıldı kamuoyunda. Oysa öyle değil, konuşmanın tamamına bakıldığında Davutoğlu’nun pek öyle bir niyeti olmadığı, tam tersine “MHP terörle mücadelede beni yalnız bıraktı” demek için bunları söylediği ortaya çıkıyor.

Fakat bu dönemin açıklığa kavuşmasına ihtiyaç var. Neden? Çünkü çözüm sürecinin artık can çekiştiği dönemde gerçekleştirilen 7 Haziran 2015 seçiminde AKP tek parti hükümeti olma vasfını kaybetmiş, yine de en fazla oyu alan parti olması hasebiyle bir koalisyon hükümeti kurma görevini üstlenmişti. HDP ise Selahattin Demirtaş başkanlığında yüzde 13 oy almış, TBMM’de 88 civarında sandalye kazanmıştı.

Sonra ya da o sıralarda olanlar malum. Şanlurfa’nın Ceylanpınar ilçesinde iki polis öldürülmüş ve hükümet de zaten devirmek için bahane aradığı çözüm süreci masasını devirmiş, bu esnada Erdoğan koalisyon görüşmelerinin sonuçsuz kalmaya mahkum, tek çözümün ise yeni bir seçim olduğunu baştan söylemiş, CHP -muhtemelen- “Yeniden seçim olursa bir kez daha ayağımıza gelirler” düşüncesiyle koalisyon kurmaya pek hevesli olmamış, MHP de koalisyona mesafeli bakmış ve çatışmalı süreçte, milliyetçi bir atmosferde 1 Kasım’da gidilen seçimlerde AKP tek parti hükümeti kuracak oyu kazanmış, MHP’yi de yedek güç olarak yanına almıştı. Değil mi ki çözüm masası devrilmişti, MHP Erdoğan’ın yanındaydı artık.

Bu tablo zaten o dönemde neler yaşandığını çok kabaca özetliyor. Daha önce de defalarca yazdığım gibi Erdoğan çözüm sürecinin Kürtler’e içeride ve dışarıda alan açtığını düşünmüş, bunu engellemek ve tek parti iktidarını geri almak için Kürtler’e savaş açıp İttihatçı kesimlerle koalisyon kurmayı tercih etmişti. Hâlâ da öyledir.

Ancak bu sürece Türkiye’deki IŞİD’in Kürt ve sosyalistlere yönelik gaddarca eylemleri de eşlik etti. Suruç ve Ankara Garı Katliamları bunların en bilinen örneklerindendir. Kürt ve HDP’ye yakın sosyalist seçmenler üzerinde bir dehşet dalgası yaratmayı amaçlayan ve emniyet güçlerinin ihmalinin, göz yummasının ayan beyan ortada olduğu bu eylemler, 2017 sonrasında durulmuştur.

Bu tablo içinde kanımca Davutoğlu’na bazı sorular sormalıyız:

-Koalisyon görüşmeleri neden sonuçsuz kalmıştır? Erdoğan’ın baştan süreci baltalayan açıklamalarının nedeni nedir? Yeni bir seçime savaşla gitmek 7 Haziran akşamı itibariyle Erdoğan’ın kafasında var mıydı, Bahçeli de buna zımnen onay vermiş miydi, o yüzden mi MHP ile görüşmeler sonuçsuz kaldı?

-Biraz yakın tarihe bakalım. Süleyman Demirel yıllar sonra 12 Eylül darbesini eleştirirken “11 Eylül günü bitmeyen terör 13 Eylül günü nasıl bitti?” sorusunu ortaya atmıştı. Demirel’in ima ettiği, ordunun şiddet ortamını bitirmek için aslında elinde imkan olduğu, ancak darbeyi meşru göstermek için beklediği idi. Keza 12 Eylül'e giden sürece kontrgerillanın katkısı artık malumdur. Bu sorudan ilham alarak şu soru sorulabilir mi? 2015 yılında önlenemeyen “terör” 2017 yılında nasıl önlenmiştir? Bilhassa IŞİD kaynaklı saldırılarda emniyetin -en hafif deyimle- ihmalini nasıl değerlendirmek gerekir? Şiddet ortamının genelleşmesi, toplumun bir kesiminin yılgınlaştırılması ve Kürt ve sosyalist kesim üzerinde bir dehşet dalgası yaratılması için bu eylemlere göz yumulmuş mudur?

-Selahattin Demirtaş ve diğer HDP’li yöneticilerin hapse atılması bir devlet politikası mıdır? Bu süreç nerelerde kararlaştırılmıştır? Böyle bir politikanın kararlaştırılmasına tanık oldunuz mu? Demirtaş’ın hapiste olması hakkında ne düşünüyorsunuz?

-Ceylanpınar saldırısının failleri olarak lanse edilen isimlerin cinayetle ilgileri olmadığı ortaya çıktı. Bu cinayetle ilgili size nasıl bilgiler ulaştı, bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?

-Cumhurbaşkanı Erdoğan size o dönemde koalisyon görüşmelerinin sonuçsuz kalması için bir telkinde bulundu mu? Siz görüşmelere hazırlanırken onun bu yönde açıklamalar yapmasını nasıl karşıladınız?

-Neden Başbakanlık görevinden alındığınızı düşünüyorsunuz?

Evet şimdilik sorularım bu kadar. Aslında kendisine bunun üç katı kadar da soru yöneltilebilir ama bunlara bile yanıt verse şimdilik yeterli olur.

7 Haziran -1 Kasım 2015 arası Türkiye’nin yakın döneminin pandora kutusudur. Açıldığında son dört yıldır yaşadıklarımızın arka planında yatanlar büyük ölçüde aydınlanacak, son kayyım darbesinin de nerelerde planlandığı ortaya çıkacaktır Dolayısıyla Davutoğlu bu sorulara yanıt verecekse versin. Vermeyecekse bu defterlere bulaşmanın kendisine pek faydası olmayacaktır.

YAZARIN TÜM YAZILARI