Üniforma sevmem. Hiç sevmedim. Hiçbir rengini.

Önyargılı mıyım? Olabilir. Ama elimde değil: İnsan öldürme mesleğinin mensuplarına sempatiyle bakamıyorum. Bakmaya da niyetim yok.

Demem o ki, kimse lütfen kapımı askeri kahramanlık hikayeleriyle çalmasın. Bazı savaşların kaçınılmaz, zorunlu, hatta “haklı” olduklarına belki ikna olabileceğim durumlarda bile ordu müessesine hiç sempati duymadım, bu yaştan sonra da duyacak değilim.

Yüzbaşılıktan (erken) emekli olan öz amcamın ya da eczacı albaylıktan emekli olan öz dedemin bile asker üniformalı dönemlerine sevgi ya da hayranlık dolu gözlerle bakamıyorum. Daha ne diyeyim?

Kaldı ki tüm orduların yeterince seveni var. Hatta tapanı. Canını feda etmek için can atanı… Müsaadenizle ben eksik oluvereyim! Hem… Şart mıdır herkesin askerliği sevmesi?

Sırf bu huyum yüzden o adamcağıza da -yani geçtiğimiz 8 Nisan’da 84 yaşında vefat eden Bosnalı general ve halk kahramanı Jovan Divjak'a bile- çok sıcak davranamamıştım.

Yıl 2004: Uluslararası yazarlar buluşmasına katılmak üzere Fransız kültür merkezi Centre André Malraux’nun davetlisi olarak Saraybosna’ya gitmiştim. Başka bir deyişle, yakın tarihte Avrupa kıtasında iç çatışmaların her bakımdan en korkunçlarından birinin yaşandığı Bosna'ya.

Tuhaf bir ürpertiyle dolaşmıştım Saraybosna'nın harap binalarının arasına sıkışmış dar sokaklarını… Artan bir tedirginlikle bakakalmıştım duvarları delik deşik o hüzünlü evlere, parklardaki mezarlara… savaş sırasında kurşun yağmuru altında inadına çalışmaya devam eden o rengârenk tramvaylara… Bir de o Bosnalı Sırp generale…

Bilirsiniz eminim, duymuşsunuzdur, bir yerlerde okumuşsunuzdur mutlaka o sıra dışı askerin öyküsünü.

1937 Belgrad doğumlu Bosnalı bir Sırp olan Jovan Divjak, harp akademisinde eğitim görür ve Tito’nun (eski) Yugoslavya’sında Halk Ordusunda subay olarak görev yapar.

İç savaş patlak verdiğinde Bosna’dadır. 1992’deki Saraybosna kuşatması sırasında Sırp milliyetçilerinin Boşnak sivilleri öldürmesine tepki duyarak saf değiştirir. Yani katliam yapan Sırplara sırt çevirerek Boşnak'lara destek olur ve Saraybosna savunmasının başına geçer.

Divjak artık Sırp milliyetçileri için “vatan haini”, Boşnaklar için tam bir “halk kahramanıdır”: Sıra dışı bir öykü, sıra dışı bir kader…

Saraybosna tepelerinde, kuşatma sırasında Sırp mevzilerinin bulunduğu yerleri bizlere gezdirirken pek de öyle etkileyici biri gibi görünmüyordu aslında. Karşımızda orta yaşlı, sivil giysili babacan, mülayim bir insan vardı.

O tepelerden yemyeşil bir vadi içindeki Saraybosna'yı kuş bakışı izlerken savaş sırasında neler yaşandığını çok daha net algılamıştık. Keskin nişancı Sırp “sniper”lerin o tepelerden sokakları, hatta evleri gözetleyip, nasıl tek tek böcek öldürür gibi insan avladıkları gözümüzde canlanıvermişti. Orada yaşanan bir savaş bile değildi: Sırp milliyetçileri tarafından taammüden işlenmiş soğukkanlı seri cinayetler söz konusuydu.

Bunları anlatmıştı bizlere Bosnalı general. Abartmadan. Rol kesmeden. Kahramanlık taslamadan. Sesinde o bildik milliyetçi hamaset, kin ya da nefret tınısı bile olmadan, mağdurluğu bir kimliğe dönüştürmeden. Zaten direnişi anlatırken askeri kahramanlık öyküleriyle şişinmemişti açıkçası. Asıl vurguladığı şey, kentteki direnişin kültürel boyutuydu.

Üç yıl süren o kuşatma süresince, tepelerine bombalar ve kurşunlar yağarken dahi Saraybosnalıların asıl kültürleriyle direnişini bir kahramanlık öyküsü olarak betimlemişti bizlere: O vahşet ortamında sağ kalmaya çabalarken dahi insanlar sığınaklarda tiyatro oyunları sergilemeyi, edebiyat tartışmayı, şarkılar söylemeyi sürdürmüşlerdi.

Bugün geriye dönüp bakıldığında, silaha karşı tiyatroyla, gazeteyle, kitapla direnmek inanılmaz, hatta anlaşılması bile zor gelebilir insana. Oysa Boşnaklar, onları bir insan topluluğu, bir millet olarak ayakta tutanın, var olmalarına anlam verenin asıl kültür olduğunun, hem de yalnızca kendi kültürleri değil, evrensel kültürle kurdukları bağlar olduğunun bilincindeydiler.

Sırp milliyetçileri de bunun anlamını gayet iyi kavramışlardı: Camileri boşuna yıkmamış, milli kütüphaneyi boşuna yakmamışlardı: Hedefleri yalnızca insanları değil, onların kültürlerini, kültürel miraslarını da yok etmekti. Dünyanın her yerinde soykırımcılar zaten böyledir işte. Yalnızca insanları öldürmekle yetinmezler, onların var oluşlarının tüm izlerini silmeye çalışırlar.

Divjak bunları bize sade ve sakin olduğu ölçüde ikna edici bir sahicilikle anlatıyordu bizlere. Bir zamanlar üniforma giymiş biri için ilginç bir anlatımdı doğrusu. Saraybosna direnişi belli ki onu da etkilemiş, ola ki dönüştürmüştü…

O andan itibaren benim de generale bakışım değişti.

Artık karşımda bir asker değil, üniformasından, rütbesinden soyunmuş, askeri başarısından ötürü değil, önce insan olmayı başardığı için kahraman sıfatını hak eden bir insan vardı: Üniformanın, rütbenin, savaşın, çevredeki insanlık dışı vahşetin bile insancıllığı yok etmeyi her zaman başarmadığının canlı bir kanıtı, hatta abidesi.

Etnik kökenine göre, üniformasının rengine göre değil, vicdanının sesine göre hareket etmeyi seçmiş saygıdeğer bir insandı o: “Ben Sırp’ım ama Hristiyan değil, ateistim”, diyordu, “insan ille ve sadece tek bir halkın mensubu değildir, ötesi de vardır. İnsandır.” 

Savaş sonrasında zaten hemen yeni üniformasını da çıkarmıştı Divjak. Ailesiyle birlikte Saraybosna’ya yerleşmişti. İstese siyasete atılırdı, bir takım mevkilere de gelebilirdi. Ama gelen tüm teklifleri reddetti.

Bununla birlikte kalan tüm ömrünü toplum için faydalı işler yapamaya vakfetti. Özellikle de eğitim alanında faaliyet gösteren, Bosnalı Müslüman, Hırvat ya da Sırp savaş yetimlerine burs veren bir STK’nin başında yaptıklarıyla anılmayı seçti.

Bosna ziyaretim sırasında halkın savaştan 10 yıl sonra bile onu nasıl bağrına basmaya devam ettiğine bizzat tanık olmuştum. Sokaklarda dolaşırken bizi gören ve onu tanıyan genci yaşlısı sıradan Saraybosnalılar hemen bizi durduruyor, boynuna atılıyor, elini sıkıyor, hal-hatır sormadan bırakmıyorlardı.

Jovan Divjak beni de önyargılarımla yüzleştirmişti: Savaş karşıtı kaba tepkiselliğimin bana zaman zaman söylettirdiğinin tersine, her üniformanın içinde yine de bir insan vardır.

Bu insanların bazıları üniformasıyla bütünleşmeyi seçerler. Her emre sorgusuz sualsiz itaat ederek ölüm makinesi birer robota dönüşürler.

Bazıları da canice emirlere uymayı reddederler, “öldür” komutuna karşı koyarlar. Yani tıpkı Jovan Divjak’in yaptığı gibi, seçimlerini yaşamdan yana yaparlar.

Benim kahramanlarım bu ikincilerdir.