Munkabız bir yazarın kitabını çevirmeden önce neler yemek lazım?

“Ne diyor bu adam böyle?”

Dilerseniz bu konuyu daha az mide bulandıracak şekilde, farklı bir soruyla ele almaya çalışalım: ABD’li ünlü Yahudi yazar Philip Roth’u Arapçaya çevirmek isteyen Mısırlı bir Kıpti çevirmen, önce din değiştirip sonra da sünnet mi olmalıdır?

“Yeter artık, suyu çıktı bu köşenin!”

Demeyin öyle, lütfen bir daha düşünün: İşin suyunu çıkaran ben değilim…

İnanın, bunlar artık pekâlâ ciddiye alınabilir sorular haline geldi: Şu an uluslararası basında enine boyuna ciddiyetle tartışılmakta olan ve tüm dünyada yayıncılığı kasıp kavurmakta olan mesele tam da bu: Bir çevirmen, yalnızca kendisininkine tıpatıp benzer tecrübeler yaşayan ve aynı toplumsal kimliğe sahip olan yazarları mı çevirmelidir?

Gördüğünüz gibi, işi benim sulandırdığımı düşünenler yanılıyorlar.

İzninizle durumu şöyle özetleyeyim: Yeni ABD Başkanı Biden’in 20 Ocak’taki görevi devralma töreninde okuduğu The Hill We Climb adlı şiir çok beğenilen 22 yaşındaki Afrikalı-Amerikalı kadın şair Amanda Gorman bir anda dünya çapında ünlendi. Neredeyse tüm ülkelerde yayınevleri Gorman’ın şiirlerini çevirip yayınlamak için adeta yarışır oldular.

Gorman’ın telif haklarını satın alan Hollandalı yayınevi Meulenhoff da çeviriyi yapmak için, kuşağının en parlak yazarları arasında yer alan Hollandalı genç kadın şair Marieke Rijneveld’le anlaştı.

Gelgelelim, siyah tenli bir kadın gazeteci olan Janis Deul, ülkenin en çok okunan gazetelerinden biri olan De Volkskrant’ta bir makale yayınlayarak “akıl almaz” bulduğu bu seçime itiraz etti ve birçok kişinin “acı ve öfke dolu, tatminsizliğe ve hayal kırıklığına yol açan” duygularına tercüman oldu. 

Janis Deul’ün temel itiraz nedeni, tercüman Marieke Rijneveld’in beyaz tenli olmasıydı…

Deul şunları söylüyordu: “Eğitimini Harward’da sürdürmeden önce Amanda Gorman dul bir anne tarafından yetiştirildi. Çocukluğunda konuşma bozuklukları vardı ve bu yüzden geri zekalı olduğu düşünüldü. Şiiri ve yaşamı ister istemez bu tür deneylerden ve siyah bir kadın kimliğine sahip olmasından etkilenmiştir. Bu durumda, çeviri görevini Marieke Rijneveld’e teslim etmek suretiyle en azından ciddi bir fırsat kaçırılmış olmuyor mu?”

Bu yazının yarattığı tepkiler üzerine yayıncı Meulenhoff derhal bir özür mesajı yayınladı, bu sayede çok şey öğrendiğini ve gelecekte bu hususa dikkat edeceğini belirtti…

Bu çeviriyi üstlenmeyi kabul ettiği için sosyal medyada adeta linç edilen ve bu linç karşısında kendisini işe alan yayıncı tarafından terk edildiğini düşünen Marieke Rijneveld şiiri çevirmekten vazgeçti. Tepkisini dile getirmek için de uzun bir şiir yazıp yayınlattı. Acı dolu ifadeler içeren ve kardeşliğe çağrı niteliğindeki bu şiir, tam da Amanda Gorman’ın üslubunu çağrıştıran bir sözel konuşma diliyle yazılmıştı…

İş bununla sınırlı kalmadı. Bu olaydan bir ay sonra, bu sefer Katalan yayıncı Univers, Gorman’ın şiirini çevirmek üzere sözleşme imzaladığı ve daha önce Shakespeare ve Oscar Wilde çevirmiş olan ünlü beyaz erkek şair ve çevirmen Victor Obiols’la sözleşmesini iptal etti.

Hollanda örneğinden farklı olarak bu kez çeviri yapılmış ve yayıncıya teslim edilmişken, sözleşme yayıncı tarafından -tazminat da ödenerek- iptal edildi. Yayıncının gerekçesi ise çok ilginç: Çevirinin kalitesi asla sorgulanmıyor. Sözleşmenin iptal edilmesinin tek nedeni, çevirmenin “uygun profile sahip olmaması…”

Böylece ortaya yepyeni ve daha şimdiden ciddi sonuçlar doğuran bir “çevirmen işe alım şartnamesi” kondu.

Bu fiili şartnameye göre, yazarın yaşadıklarını bire bir yaşamamış olan ve onunla doğuştan gelen biyolojik özelliklere (örneğin ten rengi) sahip olmayan bir çevirmenin o yazarın metinlerini çevirmesinin caiz olmadığı ilan edilmiş oldu…Başka bir deyişle, mesleki liyakati bu işe uygun olsa dahi, hatta yaptığı çeviri edebi açıdan başarılı olsa dahi “profile uymayan” çevirmenin mesleğini yapması artık caiz değil!

Gerçi bu fiili şartnamenin tetikleyicisi Janis Deul daha sonra “genel olarak beyazların siyahları çevirmeyeceğini iddia etmediğini”, sadece siyah çevirmenlere de şans tanınması konusunda yayınevlerini daha geniş bir açıdan bakmaya teşvik etmek istediğini belirttiyse de, makalesinde kullandığı savlar açık: Çocukluğunda konuşma zorlukları çekmiş olan ve dul bir anne tarafından yetiştirilen beyaz bir kadın şair dahi Gorman’ın şiirini iyi çevirmez, çünkü asla onun gibi “siyah kadın kimlikli olma” özelliğine sahip olmayacaktır.

Aslında Janis Deul’ün itirazında haklılık payının olmadığını söyleyemeyiz:

- Erkek egemen sistemin yayın ve edebiyat dünyası da elbette -gerisi gibi- erkek egemenliğinde. Bütününe baktığımızda, hâkim konumdaki ırk, etnik köken, sosyal sınıf, yaş ve din gruplarının mensupları bu sektörde de daha avantajlılar. Dolayısıyla bu sektörde de örneğin yoksul bir genç siyah kadın yazarın ya da çevirmenin kendine alan açması elbette daha zordur.

- Yayınevlerinin, yazarların ve çevirmenlerin ideolojileri ve toplumsal sorunlara bakış açıları yapılan işlere ve tercihlere de yansıyor kuşkusuz. Geçmişte Batı’da “sömürgeci zihniyette” yapılmış, yani hem kaynak metinlere “egzotik nesne” muamelesi yapan hem de dil ve üslup özgünlüklerini yok ederek onları fazlasıyla yerelleştiren, akademik bir dille “ehlileştiren” çok sayıda yayın ve çevirinin varlığı inkâr edilemez.

Bu tarz bir anlayışın izlerini Türkçeye yapılmış olan geçmişteki çevirilerde de sürebiliriz. Örneğin “Türk milliyetçisi” bir zihniyetle çeviri yaparken, Dostoyevski’nin “Türkleri hedef alan” sözlerini sansür edebilirsiniz. “Atatürk’e laf söyletmem arkadaş” diye meseleye yaklaşırsanız, küçük prens’te yazar St Exupéry’nin “bir Türk diktatör” nitelemesini sansür edersiniz.

Cinsellik konusunda ahlakçı kaygılarınız varsa, Henry Miller’in müstehcenliğini ya da Manuel Puig’in eşcinsel aşk sahnesini yok edersiniz. Köktendinci bir yaklaşımınız varsa, o zaman da dininizin caiz göremediği her cümleyi metinlerden silersiniz, hatta Salman Rusdie’nin Şeytan Ayetleri’nden iki bölüm çevirttiği için öldürülmesi gerektiğine hükmettiğiniz Aziz Nesin’in kentinize gelmesini protesto etme bahanesiyle ateşe verdiğiniz Madımak otelinde şairleri diri diri yakarsınız…

Sonuçta, tıpkı yazı yazma yetisi gibi çeviri yapma yetisinin de bir tür iktidar olduğu söylenebilir ve bu iktidarın kimin elinde ne şekilde kullanılacağı önemsiz değildir. Kurulu düzen, sadece kendisini sorgulamayan yazarlara ve kendi denetimi dışındaki yabancı dünyalardan gelen metinleri de kendisini rahatsız etmeyecek biçime sokarak kendi diline aktarmayı razı olan çevirmenlere alan açmaya yatkındır.

Gerçi, kültür dünyasının ve edebiyatın bu konularda bile görece bir özerkliği, kısmi farklılığı yok değildir: Başka sektörlerde kökenlerinden ötürü asla yaşam hakkı tanınmayacak bireyler zaman zaman bu sektörde baş tacı dahi edilebiliyorlar. Ancak istisnalar elbette kaideyi bozmaz.

Bu açıdan bakınca, Janis Deul’ün çıkış noktası, sesi kısılan, ezilen, varlığı ve değeri inkâr edilen kesimlerin ve kimliklerin düzene karşı haklı tepkisidir… Bu kimlikler üzerindeki kurulu düzen baskısı ne kadar şiddetliyse ne kadar acımasızsa ve ne kadar uzun süredir devam ediyorsa, tepkinin de bir o kadar güçlü olması ve giderek her şeyi sorgular hale gelmesi anlaşılır bir şeydir.

Ayrımcılık ve ayrıcalıklar, eşitsizlikler ortadan kalmadıkça bu isyan meşru olacak ve kaçınılmaz olarak devam edecektir. Genel anlamda edebiyat ve yayın dünyası, daha dar anlamda da çeviri dünyası bu sorgulamalardan muaf değildir, muaf tutulamaz.

Öte yandan, meşru bir tepkiyi dile getirirken, tam da sizi ezenlerin mantığını ve yöntemlerini benimserseniz, amacınıza ulaşmanız mümkün müdür? Eğer tabii tek amacınız sizi ezenle yer değiştirmek değilse…

Örneğin antisemitizm gerçeği ve İkinci Dünya savaşındaki Yahudi soykırımının kabul edilemez ve tahammül edilmez vahşeti, bugün İsrail Devleti'nin Filistinlilere yönelik politikasını meşru kılmaya yetiyor mu?

Sonuçta, kaş yaparken farkına varmadan göz çıkarmak da mümkün: Ortak bir insanlık ufkundan vazgeçip kimlikleri mutlaklaştırmak ve her insanı tek bir kimliğe indirgemek demek, aslında tam da ezen kesimlerin yapmaya çalıştığı şey değil midir?

Başka bir deyişle, bu aslında hâkim düzenin tüm kimlik temelli mücadeleleri düşürmeye çalıştığı ve zaman zaman düşürmeyi başardığı bir tuzak değil midir?

Çünkü eğer ortak bir insanlık yoksa, o zaman insanların tek ufku ve yaşayabilecekleri tek gerçeklik herkesin herkesle savaşacağı bir orman kanunu dünyasından ibaret olmaz mı? Ve o dünyada insanlar arası tek geçerli ilişkinin “gücü gücü yetene” ilkesi olması, aslında tüm faşizmlerin temel dayanağı değil midir?

Sonuçta, faşizm ve ayırımcılık şeytanı her zaman olduğu gibi “genelleme” ayrıntısında gizlidir.

Bazı beyaz ve/veya erkek çevirmenler, okudukları metni anlama duyarlılığına sahip olmadıkları için, dahası bazıları düpedüz kötü niyetli oldukları için kötü, yetersiz, hatta çarpıtılmış çeviriler yapmış olabilirler…

Ancak bu tür vakalardan yola çıkarak, “hiçbir beyaz ya da erkek çevirmen, siyah bir kadın yazarın metnini çeviremez ve çevirmemeli” sonucuna varabilir miyiz? Varırsak ne olur?

Çevirmenlerin mesleklerini yapmalarında ırka, dine, etnik gruba, yaşa ve cinsiyete dayalı sınırlar konması kabul edilebilir mi? Edilirse ne olur?

Janis Deul’ün “ancak aynı deneyimi paylaşan ve aynı kimliğe sahip olanlar birbirini çevirebilir” şeklinde özetlenebilecek şartnamesini her yerde uygularsak bunun doğal sonuçlarının ne olabileceğini sorgulamak için soruları biraz daha somutlaştırmayı ve çeşitlendirmeyi deneyelim:

- Brezilyalı trans kadın çevirmen ve LGBTİ+ hakları savunucusu Alessandra Ramos Makkeda’nın, Perulu sağcı bir erkek yazar olan Mario Vargas Llosa’yı İspanyolcadan Portekizceye çevirmesi caiz midir?

- Roza Hakmen İspanyol değil, Hristiyan değil ve erkek de değil. Üstelik Cervantes’in hapiste yazdığı Don Kişot’u çevirirken hapiste bile değilmiş. Buna rağmen çevirisini yine de beğenmeye devam etmeli miyiz? Yazarla özgeçmişi, dini, tabiiyeti, kökeni, cinsiyeti hiç örtüşmeyen, üstelik ondan dört yüzyıl sonra yaşamış bir çevirmene yine de güvenmekte haklı mıyız?

- Daha genel anlamda, çağdaşı olmadığımız yazarları anlamak ve çevirmek ne derece mümkündür? Çevirmeyi denmeli miyiz?

- Etobur bir çevirmenin, “%95 vejetaryen” olduğunu söyleyen Margueritte Yourcenar’ın kitaplarını çevirmeye hakkı var mıdır? Peki ya çevirmen 100% vejetaryen, hatta vegansa? Bu farklar onları da elemeye yeter mi?

- Gayet iyi İbranice bilen ve ilk edebi metinlerini İbranice çevirilerinden okuduğunu vurgulayan Filistinli şair Mahmud Derviş’in, şiirlerini İbraniceye çeviren İsrailli çevirmen Anton Shammas’ın çalışmalarından çok mutlu olduğunu söylemesi şuursuzluk mudur? İsrailli bir çevirmenin onun şiirlerini çarpıtmadan çevirmesi mümkün müdür?

- Irk ve cinsiyetin dışında, çevirmen seçiminde sınıfsal ölçütler de uygulanmalı mıdır? Örneğin Afrikalı-Amerikalı kadın yazar Toni Morisson, ilk romanı En Mavi Göz’ü yazdığında iki çocuğunu tek başına yetiştiren 39 yaşında görece düşük gelirli bir üniversite hocasıydı. Üstelik o romanı ancak mesai saatlerinin dışında, uykusundan feda edip örneğin sabah dörde kadar çalışarak yazmıştı. Bugün buna benzer koşullarda yaşayan genç bir Fransız siyah kadın çevirmenin bu kitabı başarılı şekilde çevireceğini varsayabiliriz.

Ama aynı çevirmen, aynı Toni Morisson’un Nobel ödülü kazandıktan sonra artık hesabında 30 milyon doları varken yazdığı ve 2014’te, yani 83 yaşındayken yayımladığı Tanrı Çocukları Korusun adlı bir diğer romanını, aralarındaki yaş ve maddi imkan farkına rağmen layıkıyla çevirebilir mi?

Bu soruları ülkemizin koşullarına uygulayacak olursak, Morisson’un Tanrı Çocukları Korusun’u Türkçeye kazandıran Elif Ersavcı’nın çevirisini, teni siyah olmadığı gerekçesiyle çöpe atmalı mıyız? Bu çevirinin başarılı olması için yayınevinin önce Ersavcı’nın hesabına 30 milyon dolar yatırmış olması gerekmez miydi?

- Kadın çevirmen Ebru Erbaş, Fransız yazar Mathias Enard’ın kitabını çevirerek anasının ak sürü gibi hak ettiği Çeviri ödülünü -yazar gibi erkek olmadığı, dolayısıyla Deul’ün şartnamesinin koşullarını yerine getirmediği gerekçesiyle- iade mi etmelidir?

- Kızıl ya da sarı derili, siyah tenli, yani Deul’ün “şartnamesinin” koşullarını yerine getiren uygun çevirmenimiz yoksa, Japon, Çin, Latin Amerika ve Afrika edebiyatlarını okumaktan vazgeçmeli miyiz?

Daha da ötesi, eğer yazarla aynı koşulları yaşamamış ve aynı kimliğe sahip olmayan bir çevirmen o yazarı anlayamazsa ve dolayısıyla iyi çeviremezse, aynı durumdaki okur o yazarı nasıl anlayacak?

Yani şartnameye uygun siyah genç kadın bir şair mükemmel bir çeviri yapsa dahi, o çeviriyi okuyacak okurun kendisi siyah genç bir kadın değilse, Gorman’ın şiirini nasıl anlayacak?

Bu durumda genel anlamda çeviri yapmanın anlamı kalır mı?

Hatta bırakınız çeviriyi, bildiğiniz bir dilde yazılmış olsa dahi, sizinle aynı kimliğe sahip olmayan bir yazarın şiirini ya da romanını okumanın bir anlamı var mı? Nasıl olsa anlayamayacaksa, kadın okurun erkek yazarı, erkek okurun kadın yazarı, beyaz okurun siyah yazarı, siyah okurun da beyaz yazarı okumasın bir anlamı var mı?

Dahası… Bu şartnamedeki zihniyet geçerliyse, edebiyatın, hatta dilin bir anlamı kalır mı?

Örneğin siyah bir erkek bir yazar, bu kimliklere sahip olduğu için asla anlayamayacağı bir beyaz kadını roman kahramanı olarak kurgulama hakkına sahip mi ve metinlerindeki diyaloglarda o kadını konuşturmaya kalkması caiz mi? Ya da tersine beyaz bir kadın şairin, nasıl olsa anlayamayacağı siyah bir erkek sevgiliden şiirlerinde söz etmesi halinde kıyameti koparmalı mıyız?

Bu mantığı en uç noktasına kadar götürürsek, hiçbir yazar monolog dışında bir metin yazmamalı. Ama o metinleri de kendisinden başka kimse anlamayacağı için gereksiz yere yayımlamamalı, okurlar da zaten boşuna okumamalı…

İnsanları daracık kimliklere indirgeyen yaklaşımın varacağı nihai nokta bu tür bir nihilizm değil midir?

İnsanların tek bir kimliği mi vardır ve varlıkları sadece o toplumsal kimliğe indirgenebilir mi?

Baştaki örneğe dönecek olursak, ten rengi denen pigment farkı, hatta onun da ötesinde, o ırk farkının yol açtığı toplumsal yaşanmışlık ve algı farkları bile, Gorman ve Rijneveld gibi çağdaş iki genç kadın şairin ortak bir edebiyat dilinde ve anlayışında buluşabilmelerini imkânsız kılabilir mi gerçekten?

İnsanın her davranışının ve her düşüncesinin tek kaynağı toplumsal kimliği ya da kökeni midir?

Farklı kimliklerdeki ve farklı bireysel geçmişleri olan insanlar hiçbir konuda asla birbirini anlayamaz ve yakınlaşamaz mı gerçekten?

Eğer böyleyse, farklı dilleri ve kültürleri olan insanları çeviri aracılığıyla buluşturma düşüncesi ne derece anlamlıdır?

Her şey bir tarafa, eğer çevirmen işin tanımı gereği birden fazla dil ve kültürü olan, dolayısıyla birden fazla kimlikle, kültürle, kendi dar varlığının ötesindeki gerçeklerle ilişki kurabilen birisi olmasaydı, çeviri yapabilir miydi?

Ve bir çevirmenin salt doğuştan gelen (yani elinde olmayan) biyolojik özelliklerinden ya da sosyal kökenlerinden ötürü bazı yazarları çevirmesini engellemeye kalkmak, ayırımcılığın ve ırkçılığın/cinsiyetçiliğin ta kendisi değil midir?

Dostoyevski’yi Fransızcaya çevirmiş olan ünlü çevirmen André Markowicz, Le Monde gazetesinde yayınladığı makalede şunu vurguluyor: “Kimse benim neyi çevirip çeviremeyeceğime karışma hakkına sahip değildir! Buna karşılık isteyen herkes, bunu yapmayı becerip beceremediğimi değerlendirebilir, yani emeğimle, sözcüklerimin cisimleşmiş haliyle bir başkasının sesini duyurmayı başarıp başaramadığıma karar verebilir…”

Aynı makalede Markowicz, insanlığı salt kimliklerine indirgeyerek atomize eden ideolojilere karşı çıkıyor ve bunun özellikle de çeviri gibi bir alanda yapılmasının saçma olduğunu vurguluyor: “Bu yaklaşım çeviri ediminin tam zıt kutbundadır, çünkü çeviri tam da ve her şeyden önce paylaşım ve empatidir, ötekine kucak açmaktır, kendi gibi olmayanı tanıyıp kabullenmektir”.

Markowicz’in haklı olarak belirttiği gibi, çevirinin esas işlevi sonuçta aynı dili konuşmayan insanların birbirlerinin söylediklerini/yazdıklarını anlamalarını sağlamak değil midir? Yani eğer çeviri “ötekine” erişimi sağlamak değilse nedir? Bunu sağlamadan var olabilir mi?

Eğer bazıları kendi ideolojik ya da kimlik kaynaklı önyargıları nedeniyle bunu yapamıyorlarsa, onlar zaten liyakatli çevirmen değildir, başarılı bir çeviri yapamıyordur!

Ayinesi iştir çevirmenin, lafına bakılır, kökenine bakılmaz!