O sizin bildiğimiz “romancılardan” değil. Yani roman türünü, ahkam kesenlerin katı kalıplarına sığdırmaya çalışan… Yaşayan her şeyi ille skolastik bir kurala bağlayıp tahnitleyenlerin etiketli küçük çekmecelerine tıkmaya razı olan… Hele egosu ve cüzdanı şişkin piyasanın arsız ve yılışık taleplerine boyun eğdiren yazarlardan değil. Hiç değil.

Fransız edebiyatının en saygın ödüllerine layık görülmüş, eserleri birçok dile çevrilmiş ünlü Fransız yazar Patrick Deville’den söz ediyorum.

“Romanın katı ve belirli -pozitif- bir tanımı yoktur. Roman başka bir türe ait olmayandır. Yani anı, deneme, röportaj ya da şiir olmayan edebi metindir” diyor geçen hafta Enis Batur’la birlikte Fransız Kültür’ün Salon Edebiyat’ında ağırladığımız Deville. Yazar, kendi romanlarını “Kurgusuz roman” (non-fiction) olarak tanımlıyor:

“Aslında birden fazla edebi türle oynamayı seviyorum: röportaj, anlatı, biyografi, otobiyografi, deneme… Aynı romanın bir bölümünden ötekine geçerken birinden birine de geçebiliyorum. Romanlarımda kurgusal karakter yok: Tümü gerçek adlarıyla yer alan ve kimisi çok ünlü, kimisi gölgede kalmış gerçek kişiler var. Yerler ve tarihler de doğru. Yani düş ürünü kişi ya da mekân yok romanlarımda. Ancak bunların yine de roman olmasının nedeni, benim bu farklı coğrafyaları, tarih, kişi ve olayları bir araya getiriş biçimimdir. Böyle bir metne ancak roman diyebilirsiniz.”

Patrick Deville’in yayımlanmış toplam bir düzineye yakın romanı var. Ancak ilk dönem romanlarını biraz da ironik biçimde “XX. yüzyılın romanları” olarak ayrı bir kategoride değerlendiriyor. Asıl üzerinde durdukları ise, başından beri 12 romanlık bir seri olarak tasarladığı “Hokus Pokus Romanları”.

Serinin ilki, Pura Vida 2004 yılında yayımlandı ve hemen ertesi yıl aynı adla Türkçeye İsmail Yerguz tarafından çevrildi (Sel Yayınları). Serinin sekizinci romanı Eylül ayında piyasaya çıkacak, ancak Türkçeye bugüne kadar sadece Orçun Türkay tarafından ikinci bir kitap çevrildi: Viva (Can yayınları, 2019).

Yazar, serinin ilk romanının dosyasıyla beraber diğer on bir romanın adlarını ve konularına da en baştan yayıncısına ilettiğini vurguluyor. Başka bir deyişle, kendi öngörüsüne göre otuz yılını alacak bir projeyi en baştan tasarlayarak yola çıktığını vurguluyor. Hokus Pokus romanları birbirinden bağımsız olarak okunabilmekle beraber, yazarın gözünde en ince ayrıntısına kadar bir bütün olarak tasarlanmış tek bir roman aslında.

Gerçekten de tüm kitaplar 1860 tarihinde başlayıp bugüne kadar uzanıyor. Bu seçim keyfi değil: 1860, artık gezegende -balta girmemiş ormanlardaki küçük kabileler dışında- ulaşılamayan, dünyanın gerisiyle iletişimde olmayan tek bir medeniyetin kalmadığı tarih. “Ben aslında küreselleşmenin tarihini anlatıyorum” diyor Deville.

Hokus Pokus, tüm dünyayı kapsayan, görünürde belki kaotik ama son derece mantıklı bir zaman/mekân düzenine sahip ters yönlü iki dünya turu öneriyor okura.

İlk dünya turu Batı’dan Doğu’ya yönelerek, Pura Vida’yla Latin Amerika’dan başlıyor. Ardından Equatoria ile Afrika’ya uzanıyor; sonra Kampuchéa’yla Kamboçya’ya demir atıyor. Derken Peste & Choléra ile Kamboçya’dan Vietnam’a, Çin’e ve Japonya’ya uzanıyor, oradan Viva ile Meksiya’ya geçiyor. İlk tur, Taba Taba’yla ortada, Fransa’da sonlanıyor.

İkinci tur ise bu kez Doğu’dan Batı’ya doğru gidecek ve Amazonia ile Amazon nehrinden başlıyor, ardından Eylül’de yayımlanacak romanla Fransız Antillerine geçecek. Yazar, serinin son romanında Osmanlı coğrafyasına ve Arap yarım adasına kadar uzanmayı öngörüyor. 

Belirtmek gerekir ki Deville’in bu dünya turları basit birer turistik gezi değil, çünkü yazarın yaklaşımı edebiyatın ötesinde, tümüyle siyasi ve felsefi denebilir: Deville aslında bu dünya turlarında kayıp hümanizmin peşine düşüyor.

Yazara göre Montaigne’in Denemeleri’yle birlikte Avrupa düşüncesinin merkezine evrensel bir hümanizm yerleşmişti. Ancak sonrasında işler beklendiği gibi gitmedi. Sömürgecilik ve emperyalizm aşamasına geçen kapitalist Batı, “evrensellik” namına tek bir kültürü -sömürgeci ve Batı-merkezci kültürü- tüm dünyaya biricik “evrensellik modeli” olarak dayattı, diğerlerini yok etmeye çalıştı.

Dahası, eşitlikçi ütopyaların sona ermesiyle (ya da faciaya dönüşmesiyle), nüfus patlamasıyla, kaynakların azalmasıyla ve çevrenin yok edilmesiyle dünya artık ikinci sınıf haline getirilmiş ve çöplerin ortasında yaşamaya mahkûm edilmiş milyarlarca insanın bir avuç gıda ya da su için birbirini boğazladığı korkunç bir yere dönüştü.

Dolayısıyla Deville’in Hokus Pokus’u aslında edebiyatın tüm olanaklarını ve yöntemlerini parlak biçimde kullanarak anlatılmış eleştirel bir dünya tarihi: Dünya devrimler ve karşı devrimler tarihi… Katliamlar ve soykırımlar tarihi… Dünya bilim ve keşifler/kaşifler tarihi… Dünya ekonomik sömürü ve savaşlar tarihi… Dünya kültür ve edebiyat tarihi… Eşitlikçi ütopyaların ve faşizmin tarihi… İnanç ve düşünce tarihi.

Bu nedenle de Deville’in roman kişileri arasında Sandino ya da Che Guevara’dan Troçki’ye ve Alt-Komutan Marcos’a, III. Napolyon’dan I. Maximilien’e ya da Stalin’den Pol Pot’a, Louis Pasteur’den Henri Mouhot ve Alexandre Yersin’e, William Walker’den Savorgnan de Brazza ya da Auguste Pavie’ye, Claude Lévi-Strauss’dan Stanley ve Livingstone’a, William Faulkner’den Stefan Zweig ya da Malcolm Lowry’ye, André Breton’dan B. Traven’e, Diego Rivera ya da Frida Kahlo’ya kadar onlarca ünlü devrimci, diktatör, bilim insanı, maceracı, kaşif, şair, edebiyatçı ya da sanatçı yer alır.

Yazar ayrıca hakkında yazdığı her ülke, kent ve mekânda mutlaka bulunmaya ve yerinde araştırmalar yapmaya özen gösteriyor: “Gidip görmeden, yaşamadan olmaz. Görmediğim yerler hakkında asla yazmam. Ama aynı zamanda bu mekanları ve ilgili kişilerin tarihini önceden kütüphanelerde araştırmış oluyorum. Dolayısıyla yerinde gidip gördüğümde de farklı gözlerle görüyorum”.

Her bir konu üzerine yıllarca, bazen tek bir kitap için on yıl boyunca kütüphanelerde son derece titiz yöntemlerle çalışan ve veri toplayan, anlattığı her ülkede uzunca bir zaman geçiren ve ülke tarihinin aktörleriyle temas kuran, yazılı ve sözlü tanıklıkları toparlayan Deville’in Hokus Pokus serisinde yer alan romanlarında bilinen maddi gerçeklere uymayan tek bir bilgi bulamazsınız.

Dolayısıyla bu romanlar pekâlâ tarih-coğrafya ders kitabı niyetine okunabilirler. Ayrıca yazarın derinlemesine dünya edebiyatı ve düşünce tarihi bilgisini düşündüğümüzde, pekâlâ edebiyat tarihi ders kitabı gözüyle de değerlendirilebilirler.

Bu kitapları yine de edebi eser ve roman yapan iki temel özellikten biri, yazarın bu tarihi olayları, kişileri kendine özgü bir yöntemle harmanlayış biçimidir.

Örneğin Türkçeye de çevrilen Viva romanında, aynı dönemde Meksika’da bulunmaları dışında birbirleriyle doğrudan hiçbir ilişkisi olmayan Troçki gibi bir devrimciyle ve Lowry gibi bir yazarın yaşamları paralel bir anlatıyla birbiriyle temas etmeden kesişebiliyor. Yazar, bu kesişme üzerinden de tüm bir dönem tarihini ve aydınlarının yaşamlarını en ince ayrıntısına kadar canlandırabiliyor:

“İkisinin ortak tarafı şu: Troçki aslında yazar olmayı tercih ederdi ve olağanüstü bir yazar olacak yeteneği de vardı aslında. Gel gör ki tarihin akışı ve zorunluluklar onun siyasetçi ve devrimci olmayı seçmesine neden oldu. Lowry ise tarihin akışına müdahale edebilenlerden olmayı tercih ederdi: Örneğin birçok arkadaşı İspanya iç savaşına katıldı ve orada can verdiler. Oysa Lowry her şeyi yazar olmak için feda etti”.

Hokus Pokus’u edebi eser yapan ikinci temel özellikse elbette yazarın şiirsel bir anlatımla felsefi denemenin derinliğini ya da düşünsel tartışmanın keskin berraklığını buluşturan dili ve üslubu: Daldan dala atlayan baş döndürücü bir tempo ve ancak çok ince işlenmiş bir edebi üslubun, hatta şiirin mümkün kılabileceği müthiş kestirmeler… Külüstür otellerde karanlık barlara, saraylardan ölüm hücrelerine, tarlalardan fabrikalardan diplomatik rezidanslara uzanan zengin mekanlar, puslu atmosferler, uçsuz bucaksız doğa betimlemeleri…

Roman serisine verdiği Hokus Pokus adı ise (Fransızca’da “Abracadabra”) yazarın kişisel tarihiyle ilgili: Çocukken kalçası alçıda, babasının yönettiği psikiyatri kliniğinde kıpırdayamadan yatarken babasının ona hediye ettiği çocuk kitaplarında uçan halıya binen kahraman “hokus pokus” diyerek havalanıp tüm dünyayı gezermiş…

Mukayeseli dünya edebiyatı konusunda iki yüksek lisansının üzerine bir de felsefe öğretmenliği eğitimi alan, uzun yıllar felsefe hocalığı yapan Deville’in bakışında ve anlatısında “üstün Batılı aydınların” o bildik açık ya da “üçüncü dünyacı kraldan fazla kralcı vicdanlı Batılı aydınının” o pek tanıdık örtük kibirinin zerresi yok.

Deville’in tek derdi anlamak, anlatmak, insanlara dokunmak. Onun kendini öne çıkartma amacıyla sağa sola pazarlayacak ideolojisi ya da vaaz edecek inancı yok, ama kendine özgü bir felsefesi ve duruşu var.

Patrick Deville aynı zamanda yirmi yıldır Fransa’nın Kuzey-Batı’sında, okyanus kıyısının tersane kenti St Nazaire’de bulunan Yabancı Yazarlar ve Çevirmenler Evi'nin (MEET) yöneticisi. Orada tüm dünyadan onlarca yazarı ve çevirmeni yazı rezidanslarında ağırladı… Rezidansa gelen yazarların orada yazdıklarını iki dilli kitap serisinde yayımladı… Her yıl, dünyanın iki farklı ucundaki iki kenti ve yazarlarını St Nazaire’de buluşturan toplantılar düzenledi… Her sayısı ayrı bir tema etrafında örülen edebiyat dergisinde ise tüm dünya yazarlarına söz verdi…

Bu geniş yazarın ağını baskı gören yazarlar için gerektiğinde derhal harekete geçirmesi bildi… Örneğin Aslı Erdoğan hapse atıldığında bir gecede tüm dünyadan 230 küsur yazarın dayanışma mesajını toplayıp dünya basınında yayımlattı.

Sonuç olarak, bambaşka bir yaratıcılıkta ve zenginlikte bir edebi başyapıt keşfetmek isteyen okurlara önerilecek bir yazar Deville…

Hamili kart yakınımdır: Öneririm!

Konuyla alakalı birinci dipnot: Yazarın Türkçeye bunca yıldır sadece iki kitabının çevrilmiş olması elbette bu keşif için görece bir engel oluşturabilir. Yazıyı biraz da bu nedenle, bu vesileyle bir iki yayınevinin dikkatini çekebilirim umuduyla yazmış olabilirim: Yüzeysel çoksatarlar yayınlamaktan sıkıldıklarında ve eğer buna biraz ara vermek isterlerse, serinin gerisini de çevirtip yayınlamayı düşünebilirler ola ki… Hele bu görevi daha önce üstlenmiş İsmail Yergüz ve Orçun Türkay gibi iki değerli çevirmen dururken…

Konuyla alakasız ikinci dipnot: Sicilleri hükümettekilerden daha parlak olmayan emekli generallerimiz lütfen gölge etmesinler, hükümete altın tepside gündem değiştirme ve şark kurnazlığı sergileyerek kendilerini mağdur gösterme malzemesi sunmasınlar, başka ihsan istemeyiz.