Hastalık olan ütopiler

Günümüzde bazı gruplar ‘iyi insan olabilme’ idealinin yerine şeriatı/davayı yani kutsalı koyarak eylemlerindeki, tutumlarındaki bireysel sorumluluklarından kendilerini muaf tutuyorlar. Böylece yapılan zulmü normalleştiriyorlar.

İnsan doğduğunda hayatla baş edebilecek donanıma sahip değildir. Bebeğin ilk deneyimleri yetersizlik, güçsüzlük ve bağımlılıktır. Ana karnında hiçbir şeye gereksinim duymayan bebek, doğduktan sonra kendi bebeklik gerçekliğiyle yüzleşir. Bebeğin yaşaması için ideal olan mekân anasının karnıdır. Doğum sonrası, annenin bebeğin gereksinimlerini karşılaması ve senkronize yaşaması, bebeğin yer yer yetersizliğini unutmasını sağlar.

İnsan büyüdükten sonra da o cennet yaşama özlem duyar. Tanrılar, o yitirdiğimiz cennetin mümkün olduğunu ve bunun ölümden sonra gerçekleşebileceğini vaat ederler. İdeal olan, insanın sorunsuz, adil, harmonik, gereksinimlerinin hemen giderildiği bir hayattır. Dinler ve ideolojiler, bir idealden ve bunun gerçekleşebileceğinden söz ederler. Mesela tüketim toplumunun da bir mutluluk önerisi vardır: Daha çok tüketmek.

Tüketim ama gereksinime değil de beğeniye endekslidir. Bununla şunu söylemeye çalışıyorum. İnsanın aç olmasıyla iştahının olması aynı şeyler değildir. Lezzetli bir yemeği çok yemenizin nedeni açlığınızdan değil de iştahınızla ilgilidir. Tüketirken de insan gereksiniminden çok yapay üretilen yapay gereksinimleri gidermek için tüketir. Onun için tüketerek bir doygunluk sağlanması mümkün değildir. Sakız çiğneyerek karın doyurulamayacağı gibi tüketerek doygunluk sağlanamaz. İçimizdeki açlıkla ilgili galiba mesele.

Güzellik endüstrisi ise kendinizi yeniden yaratabileceğinizi ve istediğiniz gibi şekil verebileceğinizi söyler. Ama güzelliği tüketmeye başlayan adeta müptela olur. Ömrünün sonuna kadar vücudunu nefret objesine çevirir. Ameliyatlarla da bu nefret ve tiksinti objesini düzeltmeye çalışır. Güzellik dediğimiz ideal çok patolojik bir yere denk düşüyor ve bu patoloji normalleşmiş durumda. Ameliyattan kalkanların da çok mutlu olduklarını söylemek zor yani. Liberal ekonomi, sürekli büyüyerek ekonomik durumumuzu bir gün düzeltebileceğimizi vaat eder. Bu ideal vaatlerin arkasında bir gerçek durur: İnsanın yetersizliği, hayatın ve dünyanın sınırlarının olduğu. İşte bu ideal vaatlerin içinde bu sınırların geçilebileceği illüzyonu saklıdır.

Psikanalist Janine Chasseguet-Smirgel, ideal olarak sunulanın ve ideale ulaşma çabasının insanı hasta edebileceğini kapsamlı bir çalışmayla sundu.[1] Bebeğin varoluşsal bağımlılığı, mutlak çaresizliğini Chasseguet-Smirgel ‘birincil çaresizlik’ olarak tanımlar. İnsanın hayatı boyunca vazgeçmek istemediği arzusu, cennette ya da cennet gibi bir dünyada yaşama arzusudur. Kişi, kocaman evrende kendisini yalnız ve güçsüz hissettiğinde bir gruba girerek o yaşadığı zayıflık duygusundan ve yalnızlıktan kurtulmayı dener. Çocuk, annesinin karnında annenin bedenini anneyle paylaşır. Daha sonra annenin kucağı çocuğun yurdudur. Zamanla anneyle kendisinin ‘bir’ olmadıklarını, iki farklı kişi olduklarını fark eder. Bu durum bazen çocukta terk edilmişlik duygusu yaratabilir. Bu, çocuğun deneyimlediği ilk yalnızlıktır belki de.

Sosyal çevre insanın ‘yedek ailesidir’. Kişinin çocuklukta ailesiyle yaşadığı dayanışma, iş bölümü, birlikte eğlenme bu sosyal çevrede yaşanır. Bazen içinde olduğumuz ideolojik veya dini gruplar, ideal anne işlevini üstlenir ve kişi o grubun ayrılmaz bir parçası olarak grupla bütünleşerek geçmişte yaşadığı döneme benzer duygular yaşar. İnsan, anneden ilk ayrılığı çoğu kez hazmedemez ve o ilk döneme arzusunu içinde diri tutar.

Baba... Günümüzde bazı babalar, çocuğun doğuşundan itibaren hayatındaki önemli kişi olma çabasındadır. Çocuk, babayla sevgi ilişkisinde belki de anneyle yaşadığını yaşamak ister. Babayla bütünleşmek, birleşmek, bir olmak arzusu duyar. Bebek, anneyle iç içe olmayı deneyimler ve bu dönem, hayatındaki yaşanmış bir cennetlik halidir. İşte bu cenneti babayla da deneyimlemek arzusu oluşur. Ancak babayla böyle bir bütünleşme imkânsızdır. Aslında çocuk, doğumdan sonra anneyle bir bütün değildir; doğumla bebek ilk ayrılığı, cennetten kovulmayı yaşar. Ama annenin bebeğe göre kendisini ayarlaması, bebekte sanki anneyle bebek hâlâ bir bütünmüş duygusu yaratır. Bu bir illüzyondur. İşte bu dönemi ve o döneme ait duyguları babayla da yaşamak ister; bu da başka bir illüzyondur. İnsan bu arzulardan vazgeçmez, cennetten vazgeçmediği gibi.

Babayla özdeşleşme, babayı bir şekilde insanın içine almasıdır ve bu bilinçli bir şey değildir. Bu arzuların kız ve erkeklerde farklı bilinçötesi fantezilere neden olduğunu sanıyorum. Kadın doğurabilir ve bu, erkeğin deneyimleyemediği bir şeydir. Babaya giderilemeyen özlem, yetişkinlikte de etkinleşir. İnsan, bütünleşeceği, bir olacağı baba figürlerine yönelir. Bir yandan reisler, başbuğlar, peygamberler, Atatürk gibi figürler, diğer yandan insan hayatındaki düş kırıklığı önemli rol oynar. Her insan için normal gelişimde anne/baba derin bir düş kırıklığıdır. Her çocuk, anne/babasını en güçlü, en bilgili, en güzel sanır. Bu, sağlıklı bir gelişim için gereklidir.

İnsan doğduğunda, hayatını yetişkinlerin yardımı olmadan sürdüremez. Yetersizdir. Birincil yetersizlik hali diyebileceğimiz çocukluk dönemlerinde yetersizliğin ürettiği tedirginliği/korkuyu dengeleyebilmek için anneye/babaya bu "en"i (en güçlü/güzel/bilgili/yeterli) yükler. Çocuğun yapamadığını anne/baba yapabildiği için bu gerçekçidir ama dünyanın en güzeli/akıllısı yüklemesi de yücelik/üstünlük yüklemesidir. Düş kırıklığı, bu yüceltmenin doğru olmadığını kavradığında olur. Anne/baba en güzel/akıllı/koruyucu/güçlü değildir. Herhangi biridir.

Psikanalist Horst Eberhard Richter, ebeveynlerin çocuklarına narsistik projeksiyonlarının olduğundan söz eder.[2] Yani anne babanın çocuklarına hayranlıklarında biraz da kendilerine hayranlıkları vardır. Çocuğun narsistik projeksiyonu, anne/babanın yüceltilmesinin altında yatar. Anne/babanın sevgisinin çok doğal olduğunu, bunun zaten hak edildiğini sanır çocuk. Böyle yüce bir anne/baba çocuğuna layık olabilmesi için üstün ve yüce olmak zorundadır. Daha sonra ama annenin/babanın ideal olmadığı barizleşince düş kırıklığı oluşur. Ancak bu düş kırıklığı, kişinin bu en arama ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Ve sonra bu ideal baba/anne arayışı sürer.

Kişi, sıkı sıkıya bağlandığı dini/ideolojik grubu ideal annesi ve liderini de ideal babası gibi görür. Kişinin yüceltilen babaya kendi yetersizliğinden ötürü gereksinimi vardır. Aynı zamanda kendi içindeki narsistik tutumdan ötürü de yüce bir önder gereklidir. Bu kadar yüce birinin de reisinin üstün olması gerekir. Kişi ile reisi arasındaki ilişki, karşılıklı tamamlayıcı bir ilişkidir; iki tarafın da gereksinimleri doyurulur. Bu karşılıklılık, parazitçe bir ilişki yaratır. İki taraf da psikolojik gereksinimlerinden ötürü birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Reisle taraftarları arasındaki ilişkiye kimseyi sokmazlar ve araya girene zalimce tepkileri biraz da bu nedenledir.

Freud, insanın psikolojik yapıları arasındaki çatışma ve çelişkilerin insanlara yük olduğunu anlatır. İnsan, toplumsal normları ve değerleri üstlenerek üst-ben’ini oluşturur. İnsanın arzuları ve dürtüleriyle katı üst-ben arasında sürekli bir gerilimden söz edilebilir ve bu arzular cinsel tatlar içerir.

Martin Dornes, anne/baba ve çocuk arasındaki liberalleşmeyle Freud dönemindeki çatışmaların azaldığını yazar.[3] Yani üst-ben günümüzde çok katı değildir. Ayrıca cinselliğin Freud dönemindeki gibi çok bastırılmadığını da gözlemliyoruz. Ancak bu, insanları çok da rahatlatmamış gibi görünüyor. Çünkü üst-ben’e dahil olan ideal-ben, dinsel ve ideolojik akımların etkisindedir.

Dieter Funke, çağımızı aydınlanmayla dinsel olandan uzaklaşmanın geri dönüşü olarak adlandırır.[4] Bu bağlamda da günümüz post-dinsel bir dönemdir ve dinsel olan geri dönüyor. Dinler, ideali sunarlar. Dinlerden uzaklaşma sonucu oluşan boşluğu insanlar, yedek/yapay inançsal ritüellerle ve ideallerle doldurmuştur. Bu da insanların kendilerini disipline etmeleri, rejim yapmaları, spor ve sağlıklı yaşamla ilgilenmeleridir. Bu çabalara baktığımızda dinsel sistemler ve ritüellerle benzerlikler görürüz. Yani dinsel idealin yerini başka idealler almıştır. Dinler, çocuklukta yaşanan çaresizliğe bulunan yanıtlardır bir yandan. Yüce bir tanrı, çaresizliklerin mutlak çaresidir. Bu, idealize edileni insanlar çare sanırlar.

Burada şunu unutmamak gerek: İnsanın en temel gereksinimlerinden bir de spiritüel deneyimdir. Aydınlanmayla birlikte dinsel olandan uzaklaşmayla spiritüel olandan da uzaklaşıldı. Ulus devletler ve dinsel ritüelleri dönüştürerek üstlendi. Dini bayramalar yerini milli bayramlara bıraktı. Ama spiritüel gereksinim yeterince doyurulamadı. Kimileri astrolojiyi, kimileri sporu, kimileri enerji hikayelerini dinselleştirdiler. Güzellik, spor, rejim programları, reikiler, yoga felsefesi bu spiritüel gereksinimi giderme çabası da içeriyor. İnsanlar dinleri bulduklarından bu yana spiritüel olanı dinsel ritüeller üzerinden yaşıyorlar. Bu bağlamda spiritüel arayış insanı dolaysız olarak dine yönlendiriyor. Freud’un ‘okyanus duygusu’ olarak tanımladığı şey biraz da bu spiritüel olandır.

Binlerce yıl insanın hayatında en önemli yeri tutan 'tanrı ölünce' (F. Nietzsche), geride bir boşluk, daha doğrusu inanma gereksinimi bıraktı. İnsanlar, inanç gereksinimini başka şeylere inanarak gideriyorlar günümüzde. İnanmak, kelime anlamı olarak aslında emin olmamak, bilememek demektir. Emin olunamayan durum... İnanmak, insanın gelişiminde de çok gereklidir. Bir çocuğu düşünelim. Annesiyle olan ilişkisinde anneye güvenmesiyle inanması arasında sıkı bir bağ vardır.

Bebek dünyaya geldikten sonra güvensizdir çünkü her şey yabancıdır. Nefes almak, işemek, yemek. Bunlar yeni. Bebek ilk kez görür; insanlar, sesler, dokunmalar... Bu kadar yeni şey, bebeği ürkütür. İşte anne, bebeği bağrına basarak ve temel gereksinimlerini karşılayarak bebeğin korkusunu azaltır. Bu süreçte anne/çocuk arasında bir dil oluşur. Bebeğin verdiği tepkileri anne tercüme ederek bebeğin gereksinimlerini karşılar. Ağladığında meme verir, kucağına alır, ilişki kurar. Böylece bebek, dünyanın, annenin kucağının güvenli bir yer olduğunu kavrar.

Erik H. Erikson, bebeğin dünyaya geldikten sonra anneye güvenmesi ve dünyanın güvenilir bir yer olduğu duygusunu ‘temel güven duygusu’ (Urvertrauen=ilk/temel güven duygusu) olarak adlandırır.[5] Temel güven duygusu oluşurken inanma da çocukta başlar. Bebek ağladığında annesinin geleceğine inanır ve annenin gelmesini bekler. Bebek emin değildir ama yaptığı deneyimlerden annenin ağlamasına verdiği tepkiden geleceği inancı oluşur. İnanmak, insanın en temel gereksinimidir.

İnanmadan insanlar ilişki kurmakta zorlanırlar. Bu kadar temel bir gereksinim, dinsel kontekslerde giderilirken inancın azalmasıyla derin bir boşluk oluşur ve boşluk daha sonra başka şeylerle (parapsikolojik inançlar, burçlar, astroloji, ideolojiler gibi) doldurulur. Bu temel gereksinim kötüye kullanmaya da çok müsaittir. Reis, Führer, guru’lar, şeyhler, hocalar, gavslar işte bu temel gereksinimi de kullanır. Tanrıya binlerce yıl bağlı olmak, bağlanma gereksinimine işaret eder. Bu bağlamda yüceltilen figürlere insanların bağlanmasının da altyapısı vardır. Kapalı bir toplumda insan güçlü olanı (ekonomik, fiziksel) biliyordu.

Modern insan, kişileştiremediği güç karşısında zavallı durumuna düşüyor. Modern erkek, toplumdaki altüst oluşlardan ötürü bir anlamda ‘ruhsal yurtsuzluk’ [6] yaşıyor. İdeolojiler, genç erkeklere ruhsal bir yurt oluyor bir anlamda. Psikanalist Ruth Stein, İslamcı intihar saldırısı yapan teröristleri incelediği bir makalesinde [7] iki tür babadan söz eder. Birincil/ilkel baba: Bu tür baba (devlet, otorite/tanrı/lider) tüm gücü kendisinde toplar ve herkesin kendisine kulluk etmesini bekler. Başka bir baba da ödipal babadır. Kültürü ve yasaları ailede temsil eder ve bunların korunmasını sağlar. Becker, patriyarkal düzenin bozulması için bu iki babanın da geçilmesinin gerektiğine vurgu yapar. Özellikle birinci babayı otorite olarak yaşarız. Bu babayla özdeşleşmek çok zordur. Bu babaya boyun eğmek, biat etmek zorunludur ve bu babanın acımasızlığı birçok insan için özdeşleşmeyi zorlaştırır. Bu özlenen baba figürü yokluğu da gençleri ideal baba aramaya yönlendirir.

Bir başka mesele de sözünü ettiğim koşullarda kişinin dengeli bir kimlik edinmesinin zor olmasıdır. İdeolojik/dinsel gruplar ülkede en çok kimlik sunan gruplardır çünkü kişiye bir aidiyet ve kimlik vaat ederler. [8] Hiçbir kimlik çelişkisiz/ikilemsiz değildir. Bu çelişki, ama öteki’yle, bizden olmayan’la soruna dönüştürülerek üstlenilen kimlik sorunsuz hale getirilir.

Çocuk, yetersizliğini gördüğünde teselliyi illüzyonda arar. Bu, çocuğun gerçek ötesi ideallere yönelmesi demektir. Dieter Funke, çocuğun yetersizliğinde ebeveynlere sığınabiliyorsa ve teselli buluyorsa illüzyona sığınması gerekmediğini yazar.[9] Şunu söylemeye çalışıyorum: İnsanların önceden ailelerinden üstlendikleri idealler vardı. Dürüst olmak, yalan söylememek, iş güç sahibi olmak, muhtaç olmamak, ailesine sahip çıkmak, iyi komşu olmak, düşene yardım etmek, zalim olmamak gibi. Ayrıca kutsalın sunduğu dinsel idealler de vardı. İyi bir Müslüman olmak gibi.

Günümüzde bunların erozyonunu ve aynı zamanda bu erozyona tepki olarak yükselen dinciliği gözlemliyoruz. Yani bugün Müslümanların (tarikatların) kendi aralarındaki rekabette anlatılan hikâye ‘biz hakiki/daha iyi Müslümanız’. Aslında tarikatlar büyük paraların döndüğü şirketler gibi de düşünülmeli. Bir başka boyut tarikatlar üzerinden edinilen itibar, yani narsizm. Hiçbir becerisi olmayan insanların Müslümanlık üzerinden edindikleri konum. İdeallerin yerini bireysel idealler ve ideolojiler dolduruyor. Güzellik adeta yeni bir din gibi. Birçok insanın ideali güzel ve ünlü olmaktır. Bu ideale ulaşmak için kişi kendinden vazgeçmek durumundadır.

Eski kendini yok etmek ve yeni kendini oluşturmak yani. Yeni burun, yeni saç rengi, yeni imaj gibi. Bu dinler kendi dini önderlerini de yaratıyor. İmajı berberler, kişi dizaynını da operatör doktorlar yapıyor. Yani bu dinler de kendi endüstrisini ve ekonomisini yaratıyor. İdeal denilen şey işe, eşe, güzelliğe, spora aktarılıyor. Güzel olmak ama sonunda başarılamayan bir şeydir. İdeal için çıkılan yolda ideal güzel olunamayınca hiç olunuyor çoğu kez.

İdeal ütopik bir şeydir ve bu ideale ulaşamayan, bunu kendi kişisel başarısızlığı sayar. Başarısızlık ve hiçlik duygusu ağır psikolojik bir yük demektir. Aşağılanmak ve beğenilmek için çıkılan yolda ulaşılan başarısızlığın kişisel sorumluluğundan ötürü kişi kendisini suçlar. Başkalarının suçlamasından ve beğenmemesinden kaçınmak için çıkılan yolun sonunda kişi kendisini suçlar. Eğer bu kişiler çocukluklarında başarıya zorlanmışlarsa, yani ailenin idealine zorlanmışlarsa, vardıkları yerin sorunlarıyla baş etmekte daha da zorlanırlar. Ailenin çocuklarını sevmesinde, yüceltmesinde sorun yoktur; sorun ama çocuğu yüceltilen yere zorlamaktadır. [10]

Mesela çocuğuna kişi prens/prenses diyerek sevebilir ama onu prens/prenses gibi davranmaya zorlaması problem. İnsan çocuğunu akıllı sayabilir ama akıllı olmaya zorlaması sorun. Akıllı olmak bir karar meselesi değildir. İnsanın bireysel ideallerine ulaşamadığında sanki hayat duruyormuş gibi hissedilir. Mesela, kendini güzelleştirmek için sürekli ameliyat olan biri, güzellik idealine ulaşma sürecini canlılık ve heyecan olarak yaşar. İdeale ulaşılmadığında, yani ameliyatlar bittiğinde, adeta hayat biter. Ya da sürekli sağlıklı yaşama ideali için uğraşan biri sağlığını yitirdiğinde hem kendini suçlar hem de sağlıklı yaşama projesi bittiği için hayat anlamını yitirir.

Bazı insanlar ise ‘daha manalı’ idealler seçebilirler. İdeolojiler üzerinden kişi, kendi hayatına anlam bulduğunu sanabilir.

Diktatörlüklerde Führer’in arkasına takılmanın Führer’in liderlik özellikleriyle kuşkusuz bir bağlantısı var. Ancak arkaya katılan kitlenin gereksinimleri de çok belirleyici. Adorno ve Fromm, kitlenin güçlü otoriter figürlere özdeşleşerek kendini güçlü hissettiğini söylüyorlardı.[11] Yani birine boyun eğenler, başkalarına da boyun eğdirerek otoriter bir hiyerarşi oluşturuyorlardı. Führer’ine mazoşist bir şekilde boyun eğen, ama başkalarına sadistçe boyun eğdiren otoriter kişilik. [12]

Oliver Decker çeşitli çalışmalarında bu durumun değiştiğine dikkat çeker: Günümüzde kitlelerin bir kişiyle özdeşleşmek yerine bir fikirle veya idealle özdeşleştiklerini, örneğin Almanların bir Führer’i yüceltmek yerine ekonomik ve ihracatta büyük Almanya fikrini sahiplendiklerini yazmaktadır. Buradan şunu çıkarıyorum: Başarıyı elde etmek için halklar (burada başarı, teknik ve ekonomik gelişmişlik anlamına gelir günümüzde) masallarla ve abartılarla övünüyorlar.

Türklük, Müslümanlık gibi idealizm anlatılarıyla insanlar kendilerini tanımlıyorlar. İnsanlar son 60-70 yılda okul okumak, iyi bir iş bulmak ve prestijli eşyalar edinmek gibi bir ideali anladılar. Ve bu ideali birçok insan gerçekleştiremedi. Bireysel, ailesel ve milli anlamda başarı hikayesi olmayanlar 'yüceltilmiş bir başarı anlatısını' ideal olarak seçtiler. Türklük veya Müslümanlık gibi masalların hayatta gerçek bir karşılığı yok. Eğitimde, ekonomide, hukukta, insan haklarında, demokraside ve özgürlüklerde alt sıralarda yer alıyoruz. Kapıkule'den bir Türk veya Müslümanın çıkışına izin yok. Yani bir coğrafyaya hapsedilmiş, rehin tutulan bir gruptan bahsediyorum.

Müslümanlık gibi hayali idealler, insanların öz değerlerini ve güven duygularını onarmalarına yardımcı oluyor. Günümüzde bu yüceliği sorgulayan herkese düşmanca davranmalarının ardında bu kişilerin kendilerini savunma isteği yatıyor. Bu insanlar bu ideallerle öylesine özdeşleşiyorlar ki Türklük veya Müslümanlık adeta bu kişi oluyor. Yani Türklük ve Müslümanlık anlatılarıyla özdeşleşiyorlar ve bu anlatılarla aynı potada eriyorlar. Bu anlatılara yapılan her eleştiri, kişiliklerine yönelik bir saldırı gibi algılanıyor. Bu nedenle çok saldırgan ve zalim olabiliyorlar.

Mesele bir yönüyle Türklük veya Müslümanlık değil; başarısızlığın, hayata yenilmişliğin inkârı… Ayrıca Türklük/Müslümanlık gibi anlatılar devlet tarafından korunup, teşvik ediliyor. Türkçülük veya Müslümanlık bu kişilere bir negatif getiri sağlamıyor; bu anlatılar korunaklı ve dokunulmaz… İşte bu durum, belirli konumlarda belirli avantajlar sunuyor. Masal anlatısı prensler ve prensesler de yaratıyor. Bu kişiler bu masalı korurken aslında kendi konumlarını savunuyorlar. İmam Hatip Lisesi mezunu bir kişinin kimliğinden imam hatibi gölgelerseniz 'özel' olma ve bu 'özel konum'dan saygı görmesi şansı yok. Sosyal medya fenomeni hocalar, bu masallar ve onların dinleyicileri olduğu sürece çok önemlidir.

Önemleri bir beceriden ziyade konumlarından kaynaklanır. Yani ırkçı bir derneğin başkanı veya bir cemaate hoca olmak, bir konum sağlar ve bu konuma bu masal anlatıcıları gelir. Bu masalın bu kadar cazip olmasının ve bu insanların masalı korurken bu konumla ilişkilendirilen narsizmle ilişkili olmasının sebebi budur. Mesele Türklük veya Müslümanlık değil, daha çok narsizm, özel statü ve bu statüden gelen maddi ve manevi avantajlarla ilgilidir. Unutmamız gereken şey: Neoliberal yalanların çöküşünün sonuçlarıdır.

Günümüzde baba otoritesi ve ona özenme karmaşıklaştı. Çünkü eğitim görevi artık anne ve babadan kurumlara (kreş/okul) kaydırıldı. Bu durum kişisel olarak babayla özdeşleşmeyi zorlaştırdı. Ayrıca anne ve babaların anne-babalık rollerinde zorlanmaları da var. Eskiden anne-baba bildikleri tek doğruydu ve kültürde bu genel kabul edilmiş doğrular vardı. Ancak iletişim yaygınlaştıkça her doğrunun sorgulanması normal hale geldi. Bu da insanlarda sürekli içsel çatışma ve yanlış yapma korkusu gibi belirsizlikler yarattı. Kısmi olarak özdeşleştiğiniz anne ve baba güvensiz kişilerse, bu özdeşleşme çocukların güvensizlik duymasına neden olabilir. Bu güvensizlik, doğruların çokluğu ve bu durumun getirdiği kararsızlık, insanları güvenli bir kimlik ve yurt arayışına yöneltiyor. İşte kolektif kimlikler, bir yandan kolektif narsizm (Türk veya Müslüman olmaktan gurur duymak), diğer yandan güvenli kimlikler sunuyorlar.

Oliver Decker'in tezinden hareketle, ideallerle özdeşleşmeyi 'ikincil otorite' olarak tanımlıyor.[13] Birincil özdeşleşmede çocuk yakın çevresiyle (anne-baba) özdeşleşirken, ikincil özdeşleşme bir ideal, ideoloji veya inanç olabilir. İşte bu ikincil özdeşleşme, bir otorite figürü oluşturur…

Günümüzde bazı gruplar ‘iyi insan olabilme’ idealinin yerine şeriatı/davayı yani kutsalı koyarak eylemlerindeki, tutumlarındaki bireysel sorumluluklarından kendilerini muaf tutuyorlar. Bunun bir anlamı da üst-ben’in fazlaca da ideal ben’in insanın kendi dışına lokalize etmesidir. Böylece yapılan zulmü normalleştiriyorlar. Ülke için, milletin ve ülkenin bölünmezliği için, devlet için, Kuran için, kitap için yapılıyor bazı kötülükler. Kutsal için yapılan zulüm zulüm değil bilakis kahramanlık.

Kişi zulmünü bireysel fedakârlık gibi görüyor. Kişi kişiliğinin temel yapısına yani üst-benini dava/ideolojisini koyuyor. Kişilik bunun üzerine inşa ediliyor. İdeolojiye bağlılık ve ölesiye savunma kişinin kişiliğine sahip çıkması anlamına geliyor. Böyle insanlarla konuşurken ikirciklik yaratacak her şeyi reddetmeleri aslına bu ikilemin kendi kişiliğinde bir bölünmeye yol açacağı korkusuyla da ilişkili. İdeolojilerini ideal ben yapanlar ölesiye bu ideolojiyi savunurken aslında kimliklerini savunuyorlar. İyi insan olmak iyi ülkücü/cihatçı olmak demek. Bu yolda yapılan zulümler ve düşmanca tutumlar da iyi insan olmaya sayılıyor ve böylece bu insanlarda yaptıkları zulme dair suç bilinci, pişmanlık, tövbe kültürü oluşmuyor.

Benim de ideallerim, ideolojim var. Söylediklerim benim için de geçerli mi? Psikanalist derslerimde öğrencilerime psikanalizi eleştirerek, eleştirel bakarak bu kimliği edinebileceklerini anlatmaya çalışıyorum. Özeleştiri, eleştirel bakış burada çok önemli. Kişi ideolojisiyle arasına iç bir mesafe koymayı başaramıyorsa o ideoloji o kişi için sorunlu hale gelebiliyor.


Şahap Eraslan kimdir?

1980'de cunta öncesi Almanya'ya gitti. Berlin Teknik Üniversitesi’nde psikoloji bölümünü bitirdi. Daha sonra Humbold Üniversitesi’nde etnoloji okudu. Eş ve aile terapisi, klinik hipnoz eğitimlerini bitirdi. Daha sonra uzun bir eğitim sonrası psikanalist oldu. Uzmanlık alanı kültür psikanalizi ve psikanalitik kültür karşılaştırmaları. Analist/psikoterapist olarak Berlin'de çalışıyor.

KAYNAKÇA

[1] Das Ichiedal, 1987, Suhrkamp Verlag, s. 33.

[2] Richter, H.E. (1972) Eltern, Kind und Neurose, Klett-Cotta.

[3] Die Modernisierung der Seele, 2012, Fischer Verlag.

[4] Idealität als Krankheit, 2016, Psychosozial Verlag, s. 15.

[5] Kindheit und Gesellschaft, 1995, beşinci basım, Klett-cotta Verlag, s. 140-145.

[6] Leo Löwenthal, Falsche Propheten=sahte peygamberler, 2021, Surhkamp Verlag, s. 29

[7] Zur psychischen Verfassung religiös motivierter Selbstmordattentäter, 2005, Psyche, sayı 2, s. 108

[8] Angelika Ebrecht-Laermann, Einzelkämpfer-Wiedergänger des Autoritarismus, 2019, Kitap içinde: Autoritarismus, Psychosozial Verlag, s. 44.

[9] Erikson. s. 24.

[10] A.ge.y. s. 115.

[11] Oliver Decker&Elmar Brähler, Autoritäre Dynamiken, 2016, Kitap içinde: Die enthemmte Mitte, Psychosozial Verlag. 2. Basım, s. 12.

[12] Angelika Ebrecht-Laermann, Einzelkämpfer-Wiedergänger des Autoritarismus, 2019, Kitap içinde: Autoritarismus, Psychosozial Verlag, s. 44

[13] Autoritäre Syndrom- Wiederkehr des Verdrängten, 2021, Jahrbuch der Psychoanalyse, sayı 8, s- 95.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Şahap Eraslan Arşivi