TOKİ evlerine yazılmalı mı?

Birinci katta parmaklık vardı. İkinci katta da parmaklık vardı, üçüncü, dördüncü… on yedinci katta da parmaklık vardı. Hatta ‘alttakilere tırmanılır, üstekilere inilir, daha kolay’ deniyordu Venezuela’da.  ‘Sosyal konutlardı’ bu apartmanlar ve hani banka için yirmi yıl ya da biraz daha fazla çalışma köleliği getiren, bankaların sosyalleşip (!), herkesi faize bağladığı türden de değildi. Nerdeyse bedava girebiliyordun eve. O zamanın devlet başkanı, oligarşiden biraz petrol geliri kırpıp ev yapmıştı halka.

Yüksek yüksek tepelere ev kurmuşlardı ve ‘Oligarşi iktidarda bir avuç zorba’ydı.

Evlere, sadece soymak için de tırmanılmıyordu. Orada yaşayan herkes, mesela 17. Katta oturanlar da tırmanıyordu. Asansörler çok uzun zamandır çalışmıyordu çünkü ve ne bileyim başka her şey öyleydi, kırık-döküktü.

Kiriş kiriş, çürüyordu düzen…

Santioga Şili’de kentin ortasından akan nehrin yanına bir üçlü koltuk koymuşlardı, kolları hani kalın kalın, üç-beş kol sığar aslında, zengin göstersin diye hani, gerdan gibi aşağı sarkan kenarları. Çok vardı bu koltuklardan nehir kenarında, bazıları ikili ve tekli tabii ki ama hepsinin yanında her orta sınıfın rüyası büfeler oluyordu ve içinde muhtemel taşınırken çatlamış vitrin camlarının arkasında bir kahve takımı. Nehir, pardon kanalizasyon, bu büfelerin koltukların ve onlara oturmuş eski ev sahiplerinin, ayaklarının dibinden akarak ilerliyordu. Çok romantik sayılabilirdi eğer burnunuz kokuya alışırsa; bazı büfelerde, boynu bükük mumlarıyla, üstüne mum damlamış şamdanları vardı mesela. Koltukların hemen arkalarında, artık orada yaşadıkları barakaları vardı. Onların üstüne pankartlar asılmıştı. ’12 yıl parasını ödediğimiz evden atıldık’ yazıyordu birinde.

O koltuklarda oturup, kahve içerken konuşuyorduk bir kadınla, ‘Önce bankadaki işimden attılar, sonra o bankaya kredi borcumu ödeyemediğim diye evimden’ diyordu…

Yine de bu pankartlar yararlıydı aslında, pencerelerden gelen rüzgarı kesiyordu, biraz…

Bazen bizi de ikna ediyorlar ama Tom amcanın kulübesi öyküsü bu. ‘Ev alın Kira öder gibi, ödeyin’ Ne güzel! Yatırın hayatınızın 20 yılını, müteahhitlere, bankalara filan.

 Ve sonra, öldüğünüzde, eğer size soruyorlarsa, ‘Bu dünyada ne yaptın?’ diye. ‘Ev aldım onu ödedim' dersiniz…

Alın size hayatın anlamı, iki oda artı bir….

 Bukovski anlatıyordu; ‘Benim babamın çok müthiş bir planı vardı. Bütün ömür boyu çalışacak, bir ev alıp bana bırakacak, ben de bütün ömür çalışıp, çocuğuma iki ev bırakacaktım.’…

Halbuki sorumuz çok basit; Kutsal vatan toprakları için ölünebiliyorsa meğer, neden bu toprakları bize satmaya kalkıyorsunuz?

Ve bir evlek gecekondu yeri bile mi bize çok ?   

Önceki ve Sonraki Yazılar