Sanırım benim kadar Recep Tayyip Erdoğan ile empati kurup da yaptıklarını anlamaya çalışan ve ona göre bişeyler yazmaya yada söylemeye çalışan birisi yoktur diye düşünüyorum. Bunu megalomanlığımdan söylemiyorum, Erdoğan’la empati kurmanın çok zor olduğunu bildiğim için söylüyorum, çünkü sonuçta yaptıklarının binde birini bile yapamayacak birisi olarak bu gerçekten sadece zor değil, acıtıcı da.

Sadece Erdoğan da değil esasında, kimileyin Süleyman Soylu ile, kimileyin Ergenekon için de aynı şeyleri yapıyorum ve sonuçta programlarda da artık gördüğünüz gibi sedef hastalığım azdı ve yüzüm kıpkırmızı olmaya başladı, çünkü sinir dayanmıyor.

Bunları yaparken şu kanıya vardım, insan yada bir sistem yenilirken çok ciddi saçmalama potansiyeline de sahip ve bunun zekayla ilgisi yok, sanırım inisiyatif dışında yapılıyor ve bu yapılırken, iktidar olarak yanyana sandıklarımız birbirlerine kızıyor ve nefret noktasına gelebiliyorlar.

Kaç gündür PKK tarafından esir alınan 13 kişinin öldürülmesini konuşuyoruz. Erdoğan da, Hulusi Akar da, Süleyman Soylu da kendilerini aklamak için ellerinden geleni yapıyorken sabah haberlere bir de bakıyoruz ki, biri kadın, ikisi erkek 3 genç kaçırılıyor. Tam da bütün devlet elele verip “Bizim askerimizi ve polisimizi kaçırdılar ve öldürdüler” diye propaganda yaparken ve halkların bir kısmını ikna ederken neden olay soğumadan 3 genci kaçırdılar ve sosyal medya çok ciddi tepki gösterince hemen serbest bıraktılar, anlamak zor.

Ancak geçmişe baktığımızda, bu işin çok da zor olmadığını görüyoruz. 90’larda yaşanan 17 bin faili meçhul cinayetleri, köylerin yakılmasını ve boşaltılmasını bilmeyen yok. Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olan Tansu Çiller bunu kendi siyasi çizgisi olarak mı yaptı, yoksa direkt derin devletin emrine mi girdi, bunu asla bilemeyeceğiz ama ben Tansu Çiller’in bu siyaseti güdecek güç ve zekaya sahip olduğuna hiç inanmadım. O yüzden o döneme dair bikaç açıklamayı vermek istiyorum, belki o zaman neden 13 kişinin öldürülmesinden hemen sonra böyle bir eylem yaptı sığ derin devlet, daha iyi anlayabiliriz;

Dönemin genelkurmay başkanı Doğan Güreş: “Sıkıyönetim niye ilan etmiyorlar? Ben biliyorum niye ilan etmediklerini! Sıkıyönetim ilan ederiz, sonra darbe yaparlar mı, diye düşünüyorlar. Hissediyorum. Yoksa ben onların tepesine biner ya sıkıyönetim ilan edin ya da ben birliklerimin başında kumandayı ele alıyorum, derdim. Ama her istediğimi yapabilecek bir ortam veriyorlardı bana. Fiilen dolduruyordum. Sanki sıkıyönetim varmış gibi fiilen dolduruyorduk. Öyle çalışıyorduk. Durum onu gerektiriyordu (…) Demirel de memnundu. Valilerin hiçbiri bana bir şey demiyordu. Yetki sende değil, demiyordu. Hepsi ne dersem yapıyorlardı.

Mete Yarar: “90'ların sorunu vicdan sorunudur. Orada görev yapmış bütün asker ve polis için aynı şeyi söyleyemem. En ufak bir endişem yok. Ama herkesin hesabını ben veremem. Kimseyi aklayamam, karalayamam da. Bir kurum adına konuşma yetkim de yok. Bu devlet bu silah kuvvetler kendi içinde yanlış yapan kimseyi hukukun karşısında korumadı. Önüne zırh koymadı. Her ülkenin gri alanı vardır. O günlerin en büyük sıkıntısı şu, normalde bir ülkenin gri alanı yüzde beşi, yüzde altıyı geçmez. O zaman ülkenin neredeyse yüzde 80'i gri alandı. O bölgede yaşananların yüzde 80'i gri alandı. Onu oluşturanları engelleyemediğiniz müddetçe yapacağınız hiçbir şey yok.

Metin Gürcan: “En büyük faili meçhul mezarlığı nerede derseniz, birincisi Şırnak, Cizre ve özellikle Kasrik boğazının civarına bakın derim. İkincisi Kandil'in civarına bakın derim. Bu da çok önemli. Devletin elinde illegal yapılar varsa bile, ki olduğuna dair kuvvetli emareler var sahada, demek ki devlet bunu paralel bir mücadele olarak yürütmüş. Belki bu da bir başarısı devletin. Sahadaki askeri mücadeleyle bunu karıştırmamak lazım. Ama tabii geçmişiyle de yüzleşmesi lazım.

İsmet Sezgin (91-93 İçişleri Bakanı): “Eğer bir ülkede bütünüyle demokrasiyi geliştirememişseniz, parlamenter bir demokratik rejim yaratılmamışsa ve ülkede gelir dağılımı bozuk ise, işsizlik, yolsuzluk, eğitimsizlik varsa, bir de bunun üzerine eklenen yılların ötesinden gelen bir takım hataların meydana getirdiği yanlışlar varsa bunlar zaman içerisinde kabarıyor. 1994 senesinden itibaren birtakım olaylar meydana geldi. 1994 senesinden evvel de olaylar meydana geldi. Birtakım ölümler, öldürmeler oldu. Ve hapis etmeler oldu. Bir nevi bir mücadele oldu. Bugün adlandırıldığı şekilde, bazı vatandaşlarımız öldürüldü. Ve bir mücadele veriyorduk. Bu mücadelede değişik yöntemler de kullanıldı. Benim inancıma göre Türkiye o dönemde, o söylediğim dönemde Çiller hükümetinin kurulduğu zamanda işi daha önemle ele almak istedi. Polisi, jandarmayı daha ziyade dahil etmek istedi. Dışarıdan birtakım kimseleri de görevlendirdi. Yani devlet, kendi görevlerini, devlet görevlisi olmayan birtakım kişilere yaptırmak istedi. Şu mesela, Ahmet bey var, o işleri iyi organize ediyor, ondan istifade edelim. Tıpkı 12 Eylül askeri idaresinin Ermenilere karşı mücadelede yurtdışında yaptırdığı mücadele gibi. Ben şahsen devlet görevlisi olmayan kişilerin devlet görevini bu şekilde yapmasının doğru olduğuna inanmıyorum. Sen başta söyledin ne yaptıklarını. Devletin yapması gereken istihbaratı onlar yaptı bir yerde. Bir yerde de gerekli kişileri kışkırttı. Bir yerde de gerekli kişileri ortadan kaldırmanın yollarını aradı. Bir kısmı da birbirini tahrik eder duruma geldi. O dönemde de Diyarbakır’da bir ikinci grup türedi. PKK’nın karşısında. Onlar da daha ziyade dinsel bir gruptu. Onlar da daimi olarak PKK ile mücadele içerisindeydi. Bakıyorduk, adamı nasıl öldürdüklerine. Şimdi Hüda-Par (Hizbullah) var ya ona yakın. Devlet onlara da göz yumdu. Bir yerde bunları devlet olma mecburiyetinden, halkın bu konu nedeniyle büyük derecede sıkıntıya düştüğünden, bunu ortadan kaldırılmasını istediğinden kaynaklandı. Bu iyi niyetle yapılmıştır. Ama benim devlet anlayışımda, ben olsam bunu düşünmezdim.

Yazı uzamasın diye o dönemin içişleri bakanları olan Mehmet Ağar ve Meral Akşener’in söylediklerini de yazmayacağım artık ama Ağar’ın Uğur Mumcu’nun katlinden sonra “Bir tuğla çekersek duvar yıkılır. Çekemem, yapamam. Bunu yapmaya kimsenin gücü yetmez” dediğini biliyoruz.

17 bin kişi kaçırıldı, yakıldı ve infaz edildi, aileleri, Kürtler ve devrimciler hariç kimse ses çıkarmadığı gibi sevinenler bile oldu. Umarım insanlık bundan sonra daha dikkatli olur.