Soru ezeli. Geçenlerde bu konuda bir nükteye denk geldim: “Lirayla olmaz, dolarla, avroyla olur” gibi bir şeydi. Çok da yanlış değildi de korkarım. Bunun üzerine “memlekete popülizm gelecekse, onu da ben getiririm” şiarıyla klavyenin başına oturup, kitlelere (!) seslenmeye karar verdim. Sıkıntılı okur için özetle diyeceğim, “olur ama bir yere kadar, o yere kadar gelmek için de önce refah düzeyinin tüm nüfusu kapsayıcı ve belirgin biçimde yükselmesi gerekir -gibi geliyor bana, yoksa şüphen mi var?”

Belki soruya kestirme ve doğru yanıtı Bekir Ağırdır veriyor: “Değişim talebi de yalnızca işsizliğe ve hayat pahalılığına çözümden ibaret değil. Aksine her birey meselenin ne olduğunu biliyor ve büyük değişimi bekliyor. Her birey ekonomik reformları da siyasi reformları da eğitimin, yargının, sağlık sisteminin de yenilenmesini istiyor.” Üç bakımdan çözümleme denenebilir: “Beklemek” ve “istemek”, sözü edilen “değişim” için yeterli midir? Değişimin “büyüğü”, “dönüşüm” anlamına da gelir mi? Ne olursa olsun, sıralama böyle ve zorunlu değil mi: Önce “işsizlik ve hayat pahalılığı”, sonra “büyük değişim.” 

Nitekim Seda Demiralp da, belki aynı meselenin bir başka veçhesi hakkında stratejik önemde bir saptamada bulunuyor: “Yolsuzluk skandalları, ekonomik krizler ve benzeri yıpranmalarla 20 yılın sonunda iktidar değişimi ihtimali yükseliyor. Fakat eğer bu sürede iktidar değişikliği gerçekleşmezse, değişim ihtimali 20 yıldan sonra hızla düşmeye başlıyor. Bundan sonra bu ihtimal ancak bir 15 sene daha sonra, yani iktidarın 35. senesinden sonra, ‘tek adam’ siyasete devam edemeyecek yaşa geldiğinde, tekrar yükselmeye başlıyor. Bu sebeple iktidar değişimi için iktidarın 20 yıl eşiğini aşmaması son derece kritik.”

Tüm bunlara bir de aşağıdaki tabloyu eklersek, akıllara “ayran-tahtırevan” Anadolu irfanı incisini getirmemek olanaksız. Küresel olarak işsizlik ve enflasyonda denklerinden de, denklerini bırakalım Venezuela ve Ukrayna gibi ülkelerden dahi pozitif (!) ayrışan Türkiye, aynı zamanda sığınmacı ev sahipliğinde de rekoru elinde tutuyor. Böylece artık bir yıldan kısa zaman kalan gelecek seçimin iki başat kampanya konusu belirginleşiyor: Hayat pahalılığı/alım gücü ve düzensiz göç/sığınmacılar. Madem ringdeki rakibin kolları da boyu da sizden uzun, siz de yakına girip karaciğere çalışacaksınız ve geri çekilip, rakibin çevresinde dans ederek onu yoracaksınız. 

Hani “ne yapsan boş, göklerden gelen bir karar vardır” ya, elde yok avuçta yoksa ve dünyaya baktığın yerden olanı biteni kavramıyor, kavrasan da içeride işine sürekli “iyi sıhhatte olsunlar” karışıyor ve zorunlu belki acıtıcı adımları atamıyorsan, başına gelecekler yine belli. İyi olasılıkla bulunduğun merada otlamaya, kötü olasılıkla küme düşmeye devam edeceksin. “Batı ve Rusya askerlik sanatında kullanılan teknolojide ileri gittikleri için”, “Almanya yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık”, “ne zaman belimizi doğrultsak emperyalizm tepemize biner” vb. zevzekliklerle bir ömür daha tüketir, bir nesil daha harcarsın. “Laikliğini uygulamasam da demokrasisini alsam”, “demokrasi olsam ama ben ‘terörö’ deyince herkes hazrola geçse” diye hayıflanır durursun.     

Bugün de işte ay o günler, o günler gibi kasamız tamtakır ve üzerimize gittikçe ivmelenerek bodoslama gelen, pandemi ve Ukrayna’nın işgali (enerji ve gıda) kaynaklı küresel ekonomik krizi ellerimiz böğrümüzde öylece mezbaha kuyruğunda bıçağa bakar gibi bekliyoruz. İki yüzyıl önce II. Mahmut’un, yüzyıl önce Atatürk’ün ayak bileklerindeki güllenin aşağı yukarı aynı olduğunu bundan iddia etmiştim. Yahut bir başka sefer, kabaca birbirleriyle çağcıl Meiji’nin orada, II. Abdülhamit’in burada neler yaptıklarına, nasıl ayrıştıklarına bundan dikkat çekmeye çalışmıştım.   

Kuşkusuz çok daha akademik ve derinlikli bir yanıtı, bürokratik vesayet ve devletçilik ile güncel kamuculuk arasındaki ayrımı ufuk açıcı biçimde incelediği yazısında, Öner Günçavdı veriyor: “Ülkemizde çok uzun yıllar hâkim kılınan 'devletçilik' anlayışı, temelinde bireyi dışlayan ve piyasaya karşı devletin ekonomideki ağırlığını yüksek tutmayı, aslında bireyi ve yurttaşlık haklarını dışlayarak devlet için beka arayışının bir parçasıdır.” Okurken benim gözümde MGK toplantı salonunun ortasında duran çiçeklerle bezeli sanduka canlanmıştı. Mevta boylu boyunca uzanmış yatıyor, cenazeyi kaldırmak için bekleşiyoruz. 

Bekir Ağırdır yine yukarıda alıntıladığım yazısında “Her tıkanmayı atlattığımızı sandığımız dönemlerin, sonuçların tortusu bu. Her yeni tıkanma öncekinden daha büyük olumsuz sonuçlar üretiyor.” diyor. O “tortu”, yöneticilerimizin söylemine de “tarihin ekmeğini yemek” (“rente historique”) olarak yansıyor. Beka öcüsü, oradan çıkıyor ve yakamızı hiç bırakmıyor. İmparatorluk bakiyesi “kutsal emanetler” Kürt sorunu, Ermeni soykırımı, Kıbrıs ve Ege, Batı’yla ikircikli ilişkiler tam hevesle sofraya oturacakken, temcit pilavı gibi ısıtılıp masaya sürülüyor, iştahımızı kapatıyor, hevesimizi kaçırıyor.   

Üstelik plana, tasarıma da (Kamu İhale Yasası?) bağlı kalamamışız, kalamıyoruz bir türlü. “Her şeyin içinde olanaklı bir bütünlüğün belirtisi bulunur” buyurmuşlar Ortega y Gasset büyüğümüz. Örnekse Ankara’nın dönemin Alman kent planlanmacılarının elinden çıkma kimi bölümlerinde dolaşır, I. Ulusal Mimarlık Akımı’nın yolundan giden kimi üstadların elinden çıkma bazı yapılarına bakarken de; Kadıköy’ün iki yanı ağaçlı kimi cadde ve sokaklarında yürür, Yoğurtçu Parkı, Süreyya Operası gibi “girişimlere/yatırımlara” bakarken de bu gerçeği duyumsarsınız. Ama özlü sözdeki gibi, ancak “belirtisini” görebilirsiniz, o da gönül gözünüz açıksa. 

Devletin iki yüzyıllık durumu bundan çok farklı değil. “Leyleğin geciken adımı” misali, mütereddit, yarım yamalak ve zoraki atılmış kısa, ağır aksak adımlarla gecikerek varabildiğimiz perondan kalkan trene hep bakakalmışız. Kamu maliyesinde, devletin kurumlarında, güdük demokratikleşme, yerinden yönetim denemelerinde hep eksik kalmış, yaptığımızı sonra bozmuşuz. Gelecek seçimden sonra bu ihmal ettiğimiz ödevler önümüze gelecek. Gelecek de avuçlarımıza tükürüp “bismillah” demeden önce, öncelikle, ağızdan dolma (“front-loaded”) sosyal devlet veya doğrudan Latin Amerika çağrışımlı popülist önlemlerle açlığa, kıtlığa, güvencesizliğe mahkûm edilmiş geniş halk kitlelerine hiç yoktan biraz nefes aldırmak da gerekecek. 

İnsan gibi yaşayacaksak o gerçek ve topyekûn dönüşüme nihayet girişmemiz kaçınılmaz. Özcesi, mahut reçetenin “acı” olmayanını yeğlemek seçeneği bulunmasa da, kolaya kaçmak mümkün gözükmese de, bize ABD’nin “swing’li 50’leri”, Fransa’nın “şanlı otuz yılı”, Japonya’nın “mucizesi” vs. gibi bir dönem gerek. Ötesi, o dönemin hemen ilk seçimden sonra başlaması ve artık Rabbim nasip kısmet ettiyse cumhuriyetin demokrasiyle de taçlanacağı ikinci yüzyılına böyle bir başlangıç yapmamız da gerek. AKP’nin ilk yılları o “olanaklı bütünlüğün belirtisini” barındırıyor muydu, hiç barındırmış mıydı, keza boyumu aşacak ayrı bir akademik tartışma ve o bugüne değil yarınlara ait bence. Ancak o dönüşüm sırasında dış politika ve ulusal güvenlik meselelerinde yersiz iddialardan kaçınmak, belâ aramamak temel siyasi talimat olmalı. Zira “liyakat” diye yüceltilenin de içinde “takozun belirtisi” bulunur.