bilenler vardır, kuzey amerika ve avrupa’da ikinci dalga feminist hareketin oluşmasında kadınların, 1968 yılıyla anılan sol hareketler içinde yaşadıklarına duydukları tepkinin büyük rolü var. bununla ilgili simgeleşen şey, toplantılarda kahveyi hep kadınların yapması. ikinci dalganın feministleri bu cinsiyetçi ve acımasız işbölümü başta olmak üzere birçok şeyi eleştirdi, bunlara karşı mücadele verirken solu da şekillendirdi. 

benzer tartışmalar, türkiye’de de ikinci dalga feministlerle sol arasında yaşandı. kadın kurtuluş hareketi, sol içinde kadınların sayısının artmasında, yönetim kademelerinde yer almalarında ve daha başka birçok şeyde etkili oldu. bu anlamda feministlerin sola önemli katkıları olduğunu kabul etmeyecek olan azdır. bu, kadınların sadece kendilerini ifade etmeleriyle değil aynı zamanda sol hareketler içinde güvenle var olabilmelerini sağlayarak oldu. yani kadınlara yönelik şiddetin tanınması, buna karşı durulmasıyla. 

erkeklerin egemenliği insanlık ve hukuk açısından baktığınızda açıkça suç olan bir sürü eylemi olağan, meşru ve kabul edilebilir hale getiriyor. bunların bir kısmı, en azından söylem düzeyinde hukuk açısından da suç ve cinsel taciz bunlardan biri. 

bu, erkeklerin erkek olmaktan kaynaklanan egemenliklerine dayanarak işledikleri bir suç. yaptıklarının yanlarına kalmasına genellikle erkek olmaları yetiyor ama başka egemenlikleri, ayrıcalıkları varsa bu daha da kolaylaşıyor. (erkeklerin başka erkeklere de cinsel saldırıda bulunabildiğini hatırlatayım.)

bu ve benzer suçlarda neden kadınların beyanı esas alınıyor? kadının beyanının esas sayılması, belki derdini tam anlatamayan bir ifade ama bundan kasıt bir kadının (veya bir çocuğun) kendisine karşı herhangi bir cinsel saldırı olduğuna dair açıklamasının, başlı başına delil sayılması, buna dayanarak soruşturma açılması ve başka davalardan farklı olarak suçlananın masumiyetini ispat etmek zorunda olması. bunun temelde iki sebebi var. her şeyden önce bu suç neredeyse her zaman başka kimsenin olmadığı durumlarda işlenir. ayrıca bir kadın, cinsel bir saldırıya uğradığını açıkladığında, bu durumun onun değerini zedelediğini, yaşananın onun suçu olduğunu dayatan çeşitli toplumsal mekanizmalar var yani bu beyanla kendisini de “suçlar” ve bu kolay değil. bu ilke, örneğin bir erkek bir kadına tecavüz ettiği iddia edildiği sırada başka bir yerde olduğunu kanıtlayabiliyorsa da suçlu sayılacağı anlamına gelmiyor. 

her suçlu, kendisine iftira atıldığını iddia ediyor. toplumun ırk, sınıf vb. sebeplerle “aşağıda” saydığı kesimlerden erkeklerin cinsel suçlara daha meyyal olduğu yönünde ayrımcı bir önyargı var, abd’de siyah hareket bununla mücadele etmek zorunda kaldı (daha önce de bahsettiğim, harper lee’nin ünlü romanı bülbülü öldürmek’i tekrar hatırlatayım) türkiye’de de kürt erkeklerine yönelik böyle bir yargının dillendirildiğine şahit oldum. hiçbir gerçekliği olmayan bu önyargının sebebi ayrımcılık. ama bu sadece bir önyargı, somut bir iftiraya dönüşmüyor. her ulustan, ırktan erkekler cinsel suçlar işliyor ama toplumsal olarak güçlü bir erkeği teşhir etmek hep daha zor ve esas “olağan şüpheli” onlar! 

tacize eğilimli erkekler de zaten, ses çıkarmakta, itiraz etmekte, kendilerini teşhir etmekte zorlanacağını düşündükleri, güçsüz saydıkları kadınları tercih ediyor. tacizin genellikle genç kadınlara yönelmesinin sebebi sadece onların daha çekici olması değil, aynı zamanda güçsüz olduklarının varsayılması. 

yazının bundan sonrasını sadece bir feminist değil, bu ülkede ve dünyanın her yerinde, devrimci yapıların gerçekleştireceği bir devrimin, sol hareketlerin sağlayacağı toplumsal dönüşümlerin insanlığın önündeki en önemli çarelerden biri olduğuna inanan bir komünist olarak yazıyorum ve öncelikle şunu hatırlatmak istiyorum: cinsel tacizi tanımlamak, birçok durumda teşhir etmek, mücadele yöntemleri önermek feministlerin işi oldu. bu mücadele –mahkemelerden disiplin kurullarına- karma yapılara başvurmayı da içerir ancak kadınların vereceği bir mücadele çünkü taciz erkek şiddetinin bir biçimi. ama cinsel taciz karşısında kararlı olmak için feminist olmaya gerek yok. 

hepimiz bu toplum içinde yetişmiş, bu toplumun şekillendirdiği insanlarız. ama cinsel taciz bildiğimiz bütün hukuklarda suç ve toplumun işleyişi dahi hepimizin her suçu işlemesini gerektirmiyor!

cinsel tacizi, söylem düzeyinde kınamak ve karşı çıkmak yeterli değil. bu mesele, “onlar da hep zaten biraz şey…” diye başlayan cümlelerin, sol içi rekabetin de konusu olmamalı. çünkü biliyoruz,  “muhafazakâr” yapılarda da, “özgürlükçü” yapılarda cinsel taciz yaşanıyor. ve hiç tanımadığımız, belki düşman saydığımız bir partinin seçmeni olan tacizcilerle mücadele etmek yetmiyor. yanı başımızdakiler bir de üstüne bizi çürütüyor. 

bir sol örgüt, kadınlar için bu açıdan, başka hiçbir ortamla kıyaslanmayacak kadar güvenli olmak zorunda. sadece kadınlar dünyanın yarısını oluşturduğu, yaşadığımız yüzyılda bütün toplumsal hareketlerin ön saflarında oldukları ve onların yer almadığı bir hareketin gerçek bir hareket olma şansı bulunmadığı için değil. 

kitlesel bir sınıf hareketinin içinde kadınları taciz etmeye niyetli, eşcinselleri küçümsemeye yatkın, transları aşağılamakta ısrarlı, kürtlerden nefret etmesi gerektiğine inanan insanlar olacak. çünkü emekçi sınıflar böyle insanlardan oluşuyor. ama bu insanlar harekete geldikleri gibi kalacaklarsa o hareketin parçası değil, o hareketi taşıyan tekerlekler olurlar ancak. 

her insanın insanca zaafları, zayıflıkları var ama ısrarla tekrar edeceğim, cinsel taciz bir zaaf değil bir suç. ve bir sol örgütün ön saflarında bulunanların, ayrıcalıklı değil örnek olmalarını beklemek hakkımız. oysa sol örgütlerde de erkeklerin ayrıcalıklarının, tacizin üstünü örtmeye yaradığını, defalarca gördük, duyduk. 

tacize uğrayan bu kadınlar devletin hukukuna başvurmama sorumluluğunu gösteriyor, onlara karşı da sorumluluk duyulması gerekmez mi?

cinsel taciz vakaları örgüt bürokrasilerinin dişlileri arasında öğütülüp yok edilebilir, ajitatif söylemle boğulabilir, kadınların kendilerini emniyette hissetmediği ortamlar, zamanla onları uzaklaştırsa da bu göz ardı edilebilir. ama bunlar gizli kalmaz, bilinir, hissedilir. bir düşünün, bir halk, halklar, kızlarını ve oğullarını bu yapılara emanet eder mi?

bütün bunları dikkate almadan, örgüt, hareket, parti, gelenek olmak mümkün, tabii. belki bununla yetinenler de var ama bize yetmiyor, biz devrimi de istiyoruz!