didem arslan’ın, hdp’lilerin ekrana çıkartılmaması makul bir şeymiş gibi konuşması hepimizin sinirini oynattı. anlayabildiğim kadarıyla, iktidardan herhangi bir baskı olmadan, şirket olarak kendi iradeleriyle hareket ettiklerini söylemeye çalışmış ki bu daha da fena! objektif haberciliğin kamu kurumlarına mahsus olduğunu sanması medyanın geldiği nokta açısından önemli bir gösterge. oysa mesleki ilkeler her kurum için geçerli, hdp milyonlarca seçmeni temsil ediyor ve gazetecilik ilkeleri gereği tabii ki –özellikle de kendisinin mevzu bahis olduğu- tartışma programlarında temsilcilerinin yer alması gerekir. kaldı ki, gazeteci, mafya elemanından başbakana, hırsızdan ressama kadar herkesle görüşebilir, röportaj yapabilir. 

ama kimse gazetecilik ilkelerine bakarak karar vermiyor, nesnellik, bütün tarafları dinlemek falan, ne medya izleyenlerin ne de medya mensuplarının gündeminde. iktidarın işine gelmeyen şeyleri haberleştiren, yazanlar gözaltına falan alınmasın, ona da razı hale geldik. 

medyaya baskı sanırım bir tek 12 eylül döneminde, bugünlerle kıyaslanır düzeydeydi. ama sansürün sadece iktidardan geldiği doğru değil. çok uzun zamandır, reklamverenler de önemli bir baskı unsuru. bazı şirketlerle ilgili olumsuz hiçbir haber medyada yer bulamaz çünkü bunlar reklamlarıyla medyayı ayakta tutuyor. medya patronlarının, medya dışında işlerinin olması, bazen zarar bile etseler, çeşitli yönlendirmeler için medya alanında kalmaları da etkili. 

okur ve izleyici de buna ayak uydurdu, kimse duymak istemediği bir şeyi dillendirenlere kulak vermek istemiyor, bunun iktidarın ne kadar işine geldiğini söylemeye bile gerek yok. muhalif medyanın izleyicisi ve okuru da bundan azade değil. üstelik, anaakım medyanın, muhaliflerin eylemlerine, sözlerine yer vermemesi, muhalif gazeteciliğin bunları aktarmakla sınırlı görülmesi gibi olumsuz bir sonuç doğurdu. örneğin cumartesi anneleri’nin eylemlerini, hdp’nin basın açıklamalarını ve hak ihlallerini takip etmeyi meslekleri açısından yeterli gören çok gazeteci var, maalesef. oysa türkiye muhalif bir gazeteci için adeta ve yine maalesef, bulunmaz fırsatlarla dolu! 

bu noktada yazılı medyayla ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. gerçek bir günlük gazetede, siyaset, magazin, suç haberleri, sanat, -başta futbol olmak üzere- spor, hatta ölüm ilanları olur. gazeteyi eline alan bir insanın amacı tuttuğu futbol takımının durumunu öğrenmekse bile, klasik müzik konserlerinin haberi gözüne çarpabilir. bu, okuru zenginleştiren bir şeydi ve internete geçerken, ortadan kalktı. artık siyaset için başka, spor için başka, diziler için başka, müzik için başka mecraları takip etmemiz gerekiyor. gündelik gazetenin, hayatın farklı veçhelerini ortalama okura sunması, bu çeşitlilik, okuru ilgi alanlarıyla sınırlı bir insan olmaktan bir nebze de olsa alıkoyuyordu. bunu büyük ölçüde kaybettik. muhalif medya da ancak siyasi bir sözü olan oyuncuları, müzisyenleri röportaj yapmaya değer görüyor. 

peki, bu kadar çok muhalif internet sitesine ihtiyacımız var mı? özellikle de birçoğunun aynı haberleri, bazen kelimeleri bile değiştirmeden yaptığını göz önüne alırsak… 

bu çokluğun çeşitli sebepleri var, bunların başında türkiye’de solun bölünmüşlüğü ve yayın üzerinden örgütlenme geleneği geliyor. tabii ki herkesin yayın yapma hakkı var ve tabii ki bunun herhangi bir mahsuru yok. ancak bu kadar “yayını” yaşatacak okur ve kaynak var mı?

okurun yaşatması derken ekonomik bir şeyden söz etmiyorum ama sosyal medyada takipçi sayısı on binin epeyce altında olan yayınlar var. bu, çok önemsiz bir gösterge değil bence. 

işin ekonomik boyutu da önemli. 

hatırlayanlar vardır, 1990’lı yıllarda örtülü kadınlar ekranda asla görülmezdi. medyada çalışabildikleri yerler tek elin parmaklarını bile bulmazdı. ve o mecraları yöneten din kardeşleri onlara örtünmeyen kadın meslektaşlarından dahi az ücret verirdi çünkü başka bir yerde çalışamayacaklarını bilirlerdi. 

bugünün işsizlik koşullarında bu, muhalif gazeteciler için geçerli. ellerindeki işi kaybettiklerinde ya da bulabildikleri işin çalışma koşullarına itiraz ettiklerinde başka bir yerde çalışma imkânları neredeyse yok. ama biliyorum, muhalif basının imkânları da sınırlı. 

kendi basın deneyimim, çalışmasam asla okumayacağım mecralarda ücretli çalışmaktan, çok benimsediğim bir mecrada ücretli çalışmaya, bir yayına hiçbir ücret almadan, ufak da olsa katkı vermekten, bazen cebinden para harcayarak yayın çıkarmaya kadar uzanıyor. 

her durumun farklı dinamikleri ve farklı kurallarının olması gerektiğini düşünüyorum. bazen kolektif siyasal bir faaliyetin parçası olarak bir mecraya emek vermek mümkün. ama bunu bir çalışma rejimi olarak mutlaklaştırmak mümkün değil. 

ancak bir medya kurumunun kurumsallaşması illa medya tekeli haline geleceği, bir medya tekeli gibi çalışacağı anlamına gelmiyor. çünkü bir mecranın muhalifliği sadece ürettiği içerikle ilgili bir mesele olmamalı. 

ücret adaleti, sosyal haklar bunun önemli bir parçası tabii ama tamamı değil. kadınların ve lgbti’lerin güvenle çalışabileceği bir ortam da önemli örneğin.

gündelik içerik üretilen bir yerde, bunun gerektirdiği çabuklukta, bütün kararların kolektif alınmasının mümkün olmadığını biliyorum. ama karar mekanizmalarını bir hiyerarşi şeklinde değil de bir işbölümü olarak inşa etmek mümkün. zaten mesleki kıdem, her şeyden daha fazla, yeni meslektaşlar yetiştirmek, onlara, her durumda doğru karar verebilecekleri mesleki donanım sağlamak sorumluluğu anlamına geliyor. 

mesleki ilkeler anaakım da dahil olmak üzere, hatta anaakım başta olmak üzere her mecra için bağlayıcı ama bugünün koşulları bunları yaşatma sorumluluğunu da muhalif medyaya, bizlere yüklüyor. o yüzden kendini muhalif olarak tanımlayan bir mecra, bugünün anaakımına benzer yayıncılık yapamaz, zaten yaptığında okur ya da izleyenler mutlaka uyarıyor. ama muhalif bir mecranın, örneğin yazıişleri masası da anaakımınkine benzememeli. bugünlerde gazeteci örgütleri, enerjilerinin ve kaynaklarının neredeyse tamamını gazetecilere yönelik baskılara karşı kullanmak zorunda kalıyor. ama bir emekçi olarak gazetecinin refahı ve huzuru da bu örgütlerin sorumluluğunda ve baskılara karşı bizi yalnız bırakmayan okurun, izleyicinin bunu için de yanımızda olacağını umuyoruz.