iktidarın iki ortağının öncelikleri farklı. mhp siyasi ajandasına bağlı: yani milliyetçilik adını verdiği kürt düşmanlığı, sol düşmanlığı, kadın düşmanlığı (mhp’nin dilinde kadın ve kadın olmakla ilgili her şey aşağılanır) her türden eşitlikçi özgürlükçü düşünceye karşı, yerin altında, üstünde çalışan, yasal olan, olmayan farklı güçlerle işbirliği. akp ise artık esas olarak iktidarda kalmayı hedefliyor. bu ara olup biten her şeyi bunun üzerinden anlamak doğru olur diye düşünüyorum.

bahçemiz talan edilirken bizden kuşlara bakmamız isteniyor. aşılama işlemi durdu ama yeni anayasayı konuşmamız bekleniyor. yoksulluktan intihar edenler var, insan hakları eylem planı anlatılıyor. ve en çok da terör!

dep’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasının yıldönümünü idrak ediyoruz. önce fezlekeler, ardından devlet bahçeli ve akp grup başkan vekili cahit özkan’ın hdp’nin kapatılması gerektiğine ilişkin sözleri ve tabii olağanlaştırılmak istenen baskınlar, tutuklamalar… ister istemez tarihin, ilki trajedi ikincisi komedi olan tekrar ettiğine dair o malum sözü getirdi akıllara. ama dep’li milletvekillerinin 1994 yılında zorla meclisten çıkartılıp tutuklanmalarını ve yıllarca hapiste kalmalarını değil sadece. bu rezaletin hatırlatıldığı, o kadar çok parti kapatma girişimi oldu ki. iktidarın bunca başarısızlığa rağmen neden hâlâ iktidarda olduğunu açıklamak için düşmana ihtiyacı var. ama hdp’nin cumhur ittifakı için anahtar rolü de bu saldırılarda belirleyici.

dep, kürt özgürlük hareketinin tarihindeki duraklardan biri. öncesinde, 1990 yılında kurulan hep var. konuyla en ilgili olanlar bile, google’a başvurmadan bütün partileri hatırlamakta güçlük çekebilir. bu partiler, şimdi -mhp için -düşürülmesi konuşulan yüzde 10 barajına takıldılar, bağımsız adaylarla seçimlere ve meclis’e girdiler. ama isimlerle birlikte güç de değişti, büyüdü. bugün hdp meclis’in üçüncü partisi.

hdp bu gelenek içinde önemli bir eşik. sadece gücünden dolayı değil, o gücün bileşimi açısından. daha önceki partiler de kürt olmayanların oylarına talip oldu, kürt olmasa da kurtuluşunu kürtlerle ortak görenlerin, barıştan yana olanların oyunu aldı. hdp’yi meclis’e taşıyan gücün büyük kısmı yine kürt oylarıydı ama siyaset arenasında umudunu hdp’ye bağlamış, kürt olmayan ciddi bir seçmen de vardı, hâlâ da var. bu gerçekliği hdp bile zor değiştirir.

buraya nasıl gelindi, o bilinçli ve kararlı, oyuna canı pahasına sahip çıkan seçmen nasıl oluştu?

öncelikle bu gelenek adına konuşanlar, yalanlarla zehirlenmiş kamuoyunu infiale sürükleyecek bile olsa, bildiklerini söylediler. ülkenin tarihiyle ilgili daha önce hiç açıklanmamış gerçekleri dillendirdiler. geri adım atmadılar, üstlerine gelenin üstüne gittiler.

bir parti genişledikçe sorumluluğu artıyor, hata yapma lüksü azalıyor çünkü hataların sonucu partinin hacmiyle birlikte katlanarak büyüyor. bu sadece itidal değil, aynı zamanda siyasi kıvraklık da gerektiriyor. benim fikrim çok önemli olduğundan değil ama bu açıdan baktığımda mithat sancar’ın saadet partisi’nin davetine icabet etmesini doğru buluyorum. hdp’nin bu kadar kriminalize edildiği bir dönemde saadet partisi’nin, herhangi bir partinin bir etkinliğe hdp’yi davet etmesi gerçekten olumlu bir anlam ifade ediyor ve geri çevrilmemesi gerekir, tabii ki. ama sancar’ın yaptığı konuşma için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. sancar’ın, erbakan’ın kürt meselesiyle ilgili çabaları üzerine söyledikleri –celal başlangıç’ın son yazısında aktardığı veriler ışığında- doğru olabilir. ama erbakan ve siyaseti o adımlarla açıklanamaz. kaldı ki bugün inkâr etse de erdoğan da barış yönünde adımlar attı. (zaten iyi parti ve chp bu adımları unutturmuyor ve suç gibi gösteriyor.) erbakan’ın hayalindeki türkiye bugünkünden çok az farklı olurdu; erdoğan’la erbakan arasındaki temel fark abd ve israil ile ilişkiler konusunda olabilir. yine fikrim çok önemli olduğundan değil ama, bu farkı önemserim. ama bu yetmez. bosna’ya yardım için toplanan paraların akıbetini düşündüğümde israf ve yolsuzluk konusunda da büyük bir fark olmayabileceğine hükmediyorum. ama şu da önemli; kadınların emeğinin bu kadar büyük olduğu, kadınların özgürlüğünün meclis’teki temsilcilerinden biri olarak görülen, eşbaşkanlık sistemini ilk olarak uygulamakla haklı olarak övünen bir parti erbakan’ın kuracağı türkiye ile ilgili olumlu konuşamaz. o sözler, o emek gerektiğinde bir kenara bırakılacak şeyler değil. bu söylediklerim, o kürsünün gerçekçi bir erbakan değerlendirmesinin yeri olduğu anlamına gelmiyor. erbakan’a adeta kefil olmakla onu yermek arasında çok fazla nokta var ve onlardan birinde durulabilir, değil mi?

erbakan barış istediği halde tansu çiller’in siyasetine ortak olmak zorunda kalmış olabilir mi? bu belki mümkündür. bu ihtimal, çeşitli tarihlerde gündeme gelen ateşkesler ve özellikle son çözüm süreci bize, açık siyasetin önemini gösteriyor. çünkü yıllardır yalanların, gerçekdışı bilgilerin haber adı altında sunulduğu kitlelerin bu süreçleri anlaması, benimsemesi için her şeyin açık yürümesi gerekiyor. kapalı kapılar ardında konuşulanlar kolaylıkla inkâr edilebiliyor. o yüzden en iyi savunmanın hücum olduğu şu anda, anlatılacak ne varsa anlatılsın, hiçbir şey gizli kalmasın. çünkü hdp, seçimlerden seçimlere hareketlenen, ittifaklar neyi gerektirirse onu söyleyen bir gelenekle büyümedi.

partililer, partinin dostları, seçmeni, eşbaşkanların, vekillerin ağzından çıkan her söze kulak kesiliyor, o sözleri değerlendiriyor, bazen geçmiş hakkında fikir sahibi oluyor, kimi zaman gelecekle ilgili yorumda bulunuyor. her söz seçmeni biçimlendiriyor, kenetlenmesini sağlıyor. bu çok az partiye nasip olan bir fırsat, bütün saldırılara, kapatmalara, baskılara karşı bu geleneğin partilerini büyüten de o fırsat, değil mi?