sosyal medyanın tuhaf bir demokratikliği var, hayatınız boşunca karşılaşma ihtimaliniz olmayan insanlarla temas sağlıyor. örneğin trump’a, “allahından bul” yazabilirsiniz, anlar anlamaz o ayrı. ama türkçe hesaplar anlar, hatta başınız derde bile girebilir, malum.

bu hâl bir yanılsamaya sebep oluyor bence, sanki hepimiz bir biçimde ilişkili geniş bir arkadaş grubunun içinde ya da bir kasabada yaşıyoruz. hemen herkesin birbiriyle bir tür tanışıklığı, birbiriyle ilgili bir kanaati var. bizden olmayanları sevmiyoruz, kimini allah’a havale ediyoruz, hayal kırıklığına uğratana sitem ediyoruz…  ara sıra üşenmeyip dava açanlar bile bu dev toplaşma havasını bozmuyor. meşrebimize, havamıza göre bu toplaşmayı parti veya taziye evi olarak görebiliriz ama herkesin birbirinden kolayca vazgeçebileceği bir ortam bu.

hukuk da son güvenilirlik kırıntılarını dahi kim bilir kimlere yem ederken durum daha da tuhaf bir hal alıyor. birbirimiz hakkında çeşitli kanaatler geliştirip, bu kanaatlere göre konum alıp, pek de bir şey değişmeden, değişse de kötüye giderek yaşayıp gidiyoruz.

diğer yandan, gazetecilik mesleğinin, maalesef, git gide, çeşitli halkla ilişkiler faaliyetlerinin bir bileşkesi haline geldiğini de göz önünde bulundurmak gerek. bu halkla ilişkiler faaliyetleri, bir müzisyenin yeni çıkan albümünün tanıtımı gibi olağan işlerle sınırlı kalmıyor. siyasetçiler için de pekala halkla ilişkiler faaliyeti yürütüldüğünü en azından şu son dönemde gözlemliyoruz, değil mi? hakkında belgesel çekilmiş, yeni yükselen siyasetçi var!

bütün bunları, bazı insanların yusuf yerkel’i affetme ihtiyacını neden duyduklarını anlamak için yazıyorum. onu unutmuştuk, olay da unutulmadıysa bile anılmaz olmuştu. kendisinin, belki bir mevki değişikliğinin eşiğinde, itibarını onarmaya ihtiyacı olabilir, bunun için bir şeyler yapabilir, bunun için yardım alabilir. bazı gazeteciler, bu çabalara karşılık vermek ihtiyacı içinde olabilir. fakat haber takibi ve sohbet için sosyal medya hesabı açmış olanlarımız neden yusuf yerkel’le kişisel bir ilişkileri varmışçasına, onu affedip affetmeme ikilemi yaşıyor?

her şeyden önce, kalp kırmak falan gibi, hukukun sınırlarının dışında bir eylemden söz etmiyoruz. bir insanı tekmelemek yasalara göre -evet, hâlâ- yasak ve dolayısıyla, olayın mağdurunun dahi affetmesinin bir anlamı yok. ikincisi, olaydan sonra, tekme attığı ayağının incindiği iddiasıyla rapor almak gibi, şeytanın aklına gelmeyecek bir şey yapmış bir insandan söz ediyoruz. bu yetmezmiş gibi, yine onun çabasıyla tekmelenen madenci, başbakanlık koruma aracına hasar verdiği gerekçesiyle faiziyle birlikte 631 lira para cezasına çarptırıldı ve kamu malına zarar verdiği gerekçesiyle 10 ay hapis cezasıyla yargılanıp mahkum oldu. yusuf yerkel ise, olaydan dört yıl, sonra günah keçisi ilan edildiğini iddia etti, “o karede” yer almaması gerektiğini düşünüyor. soma holding’in bile kendisi kadar tepki toplamadığı kanaatinde.

soma holding'in kâr hırsı 301 kişinin canına mal oldu, 301 eve ateş düştü. bunun sorumluları, çok kısa süreler boyunca hapis yattı, hak ettikleri cezayı çektiklerini söylemek mümkün değil.

ama yusuf yerkel suçuna karşılık herhangi bir ceza bile almadığı gibi, tekmelediği madencinin ceza almasına sebep oldu. hiç meraklısı olmadığım hannah arendt’in, “kötülüğün sıradanlığı” kavramına illa başvuracaksak, bu olaydan daha münasip olanı zor buluruz diye düşünüyorum. hadi tekmeyi bir anlık öfkeyle attı diyelim ki bir kamu görevlisinin bir anlık öfke hakkı yok, arkasına güç almayan da öfkelense bile böyle şeyler yapmıyor. ama tekmelenen madencinin ceza almasına sebep olmak soğukkanlılıkla yürütülecek süreçler gerektiriyor. zaten yerkel, esas olarak gördüğü muameleden şikayetçi! ve cezasızlık, filistin’den abd’ye, dünyanın farklı sokaklarında en fazla lanetlenen şeylerin başında geliyor.

bütün bunlar bir tartışmayı daha getiriyor aklımıza. söylem ne kadar önemli? alttan alan, kendisini kibar bir tarzda ifade eden, usulünce konuşan, gerekli alıntıları yapan birini benimsemeye daha mı yatkınız? söylem, eylem kadar önemli mi, hatta eylemin önünde mi? hayatı cümlelerden ibaret olarak görürsek belki öyle görünüyor.

ama hayat sosyal medyada yazdıklarımız değil; sokakta, evde, işyerinde kanlı canlı yaşanıyor. tekmeler, sözlerden daha farklı acıtıyor, tekmelerin sözlerden daha fazla karşılığı olmalı. sözler ceza alırken atanın yanına kalan tekmeler, şık sözlerle geçiştirilmemeli çünkü onlar sadece kişisel iç hesaplaşmaların değil, adaletin konusu.  

daha önce de yazdığım bir şeyi tekrarlayarak bitirmek istiyorum. muhalif siyaset bir intikam vaadi değil, adalet arayışı da intikam çabası değil. kimseye ne af ne ceza borcumuz var. ama suç işlemiş, suçu cezasız kalmış cumhurbaşkanlığı müşavirine de kabahat işlemiş hala oğlumuz muamelesi yapmak için bir sebep yok değil mi?

şu adam bu kadar lafa değer mi derseniz, hatırlatayım. sırada çok tekmeci ve çok alıntı var.