ozan güven’in kız arkadaşı geçtiğimiz günlerde onun kendisini dövdüğünü açıkladı. bunun ayrıntılarını anlatmayacağım, görmemiş olmanız çok az ihtimal. 

erkek şiddetinin, fukaralığın, zayıflığın sebep olduğu öfkenin bir sonucu olduğu iddiası sık sık karşımıza çıkıyor. oysa ozan güven’in maddi durumu iyi, ünün getirdiği avantajlara sahip, yüzüne bakılır, hayattan istediklerini almış bir adam. 

böyle bir erkeğin şiddeti ilk kez karşımıza çıkmıyor, ilk kez ayıplanmıyor, ilk kez örgütlü tepkiyle karşılaşmıyor. bunlar, kamuoyunun bilincini değiştirmede çok önemli şeyler. hele mahkemelerin sosyal medyaya göre tutum aldığı güncel ortamımızda her türlü teşhir ve kınama çok önemli. ayrıca bunların caydırıcı bir yanı da oluyor, hele de ünlüler, hayatını ünlü olmakla kazananlar için. (insan oyunculukla ya da şarkıcılıkla ün kazanabilir ama örneğin bir reklam filminde kendi kimliğiyle yer alıyorsa ve kimliğiyle o markaya bir biçimde kefil oluyorsa, bu ünlü olmaktan para kazanmak anlamına gelir.)

işte bu ortamda, bir grup senaristin, gelecekteki işlerini de tehlikeye atarak yaptığı çağrı bence çok değerli. politik mücadeleyi, kimin daha tutarlı olduğu, kimin daha dik bir duruşunun bulunduğu konusunda bir seçme için araçlar bulmak olarak görüyorsak, bu senaristlerin erkek egemen ideolojiyi yeniden üreten işlerde çalıştıklarını hatırlarız. ama bir eylemin iyi ya da kötü olduğunu belirleyen şey, yapanların ahlakı değil sonuç alması. diziler başta olmak üzere, özellikle popüler kültür araçlarının ortaya çıkarttığı ideolojik iklim şiddetin meşrulaşmasında çok etkili ama bu iklimin oluşmasında payı olmakla yasaların dahi suç saydığı bir şiddet eylemi gerçekleştirmek aynı şey değil. 

ama bu senaristlerin arasında erkeklerin yani benzer suçları işleme potansiyeline, toplumsal olarak sahip insanların bulunması doğru değil, nitekim imzacılardan biri, mehmet onur özkök’ün adı, bir kadına şiddet uyguladığı için listeden çıkartıldı. 

kadın hareketinin sadece kadınlardan oluşması gerektiği “erkek düşmanlığı” ya da tutarlı olmak adına muhafaza edilen bir takıntı değil. bir tekil olaya tepki gösterirken başka olayların faillerini dışarda tutma ihtiyacı bu. sadece onlar kendilerini böylece akladıkları için değil, ondan daha önemlisi, onlarla birlikte düşünmek saptırıcı olacağı için! 

bugün oluşturulmaya çalışılan, erkeklerin şiddet de dahil olmak üzere her yaptığının meşru ve makul sayıldığı ortam yabancımız değil. çünkü kadın kurtuluş hareketinin ortaya çıkmasından ve erkeklerin egemenliğini sınırlama ve geriletme sürecinden önce de buralar böyleydi. 

bu mücadelenin çok çeşitli veçheleri var, ideolojik iklimin değişmesi kadar erkek suçlarının tanımlanması ve tabii bunların hukukun parçası olması mücadelesi çok şeyi değiştirdi. kısaca “istanbul sözleşmesi” olarak anılan, "kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetin önlenmesi ve bunlarla mücadeleye dair avrupa konseyi sözleşmesi”, bu açıdan çok büyük ve önemli bir kazanım. 

hatırlayanlar vardır, türkiye sağının komünizm karşıtı dağarcığında bir palavra vardı. güya bir komünist (tabii ki erkek ve evli!) eve gelip de portmantoda tanımadığı bir şapka görürse, karısının bir başka erkekle birlikte olduğunu anlar ve onları rahatsız etmeden evi terk edermiş! bunu utanmadan, uzun yıllar dilden dile dolaştırdılar. kadınları mülk hatta adı konmamış köleler olarak görünce, ortaklıktan bahseden bir politik hattın böyle bir önerisinin olabileceğine akılları yattı çünkü. (oysa bir kadının, siyasi görüşlerden bağımsız olarak, eşinin başka bir kadınla ilişkisini fark ettiğinde, çaresiz kaldığı, kendini suçladığı, görmezden geldiği bir dünyada yaşadığımızı biliyoruz.)

aradan yıllar geçti, köprülerin altından çok ideolojik argüman aktı ve bugün portmantoya asılan şapka, istanbul sözleşmesi oldu. feminist avukat funda ekin şu yazısında istanbul sözleşmesi ile ilgili palavraları (evet, basbayağı palavralar) açıklıyor. 

istanbul’da 2011 yılında imzaya açılan ve 2014 yılında yürürlüğe giren bu sözleşmenin metninde kullanılan “domestic violence/ eviçi şiddet” terimi türkiye cumhuriyeti’nin resmi çevirisinde “aile içi şiddet” olarak kullanılmış. bu çeviri “hatası” bugün sözleşmenin türk aile yapısına yönelik bir komplo olarak tanımlanmasına zemin olarak kullanılıyor! yani kırk devlet, türk aile yapısını dinamitlemek için ortak bir sözleşme hazırlıyor falan… aile yapısının kadınlara yönelik şiddetle mücadele edilince yıkılması da düşündürücü tabii ama bir yandan da, epey gerçekçi.

peki, ne oldu da, akp iktidarı sırasında imzaya açılmış, yürürlüğe girmiş olan, kadem’in hakkında çalıştay düzenlediği (çalıştay raporunun değerlendirmesini bu linkte bulabilirsiniz) istanbul sözleşmesi bugün portmantodaki şapka oldu? akp iktidarının, özellikle karşısında biriken güçlere karşı, sağ seçmeni kendi çevresinde konsolide etme çabasının en belirleyici etmen olduğunu düşünüyorum. “istanbul sözleşmesi’ne karşı islam sözleşmesi” gibi sosyal medya etiketleri de bunu gösteriyor. ama işte bu sözleşme kadınların güvende yaşaması açısından çok hayati ve bu gerilimlere kurban edilemeyecek kadar önemli. o yüzden bu momentte, siyasal partilerin de bu sözleşmeye sahip çıkmaları büyük önem taşıyor. akp, kadın seçmenleri bilinçsiz sanıyor, çok yanılıyor! istanbul sözleşmesi’ne sahip çıkmayan kadınlardan oy almayı beklemesin.