abd’de siyah hareket bir kere daha ve her seferinde daha güçlü mayalanırken, gözler kara panter partisi’ni aradı. özellikle gözler diyorum çünkü maalesef görüntünün her şey olduğu çağdayız. bir ara, bir kortejde silahlı kişilerin yer aldığı bir görüntü sosyal medyada dolaştı ama bunun, partinin 1982’de kendisini feshetmesinden sonra ortaya çıkan ve özgün panterler’in bağları olmadığını vurguladıkları topluluk olabileceği ihtimali yüksekti, sonradan görüntünün bir filmden olduğu söylendi. 

bugün abd’de, bireysel silahlanma bu kadar yaygınken, kara panter partisi gibi, siyahların can güvenliğini merkeze alan, kamulaştırma politikalarını savunan bir silahlı güç neden kurulmadı? 

bir kısmınızın tahmin edebileceği gibi, bunları bana, otonomcu gelenekten gelen italyan komünist franco berardi bifo ile yazar deja crnović’in slovenya’dan yayın yapan disenz için yaptığı söyleşi düşündürdü. linkteki metin ingilizce, çevirisi varsa da maalesef bilmiyorum.

ilginç olan, bifo’nun, “bugünkü kalkışmanın sosyalist bir gündemi var mı?” sorusuna cevap verirken, soru bununla ilgili olmamasına rağmen, silahlı mücadeleyi odağa alması. gerilla, silahlı mücadele ve gizlilikle özdeşleştirdiği kara panterler’in 60’lı, 70’li yıllara ait olduğunu ve bugün var olamayacağını çünkü hareketle emperyalist devlet arasındaki mevcut orantısızlıkta bunun intihar anlamına geleceğini söylüyor. 

aslında o yıllardan bu zamana emperyalist devlet aygıtının gücünde olağanüstü bir değişiklik yok, fark karşısında yığılan güçlerin çeşitliliğinde ve kuvvetinde. yoksa örneğin vietnam halkı, abd’deki barış hareketi, sosyalist ülkelerin mali, askeri desteği ve dünya her yerinden yükselen dayanışma olmasa nato’nun en büyük ordusuyla o zaman da baş edemezdi. 

bugün dünyada devrimci politikalar izleme iddiasında birden fazla toplumsal hareket var. ama bu yazıda devrim dediğimde, üretim araçlarının özel mülkiyetini ortadan kaldıracak toplumsal dönüşümü kastedeceğim. sosyalizm, üretim araçlarının özel mülkiyetinin ortadan kaldırılmasından ibaret değil ama bu adım sosyalizmin önkoşulu. (“o iş bitti” diyor olabilirsiniz, hakkınızdır, bu noktada yazıyı bırakabilirsiniz.) buna özellikle vurgu yapmak istiyorum çünkü örneğin, tarihimizin şanlı sayfalarından biri olan fatsa belediyesi tecrübesinin bir sosyalizm deneyimi olarak tanımlandığına defalarca şahit oldum. aynı şekilde, @BlackSocialists (amerika’daki siyah sosyalistler) twitter hesabının, işyerlerinde benzer düşünenlerin bir araya gelip, yaptıkları işin demokratik/ortak alternatiflerini inşa etmeye dayanan ikili iktidar kurma önerisi de sosyalizm değil. çünkü sosyalizm kolektivite ve demokratik ilişkiler değil. bugün türkiye’de de çok eşitlikçi ilişkiler içinde ve insan sağlığını gözeterek üretim yaptığını iddia eden topluluklar var, samimiyetlerinden şüphem yok, bu iddiaları da büyük bir ihtimalle doğrudur. ürünlerine genellikle bütçemin yetmediği bu üretim birimleri, belki birer deneyim olarak sosyalizm için ilham verici olabilir ama yine, sosyalizme başka bir katkılarını göremiyorum. 

bunları aşan, sermaye sınıfını mülksüzleştiren ve buradan kamulaştırmaya ve eşitlikçi, özgürlükçü adımlara ilerleyen bir devrimden söz etmeye çalışıyorum. 

böyle bir devrim bugünün koşullarında nasıl gerçekleşebilir? bugünün koşulları derken geçen yüzyılla kıyas yapıyorum, geçen yüzyıl dediğimde de rakamsal bir değişikliği değil, 1990 sonrası ortaya çıkan gerçekliği kastediyorum. yani sosyalist blokun yokluğu, küreselleşme, sosyalizm dışı hareketlerin yükselişi. bu koşullarda gerçekleşecek bir devrimin stratejisi için nasıl bir hat/hatlar öneriliyor?

bugün dünyanın her yerinde ırkçılık, yoksulluk, erkek şiddeti öfkeli kalabalıkları sokağa döküyor, insanlar, canlarını, sağlıklarını ortaya koyarak siyasete müdahale ediyor. ama bunun bir devrimle sonuçlanması mümkün görünmüyor. 

bunun için, bir ülkede, böyle bir dönüşümü hedefleyin bir partinin ciddi bir oy oranına ulaşması, tüm ülkeye yayılan bir örgütlenmeye sahip olması yeterli olur mu? diyelim ki buradan o sıçramaya ilerlemek mümkün, zor aygıtıyla nasıl baş edilecek? 

sadece 20. yüzyıldan öğrendiklerimiz değil, bu yüzyılın deneyimleri, örneğin nepal süreci bize bunun için silahlı bir güce gerek olduğunu gösteriyor. (nepal federal demokratik cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden süreç ve komünistlerin kendi aralarındaki tartışmaları birçok açıdan ilginç.)

demokratik araçlarla mücadele eden bir hareket devrim yapamasa da bazı toplumsal dönüşümler gerçekleştirebiliyor ancak demokratik bir hareketin sarmalamadığı bir silahlı gücün başarılı olma şansı bulunmuyor; uluslararası dengeleri hesaba katmadan da ciddi bir iktidar değişikliği mümkün olmuyor. bütün bunları tekrar düşünmeden, tekrar konuşmadan da yapabileceğimiz çok şey var tabii ama kapsamı sınırlı. 

devrimin bir hülya, bir ütopya ve en tatsızı, tartışmalarda bir pozisyon olmanın ötesine geçip hepimizin hayatını değiştiren bir imkân olması için, nasıl, hangi araçlarla yürüyeceğimizin üzerine düşünmenin zamanı geldi de geçiyor. ve bu, sadece tarihi ve avrupa’yı gören bir noktadan yapılacak iş değil.