Sorunun cevabı çok kısa: Elbette dayanışmadan, dayanışmaya gücü olmayan korkar. Peki, bu güç kimde, nasıl bulunur ya da kim bu güçten nasıl mahrum olur? Cevabı hayli karışık bu soru neyse ki çalıştığımız yerden. Hatta diyebilirim ki, 20 yıldır kitabın diğer bölümlerini bıraktık yalnız bu üniteyi çalışıyoruz. Yazık ki bir türlü geçemiyoruz dersten.

Kaç yıldır daha ne kadar olabilir, bundan ötesini yapamazlar, yok artık, dediğimiz her günün ertesinde yeni “oha”larla ve “yuh”larla uyandık. İşittiklerimiz yüzünden kulaklarımız, gördüklerimiz yüzünden gözlerimiz hesap soracak bize öte dünyada. Kabullendiklerimiz yüzünden kalplerimize mahcubuz zaten. Ne olup bitenlere yalnızca şahit olarak bile olsa duyduğumuz utanç, ne müşterek kayıplarımız karşısında kapıldığımız öfke yetti ortak sorunumuzu layıkıyla çözecek yollar örgütlemeye. Şimdi bütün o yetersizliklerimiz bir tür final yapmakta. Soru çalıştığımız yerden, sınavı geçemememizin nedeni cevabı yeterince önemsemeyişimizdi. Bütün o önemsemeyişlerimiz şimdi bir can havline dönüştü aldığımız nefeslerde. Mecaz yok… Her birimiz her an kendi nefes alış verişlerini gözlüyor titizlikle. Var mı bir tıkanma? O duyduğum hırıltı mıydı? Var bir tıkanma, duyduğumuz ses de hırıltı. Korona müşterek bağışıklık sistemimiz yerle bir olmuşken yakaladı bizi. Ohalardan, yuhlardan yorulduğumuz, nefesimizin bir skandaldan diğerine, bir haksızlıktan bir başka zalimliğe koşmaktan tıkandığı, sonu gelmez bir yokuşa nereye gittiğimizi de hiç bilmeden zorla ve şerle itildiğimiz bir zamanda…

Bütün emniyet sübaplarımız patladı şimdi. Tüm dünyanın en korkulu kâbusu gerçekleşmekte. Herkes korona sonrasında dünya nasıl olacak diye konuşuyor. Müjdemi isterim: Korona sonrasında dünya biz nasıl istersek öyle olacak. Peki, biz ne istediğimizi biliyor muyuz? Emin misiniz? Biliyorduk da nasıl katlandık bütün olanlara…

Ah şimdi duyar gibi oluyorum, “bu biz de nereden çıktı, hangi biz, sen kimsin ki biz diye bir şeyden bahsediyorsun.” Affedersiniz… Korona çoktandır haz etmediğimiz o şey’i, yani biz’i yeniden icat etti. Biz, yani ismi var cismi görünmez bir zerre proteinle hayatları alt üst olanlar, hepimiz, her birimiz. Biz yani birbirine şu kadar mesafeden fazla yaklaşmak kaydıyla bile ölebilecek ya da öldürebilecek olanlar. Yahu var ya şu biz, bir yanı evde kalmaya katlanmanın yollarını ararken, öbür yanı fabrikada, tarlada, halde, pazarda çalışan, büyük firmaların depolarından apartmanlara yük taşımak zorunda kalan… Biz işte… Kimin aklına gelirdi, ne zamandır birbirinden, bulduğu her yolla farklılaşarak birbirine daha da çok benzeyen milyarlarca insanı, bir zerrecik proteinin kendisi gibi zorlansa da parçalanamayan bir hücreye dönüştürüvereceği. Çok acayip, korona “hepiniz biriniz, biriniz hepiniz için” olmadıkça benimle baş edemezsiniz diyor. Dinleyen kim?… Konuşur mu hiç korona? Hayır konuşmuyor. Kendini başka yollarla ifade ediyor… Yansıtıyor, ayna tutuyor, bizlere bizi gösteriyor.

Bu sahiden bir kıyamete benziyor. Çünkü kıyamet denilen şey, Jungcu terapistlere göre, egoyla yüzleşmenin arketipidir. Bir gün bir iş gelir başımıza, egomuz bütün çıplaklığıyla dikiliverir karşımıza. Beğenip seçip aldığımız maskelerle iyice saklamaya çalıştığımız, çünkü yüzüne bakılası olmadığından emin olduğumuz ego sırıtır o işin kenaresinden. Utanırız, yerin dibine geçeriz, keşke dünya yıkılsaydı da ben altında kalsaydım, deriz. Ya da başka bir hikâyede acıdan kavruluruz, bir başkasında çaresizlikten dibe vururuz. Kiminde öfkeden kudururuz. Parçalanırız. Böylesi bir vaziyet yaşamadan ölenler yeniden doğma şansı elde edemeyenlerdir. Kişiliğinin egodan başka kompartmanlarına da az buçuk bir şeyler atmış olanlar yerlerinden doğrulur, utanç verici o haldeki sorumluluklarını kabul eder, o çirkin, o pejmürde, o pespaye egonun varlığının farkında olarak, onu sınırlamanın yolları üzerinde düşünerek yeniden doğururlar kendilerini. Acıyla kavrulanlar acılarını iyileştirecek yolları, çaresizlikle dibe vuranlar sınırlarını, öfkeden kuduranlar içlerindeki caniyi tanır ve bu bilgiyle tazelenerek yollarına devam ederler. Ama herkes bu kadar şanslı olmaz ki… Kimisi kendini yeniden doğurmanın sancılarını kaldıramaz. Gölge tarafa geçer. Star Wars’a Darth Vader, Şirinler’e Gargamel, Clementin’e Malmoth olur. Bir bakışta tanırız böylelerini. Kıyametten yeniden doğamayarak çıkanlar benzeşir. Sesleri, kelimeleri, yaptıkları ve yapamadıkları işler birbirine benzer hep. Onları hayatlarımızın üzerlerine düşürdükleri gölgelerden tanırız. Kocaman, çok büyük, devasa gölgeleri vardır. Ama gölgelerinden başka da hiçbir şeyleri yoktur.

Lafı uzatmaya çalışmıyorum… Ya da mevzuya gelmeye… En sonda söylemem gerekeni başta söylemiş oldum. Herkesin bildiği hikâyeyi baştan anlatmak konusunda isteksizim. Bu hikâye biraz fazla uzadı, çoktan bitmiş olması gerekirdi. Bitmedi, bitemedi… Sebebi gölgelerin gücü değil, yeniden doğuş sancısına biraz fazla alışmış olmak belki… Kendimizden başka türlüsünü bekleyememek… Güvenmemek birbirimize… Yanımızdakinin kim olduğundan bir türlü emin olamamak. Herkesin kendi haklılığına ve başkalarının haksızlığına fazla takılıp kalması… Ne bileyim… Hepsi birden. Bazısı az, bazısı çok var…

Yok artık bu kadar da olamazlarımıza yeni bir vaziyet eklendi. Merkezi iktidar, yerel yönetimlerin kendi sorumluluk alanlarındaki insanlar arasında dayanışma örgütlemesine izin vermedi. Hatta dedi ki, “Neeeeee, yoksa siz yeni bir devlet, yeni bir hükümet peşinde misiniz?” E haliyle. Yani dayanışma örgütlemesine izin verilmeyen belediyelerin başkanları da siyasi partilere üye ve o partiler de muhalefet partileri. Doğal olarak hükümet olmak ve devletin kurgusu hakkında söz sahibi olmak gibi planları da olmalı. Yani böyle planları yoksa, bu yolda çalışmayacaksa o siyasi partiler neden var ki?

Peki, merkezi idare bunu bilmiyor mu? Dalga geçmeyelim kendi akıllarımızla. Bilmez olur mu? Hatta en iyi onlar biliyorlar. Bu onların da hikâyesi çünkü. Ama merkezi idare, daha makbulmüş gibi duran ana muhalefet partisinin ortaya koyduğu dayanışma pratiğinin hiç makbul olmayan bir partiye model olmasını istemedi, o yüzden. Yanlış… Öyle şey olur mu? Bunu da en iyi kendileri biliyorlar. Nasıl bilmesinler, korku onların korkusu. Korkunun sebebini de en iyi kendileri bilirler. Peki aslında neden korkuyor merkezi idare?…

Dayanışmadan. Niye korkuyorlar? Kendileri dayanışma yetilerini kaybettikleri için? Çünkü onlar da bir dayanışmadan, hem de sıkı durun, sağlam bir sınıf dayanışmasından geliyorlar. Hangi sınıf o? Kısaca “esnaf” dediğimiz sınıf. Mücadeleyi kazandılar. Artık en tepedekilerin hiçbiri esnaf değil. Zihniyet esnaf zihniyeti, o ayrı. Sınıf atlamakla zihniyet yenilemek mümkün olsaydı ohoooo. Neyse. Ama bugün iktidarda esnaflar yok. Çünkü dayanışmayla bir siyaset örgütleyen esnaflar arasında bir kısım, esnaflıktan holdingliğe zıpladı. Örgütledikleri dayanışmanın nimetlerinden hepsi aynı ölçüde yararlan(dırıl)madı. Haliyle geride hayli kalabalık bir esnaflar topluluğu kaldı, kursaklarında giderek rahatsız edici bir gaz kütlesine dönüşen sınıf atlama umuduyla ve banka kredileriyle başbaşa. Holdingleşenler geride bıraktıkları esnafla dayanışamazlar. Çünkü holdingler esnaflarla dayanışamaz. Buna mani olan esnaflığın değil dayanışmanın fıtratı. Dayanışma eşitlik gerektirir ve yaratır. Dayanışanlar eşitlenirler. Dayanışmanın önkoşuludur eşitlenmeyi kabullenmek. Bazıları fazlalıklarından vazgeçer, bazıları eksikliklerini tamamlar. Adı üstünde dayanışma. Bakınız, bu bir işteş fiil. İşteş fiiller karşılıklı, bir arada, yüz yüze bakarak, insan insana yapılan işleri anlatır. Dövüşmek de işteş bir fiildir mesela. Bir taraf, diğer taraftan aşırı güçlüyse adı dövüşmek değil dövmek olur. Benzer bir dengesizlik yardımı sadakaya dönüştürür ve veren el alan eli kaçınılmaz olarak ezer. Bunun örneklerini yıllardır görüyoruz.

Merkezi iktidarı ellerinde tutanlar, ellerine bu ateşin gücünü geçirmeden evvel, kendi aralarında daha eşitlerdi. O yüzden hiç yoksa birbirleriyle dayanışabilirlerdi. Ama zaman geçip, başlattıkları dayanışmanın ürettiği siyasi enerji sayesinde, aralarından birileri sivrilip diğerlerinden daha güçlü hale geldikçe dayanışmanın yerini başka türlü fiiller aldı ki, izninizle onları burada tekrar etmeyeceğim. Yazının havasının bozulmasını istemiyorum.

Şimdi sorumuz şu: Şimdi bu insanlar herhangi bir işteş fiilin faili olabilecek durumdalar mı? Hayır. Neden? Çünkü o kadar senedir, pek de emek emek denilemeyecek yöntemlerle biriktirdikleri fazlalıklardan vazgeçemezler. Vazgeçmek istemiyorlar. Peki, eksikliklerini giderebilirler mi? Hayır. Çünkü fazlalıkları yüzünden öyle büyüdüler ki, eksikliklerinin farkında bile değiller. Kendilerinde fazladan bulunan şeylerin, o eksiklikleri telafi ettiğini, hiç yoksa görünmez kıldığını zannediyorlar. Yanılıyorlar. Kral çıplak. Bunu da içten içe biliyorlar. Ama ah ya, bütün o tatlış mı tatlış, her biri ayrı çokomel fazlalıklar… İşte o fazlalıklar yüzünden dayanışamıyorlar. Yardım edebilirler, sadaka verebilirler, zekat verebilirler ama dayanışamazlar. Dövebilirler ama dövüşemezler. Bir işteş fiilin faili olamazlar. İstemiyorlar da zaten. Ama isteseler de olamazlar. Çünkü fazlalıkları o kadar fazla ki onlardan vazgeçecek yerleri ezildi, yok oldu.

Azıcık onların dayanışmasının tarihinden bahsedeyim. Hiç uzatmayacağım. Çünkü çok sıkıcı. Yardımlaşma (ve borç) sandığı diye bir şey duydunuz mu? Ziyaüddin Gümüşhanevi (1813-1893) namlı bir Nakşibendi Şeyhi’nin “faiz icat oldu, Darü’l İslam bozuldu” deyu başlattığı bir uygulamaydı. İhvanlar, güçleri oranında şeyhin himayesindeki sandığa katkıda bulunur, günü geldiğinde ihtiyaçları oranında o sandıktan destek alırlardı. Bu modelin şu ya da bu şekli, şu ya da bu cemaat ya da örgüt aracılığıyla, şu anda merkezi idareyi elinde bulunduranların tamamının geçmişinde vardır. Kimi ilk arabasını ya da evini o sandıklardan biri sayesinde almış, kimi ilk dükkânını ya da işini oradan aldığı para ile kurmuştur. O sandıklar, on yıllar boyunca, özellikle 1980’lerden sonra dini cemaatleri yurdum insanı için cazibe merkezi haline getiren sigorta mekanizmaları olarak çalıştılar. Bankadan aldıkları kredilerle araba, ev alanlar develüasyonlarla ezim ezim ezilirken, sandıklar ihvanların bu tür işleri peşin parayla, birbirlerini bir türlü oturamayan piyasa mekanizmasına ezdirmeden yapmalarını sağlıyordu. İş kuruyorlardı birbirlerine. Birlikte okullar açıyorlardı, siteler yapıyorlardı. O sandıklar şu anda merkezi idareyi ellerinde bulunduranlar sayesinde önce şirketlere, sonra holdinglere, ne bileyim ben hastane zincirlerine, market zincirlerine, otomotiv holdinglerine falan dönüştüler. Sandık da dönüştü bu arada ve havuz oldu. Likidite arttıkça, sınırları belirsizleşti.

E herkes kendisinin nereden geldiğini aşağı yukarı bilir. Malum insanlar başka insanları, özellikle rakiplerini kendi hikâyelerinden yola çıkarak tanır ve ayırır. Kendi hikâyelerinde, kendilerinin hangi niyetlerle yola çıkıp, hangi yollara saptıktan sonra, ilk menzilden ne kadar uzağa, hangi vasıtalarla geldiklerini de iyice hatırlarlar.

Şimdi, şu anda havuzbaşı beyleri, bizatihi kendi fazlalıklarının pek farkında olarak, oralarda bir yerden, tam da kendi çıktıkları büyük şehirlerden bir dayanışma lafının kopup geldiğini görüyorlar. Üstelik kendileri o dayanışmayı örgütleyemediklerinin farkındalar. Adına dayanışma deseler de yaptıkları şey başka bir şeye dönüşüveriyor. Yok hayır, rakiplerin kötü niyetinden değil bu. Dayanışma işi merkezi iktidarı elinde tutanların cüsselerini, bütün o fazlalıklar yüzünden, kaldırmıyor. Dayanışma nazik iş. Öyle ortama buldozer gibi dalınca olmuyor. Olmadı nitekim. Adını dayanışma koydukları şey bambaşka bir şekle dönüştü. Ayrıntıları herkes biliyor. Memurlardan, çalışanlardan maaş kesintileri vb. söylentiler diyelim ki doğru değil, Allah rızası için biri söylesin, Merkez Bankası’nın, devletin bir felaket karşısında halka yardım etmek üzere başlattığı yardımlaşma hesabına sakal attığı nerede görülmüş. Yahu bu nedir? Nasıl bir şeydir? Bu nasıl dayanışma… Başka bir dolu adı olabilir… Ama şu anda dilimin acılaşmasına izin vermek istemiyorum.

Yalnız bir tarafın yanlışını söylemekle olmaz. CHP’li belediyeler dayanışmayı çok parası olandan az parası olana transfer şeysi gibi anlamakla büyük hata ettiler. Onun adı başka… Açıkçası başta sinirlendim banka hesaplarının dondurulmasına. Ama sonra içimden dedim ki, “hah, asıl dayanışma şimdi başlayacak.” Hadi bakalım, şimdi, şu andan itibaren başlayacak dayanışma, artık merkezi idareyi referans alarak ve onun belediyelere kırpa kırpa bıraktığı cücük kadar yetkilerle olamayacak. Peki, nasıl olacak? Bilmiyorum. Eşitlenmek isteyenler, eşitlenmekten başka çaresi olmayanlar, eşitlenmezse hayatlarından olacak olanlar yeni yöntemler icat edecekler. O yöntemler kat’iyen merkezi idareyi pozitif ya da negatif bir dille referans almayacak, onu görünmezleştirecek. Ev ev, sokak sokak, mahalle mahalle, site site (e ne yapalım varlar), semt semt, fiziksel mesafeyi koruma zorunluluğunu sosyal mesafeyi ortadan kaldıracak yöntemler bulmanın bir vesilesi olarak görebilecek herkes. Ellerinden banka hesap numaraları almış belediyelerin eline bir fırsat geçti, o herkesle birlikte, o herkesle eşit, o herkesin patronu değil dayanışma zemini olarak iş görmek.

Çünkü korona öyle bir afet ki, birimiz hastalandığımızda hepimiz eve tıkılıyoruz. Eve tıkılma lüksüne sahip olmayanlar eve tıkılı olanların rahatını kaçırıyor, huzurunu bozuyor. Çünkü eşitsizliklerimiz gün yüzüne çıkıyor ve hayatımızı tehdit ediyor. Haliyle nereden başlayarak eşitleneceğimiz konusunda da bir fikrimiz oluyor.

Buna enerjimiz var mı? Olmayabilir… Ama can havlimiz var… Her türlü yapay enerjiden daha temiz, tertemiz bir can havlimiz var.