Şehir ve Şehir, Ülke ve Ülke, Dünya ve Dünya



Artı Gerçek

Şili’de kadınlar bizim için dans ediyor. Suç bizde değil, diyorlar. Ben onlara karşı da sorumluyum artık, ayağa kalkmaya.


Kadınların ve erkeklerin aynı dünyada yaşadığı tam olarak doğru değil. China Miéville’in Şehir ve Şehir adlı romanını okuyorum bu günlerde. Aynı şehirde, birbiri ile hiç bağlantısı olmayan iki halk yaşıyor. O kadar ilgileri yok ki, bebeklikten itibaren birbirlerini görmemeyi öğreniyorlar. Karşı taraftan birini görmek dahi korkunç bir suç, hele göz göze gelmek, hele konuşmak ama zaten görmüyorlar, sadece bir karaltıdan ibaretler birbirleri için. Aynı şehirde yaşayan ama birbirinden ayrı hükümetleri olan, birbirini hiç görmeyen iki halk. Gerçek hayat gibi. Yan yana yürüsek de başka dünyalarda iskan etmeye devam edebiliyoruz bazen. Birbirimizi görsek de birbirimizin dünyasını görmüyoruz en azından. O sokak bize başka gösteriyor kendini, yanımızdakine başka. Aynı sokakta yürüdüğümüz için aynı deneyimi yaşadığımızı sanabiliriz ama biliyoruz ki, bu doğru değil.

Sokak kadınlar için tuzaklarla, karanlık noktalarla ve tehlikelerle dolu bir yer oluveriyor bazen. Sakin sakin yürüdüğümüz sokak, gerilim müziğiyle fonlanmış bir korku filmi sahnesine dönüşüveriyor karanlıkta. Biz ışığı seviyoruz. Sokak lambalarını seviyoruz. Ne kadar parlak olurlarsa, ne kadar sık olurlarsa o kadar çok seviyoruz. Kalabalık kaldırımları seviyoruz. Erkekler ıssızlığı tercih edebilir. Issız kadın diye bir film çekmek bile aklımıza gelmezdi herhalde. Issızlık bizim için bir tehdit. Bir çift erkek ayakkabısının arkamızdaki ısrarlı yankısı, hele karanlık, hele ıssız bir sokakta korku demek. O sırada o ayakkabıların sahibi, belki hiç fark etmiyor bile sokağın ıssız olduğunu, önünde bir kadının yürüdüğünü. Kafası belki bir maç sonucunda, sevdiği kadında, iş yerindeki bir tatsızlıkta. O sokak onun için aşılması gereken bir mesafe sadece, ya da bacaklarını açmak, kafasını temizlemek için bir alan. Ah o fark etmek zorunda olmayışın özgürlüğü… Önündeki kadının ona karşı yumruğuna anahtar sıkıştırdığını, telefonunda hızlıca aramak için bir isim seçtiğini bilse, şaşırır, anlam veremez, bozulur belki. Çünkü ikisi aynı sokakta ama aslında aynı sokakta değiller. Ya da aynı ülkede ama aynı ülkeyi yaşamıyorlar. Sıradan bir günde, bir hastanede, bir kız çocuğu, bir kadın, bir yasaya, bir yasasızlığa, bir umursamazlığa, bir adama bedenini, özgürlüğünü, geleceğini, yaşamını kaybediyor. Ülkenin her yerinde kadınlar onun korkusunu hissediyor.

O yüzden kadınlar sokakta. Biraz bıkmışlık, çokça öfke var. Bir de korku var. Korku önemli. Korku bazen cesarete filizleniyor. Hani, yeter artık bu kadar korktuğum, oturduğum yerden korkacağıma, çıkayım korktuğum şeyle kavga edeyim dedirten bir korkuysa eğer. O korkuyu insanı yerinden kıpırdatmaya korkan korkudan ayıran bir şey var. Onu anlamak lazım. Belki daha önceden olmamış olması tuhaf bunun. Doğdukları günden itibaren insanlar arasında bağ kurmak, o bağları korumak, büyütmekle görevlendirilmiş insanlar kadınlar. Siyaset ve hareket de insanlar arası bağlarla oluyor. O bağları korumak, büyütmekle oluyor. Kadınlara ne kadar doğal gelmeli siyaset. İşte o bağlar, donduran korku ile hareket eden korkuyu ayırıyor birbirinden.

O bağlar biraz yeni. Önce farkına varmakla başlıyor her şey. Bu korkunun, bu ezeli deneyimin, ebedi olmasının şart olmadığını idrak etmekle. Bunu birinin çıkıp söylemesi gerekiyor. Bir başkasının tekrar etmesi gerekiyor. Sonra o söyleyenlerin çoğalması gerekiyor. Bu oluyor. Söylenenleri duyuyor kadınlar. Duyunca sokakta yürürken yanında dünyanın her tarafından milyarlarca kadının korkusunu taşıdığını fark ediyor. Kolektif, evrensel bir korkuyu. Şimdi Şili’de bir kadın karanlık sokakta yürürken korkuyor, burada aydınlık olsa da. Muğla’da bir kadın korkuyla yürürken, onun korkusunu İtalya’da ve Hindistan’daki bir kadın anlıyor. Dünyanın her yerinde, kadınlar korkuyor. Daha doğrusu korkutuluyor. Artık bir sürü kadın bu korkusunu ifade ediyor. Bunu birbirine erişmek için, bir bağ kurmak, kurduğu bağı beslemek için yapıyor. Paylaşılan korku, felç eden bir korku değil, bağlandıkça artan bir öfkeye, eyleme sevk eden bir korkuya dönüşsün diye. Dönüşüyor.

Öfkeyi paylaşıyor kadınlar. Hikayelerini paylaşıyorlar. Kadınlara binyıllardır anlatılan hikayeleri alıyorlar, ders alsınlar, hadlerini bilsinler, sözden çıkmasınlar diye anlatılan korku hikayelerini ve onlardan başka bir ders almaya karar veriyorlar. Bu hikayelerin artık bitmesi gerektiği dersini... Bunu anlatıyorlar birbirlerine. Kurbanlığı reddettikçe, korkuları bir bağ örüyor, o korkuyu aşan bir cesarete dönüşüyor. Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre, bir konuşmada on kelimeden ikisini kadın söylerse, erkekler kadının kendisiyle eşit konuştuğunu, üçünü kadın söylerse kadının kendisinden daha çok konuştuğunu düşünüyormuş. Kadınlar bunu zaten biliyor ama birbirlerine fısıldamaya başlıyorlar: konuş, lafını bölen olursa, yardımına koşacağım.

Akademisyen bir arkadaşım konferansta sunum yaptıktan sonra, ileri yaşlarda bir erkek söz alıyor. “Soru içermeyen sorularını” saldırganca sıralamaya başlıyor. Sonra iki kadın sırayla söz alarak, duruma müdahale ediyor. Sunum sonunda iki kadın akademisyen arkadaşımın yanına geliyor. Üçü de birbirini tanımayan, farklı milletlerden kadınlar. Ama durum üçü için de çok tanıdık. Arkadaşıma, araştırmasına kadın olduğu için haksızlık yapıldığını gördüklerini, buna karşı birbirlerini tanımasalar da dayanışma göstermeleri gerektiğini söylüyorlar. Bu yeni bir dayanışma. Çok yeni. Kurbanlıkta değil, direnişte ortaklık cesaret veriyor bize.

Çok genç bir kadın bana geliyor. Başından geçenleri anlatıyor. Birkaç kez, kendisini korumakla görevli birisi tarafından kadınlığına atıfla yapılan ufak aşağılanmalar dizisi. Ufak gibi görünen ama hep tekrarlanan, tekrarlandıkça insanın özgüvenini aşındıran, sinirlerini bozan ufak aşağılanmalar serisi. Hiç eksik olmuyorlar. Hiçbir şeyin değişmeyeceği hissi üzerimden dev bir deniz dalgası gibi geçiyor. Aramızda bir nesil var ve hiçbir şey değişmiyor işte diyorum öfkeyle. Sonra değiştiğini fark ediyorum. Bana gelip anlattı çünkü. Biz eskiden diğer kadınlarla aramızda bir ittifak değil kurbanlık paylaşırdık. Anlatmazdık, içimize atar ve hayatımıza devam ederdik. Unuturduk. Güçlü olmanın böyle olduğunu öğrenmiştik. Dayanmak güçtü, başını dik tutup devam etmek güçtü. Hayır, güç öyle değilmiş. Güç teklikte değil, bağlardaymış. Güç dayanmakta değil, gerekirse kavgayla değiştirmekteymiş. Ve genç kadının iznini alarak, ben başka kadınlara anlatıyorum durumu. Beraber bu bir defa daha olmasın diye ne yapılması gerektiğini konuşuyoruz. Eskisi gibi fısıltılarla uyarmak için değil, o aşağılanmaları durdurmak için. Çünkü Şili’de kadınlar bizim için dans ediyor. Suç bizde değil, diyorlar. Ben onlara karşı da sorumluyum artık, ayağa kalkmaya.

Bu cesaretin büyüklüğü, bu bağın sağlamlığı, bu korkunun devliğinde saklı ne yazık ki. Bu korkunun artık eyleme dökülmesinde saklı. Çünkü bu dünyanın en yerel hareketi. Çünkü kürsülerden konuşma yapmıyoruz. Çünkü kadınların çoğuna kitaplarla, manifestolarla, doktrinlerle yaklaşmıyoruz. Ortak korkumuzla başlıyoruz. Annemizle, kardeşimizle, komşumuzla, sınıf arkadaşımızla, iş arkadaşımızla konuşuyoruz. Konuşuyoruz. Ağlıyoruz. Dertleşiyoruz. Toplanıyoruz. Yazışıyoruz. Sonra bir gün, dünyanın en doğal şeyiymiş gibi, “yarın yürüyüş var” diyoruz. Yarın yürüyüş var! Yürüyüşü düzenleyen, hayatını özgürleşmeye adamış kadınlar değil bahsettiklerim. Bir gün ofisinden nefesi kesilerek koridora fırlayan kadınlar. Uzattığı el, havada kalan kadınlar. İki ebeveynli evde çocuğunu tek başına yetiştiren kadınlar. Karanlıkta yürümeye korkan kadınlar. Her gün ufak ufak, bazen büyük büyük, bazen izlerini asla silemeyecekleri aşağılanmaları, şiddeti kanıksamış kadınlar. Bütün gün yaptığı işler görünmez olan, yorgunluktan biterken, çalışmıyorsun denilen kadınlar. Başını örtse birinden, kırmızı ruj sürse bir başkasından ya da belki aynı insandan (adam veya kadın olabilir bu insan) küfrü yiyecek kadınlar. Sesinin tonuyla dalga geçilen kadınlar. Vücudunun sahibi değil, bekçisi olan kadınlar. Bıkkın kadınlar.

Şehir ve şehir. Ülke ve ülke. Dünya ve dünya. Kadınlar ve erkekler başka şehirlerde, başka ülkelerde, başka dünyalarda yaşıyoruz bazen. Birbirimizi görsek de başka evrenlerimiz var. Bizim evrenimizi anlatmamız lazım. Dünyanın en yerel ve en küresel hareketini büyütüyoruz. Çünkü korkularımız, acılarımız bazen ülkeleri, sınıfları, kültürleri aşan bir ortaklığa sahip. Çünkü işe annemizle konuşarak başlıyoruz. 40 yaşında, 20 yaşında, 60 yaşında sokağa dökülüyoruz. Hapishanede büyüyen bebekleri dert ediyoruz. Eğitimli ve eğitimsiz, zengin ve fakir kadınlar suratımızda patlama ihtimali hep olan erkek tokadında, kıskanılmakta, sözümüzün kesilmesinde, karanlık sokak korkumuzda hemcinslerimizle buluştuğumuzu bilerek yürüyoruz. Sendikalar, derneklerin ve kolektiflerin çok ötesinde her karanlık sokağa sızan bağlar kuruyor, büyütüyoruz. Korkumuz ne kadar büyük ve ortaksa, cesaretimiz de o kadar büyük olma gücüne sahip. Bu daha başlangıç. Korkmayın kadınların korkmayacağı bir dünyadan. Bir gün aynı erkeklerle aynı sokakta yürüyeceğiz, aynı şehirde yaşayacağız. Şehirlerimiz, ülkelerimiz, dünyalarımız birleştiğinde, beraber dans edebiliriz. Bizim özgür olduğumuz bir dünya herkes için daha özgür olacak. Bizim eşit olduğumuz bir dünya herkes için daha güzel bir dünya olacak. Daha az aç çocuk, daha çok kahkaha olacak. O güne kadar, biz dünyanın yerel ve en küresel hareketini, kadın kadın, sokak sokak, ev ev işliyoruz. Dantel işler gibi ince ince, düğme diker gibi sıkı sıkı, kanaviçe işler gibi rengarenk...


 

YAZARIN TÜM YAZILARI