Yıllardır film oynatılmayan, terk edilmiş, metruk bir yazlık sinemanın içinde yaşıyorlardı... Kaldıkları kulübe, eskiden bu sinemanın gişesi ve deposu olarak kullanılıyordu... Kulübenin pencereleri sokağa bakıyordu... Sokaktan herkes geçiyordu... Birkaç kişi hariç, sokaktan geçen, sokakla yaşayan hemen herkes onlara deli gözüyle bakıyordu... Çünkü onlar, artık hemen herkesin gözünde bugün için artık umutsuz ve imkânsız sayılan bir şeyi gerçekleştirmeyi istiyorlardı: İnsanlar arasındaki eşitliği ve adaleti...

Emekli Tütün İşçisi Zühre teyze, Vatanperver Suphi, Demir Yolcu Namık amca, İğneci Nermin abla, Fransız Nuri, Komünist Kemal, Saksafon Tamircisi Rafet amca... Hepsi komünistti. Hemen hepsinin yaşları 70’in üzerindeydi. Kendilerine hiçbir zaman eski sıfatını yakıştırmazlar, yakıştırana da kızarlardı. Çünkü onlar her şeyin daha yeni başladığını söylerlerdi...

Kendilerine deli gözüyle bakanlara hiç aldırmaz, herkese sevgiyle ve sonsuz ilgiyle bakarlardı. Onlara göre her zaman, insanda umut vardı. Ve bir gün bütün dünyaya eşitliğin ve adaletin geleceğine inanırlardı...

Hayatlarının önemli bir çoğunluğu, direnişlerde, hapislerde, sürgün ve işkencelerde geçmişti… Ama yine de hiçbir şey onları yıldıramamıştı… Hayat onları dört bir yana savurmuştu. Başlarından çok şey geçmiş ama ortak davaları, birbirlerine duydukları inanç ve bağlılık, sonunda, onları yine yıllar sonra bir araya getirmişti…

Sarı sıcak perdeleri kırmızı orak çekiçlerle bezenmişti… Oturdukları kulübenin duvarları paha biçilmez ve son günlerde artık beni gözyaşlarına boğan fotoğraflar ve resimlerle doluydu: Marx, Engels, Mustafa Suphi, Clara Zetkin, Rosa Luxemburg, Che Guevara, Nazım, Ahmet Arif, Yılmaz Güney, Deniz Gezmiş... Ve daha nicesi: işçiler, köylüler, savaş ve barış fotoğrafları... Ve uğruna bir hayat ödenen arkadaşlıkların fotoğrafları... Odanın bir köşesinde ağırbaşlı bir gramofon dururdu.

Kulübenin dışındaysa, her yerde ve o sokakta Orta Çağ yaşanıyordu. Hangi kapıyı açsanız, neyin önünden geçseniz küstah ve kirli bir müzik çalıyordu... Derin bir yoksullukla utancı zorlayan bir zenginlik bir arada, yan yana yaşanıyordu.

Kimse kimseye inanmıyordu. Kimse kimseye gelecek için söz veremiyordu. Acımak duygusunun içinden nefret; aşkın içinden ürkütücü bir yalnızlık çıkıyordu... Kibarlığın yanıltıcı tülleri ardında, nedensiz bir şiddet gizliydi... Orta Çağ’ın, insanları kaplanlara parçalatan arenaları televizyon stüdyolarına taşınmıştı. Her akşam biri ya da birileri para ve küçük bir şöhret uğruna kameraların önünde asma köprülerden ve yüksek binaların üzerinden ölüme yolcu ediliyordu. Biraz sonra ölecek olan kurban, bu fırsatı tanıdıkları için televizyon kanalının sahibine ve sunucuya binlerce kez teşekkür ediyordu…

Belki farkında olan çok azdı ama kimse artık hayatı, insanı ve insanın geleceğini merak etmez olmuştu. Bu meraksızlık ve sevgisizlik, yoksul olsun zengin olsun herkeste ölüme karşı büyük bir özlem yaratmıştı... Herkes bilinçaltında ölümü çağırır olmuştu. Trafik kazaları, hastalıklar ve giderek artan şiddet, ölüme duyulan bu büyük özlemin gizemli işaretleriydi... İnsanlar sokaklarda, ellerinde cenneti anlatan tasvirlerle dolaşıyordu... Kadınlar saçlarını, erkekler gözlerini örtüyordu. Herkes kalbini örtüyordu... Sokaklar din kokuyordu. Sokaklar cehennem korkusu ve açgözlülük okuyordu...

Anlaşılması çok zordu. Herkes birbirine büyük bir ihtiyaç duyduğu hâlde, yine de bir araya geldiklerinde birbirlerini boşluğa ve derin bir yalnızlığa itmek için âdeta yarışıyorlardı...

Yoksul halk kentlere hücum ediyordu, onlardan tiksinen kentli aydınlar ise doğaya, doğanın gizli köşelerine saklanmaya gidiyordu...

İnsanların, birbirini korkutup yıldırmak için sokağa çıktığı günlerdi. Evimden sıkıldığım ama sokaklar için kendimi zayıf hissettiğim günlerde, onlara giderdim. Terk edilmiş yazlık sinemanın içindeki kulübelerine... Beni öylesine severlerdi ki bu dünyanın ve gelecek olan devrimin son umudu gibi... Hem zaten onlar sevdiklerini hep böyle  severlerdi... Tütün fabrikasından emekli Zühre teyze, beni taze sabun kokan divana oturtur ve arkama yastık koyar, “Cezmi Yoldaş, dayan arkana, dinlen biraz, sen bizim için önemlisin!” derdi... Demir Yolcu Namık amca bu sırada 16 milimetrelik film makinasını ayarlar, Vatansever Suphi küçük perdeyi gardırobun üzerine takarak ona yardım ederdi... Bu sırada İğneci Nermin abla, o çok sevdiğim muz liköründen ikram ederdi bana...

Komünist Kemal lambayı hafifçe dinlendirir, Fransız Nuri eski piyanosunun başına geçer, Saksafon Tamircisi Rafet amca arkadaşlarını kalın çerçeveli gözlüklerinin arkasından derin bir sevgi tebessümüyle seyrederken kucağındaki saksafon kutusunun yorgun kadifesini sabırsızlıkla okşardı... Unutmadan, bu insanlar birbirlerine her zaman, “yoldaş” diye hitap ettikleri gibi, asla olumsuz fiil kullanmazlardı. Örneğin “Lambayı söndür!” demezlerdi de “Işığı biraz dinlendirelim,” derlerdi...

Işık dinlendirilirken, demir yollarından emekli Namık amca benim en sevdiğim, en etkilendiğim görüntüleri, Fransız Nuri’nin piyanosundan çıkan “Enternasyonal Marşı”nın müziği ve 16 milimetrelik film makinesinin o tatlı, o serin hışırtısı eşliğinde gösterirdi: Nazileri yendikten, dünyayı faşizmin zulmünden kurtardıktan sonra, evlerine dönen Kızıl Ordu’nun askerlerini...

Tozlu yollarda, onları coşkuyla alkışlayan, mendil sallayan, çiçek atan ve “Yaşasın özgürlük!” diye bağıran binlerce coşkulu insanın arasından tanklarının, cemselerinin üzerinde, etrafa yorgun ama hep mağrur bakışlarla bakan askerleri gördüğüm andan itibaren, dışarıdaki Orta Çağ’ı o an unutur, içimin sevinçle tazelendiğini, hayata dört elle sarıldığımı hissederdim...

Film biter bitmez, Rafet amca kutusundan çoktan çıkardığı saksafonuyla, “Çav Bella”yı çalmaya başlardı. Bu sırada Fransız Nuri de ona eşlik ederdi. Hepimiz çoktan ayağa kalkmış ve hep birlikte söylemeye başlamış olurduk, “Çav Bella”yı...

Şarkı biterdi ve evime dönerdim. Beni bırakmak istemezlerdi ama ben yine dönerdim. Yol boyu, gerekirse onlar için canımı vereceğimi söyler ama yine evime dönerdim. Hayatımı onların hayatından ayırırdım. Kendim için yapacaklarıma dönerdim. Çünkü kalbimin yarısı onlarla, düşleri ve şarkılarındayken, öbür yarısı bu bireyci çağdaydı.

Sonra sen geldin. Bu şehirdeki, bu sokaklardaki kimselere benzemiyordun. Mektubun gibiydin. Yine de aldırış etmedim. Ve seni görür görmez aşkla ilgili, önceden ne biliyorsam anlattım sana. Hiç etkilenmedin. Bütün ezberimi bozdun. Sanki konuştuklarımı hiç dinlemiyordun. Gözlerindeki sonsuz merakla hareketlerime bakıyordun. Yaptıklarım, söylediklerim çok bilinen, herkesin düşünüp yaptığı şeylerdi. Bu şehirde hemen herkes aşk adına, sevgi adına, benzer şeyleri söylüyordu. Bu şehirde aşk, o derin yoksunluğu, açlığı, yalnızlığı, o bastırılmış ezikliği ve hıncı gizleyen bir maskeden başka bir şey değildi. Öyle olmasaydı onu bulur bulmaz bu denli ayaklar altına alır mıydık zaten...

Senin bedenine girerek bu geceyi de güven içinde geçirmek istediğimi anlamıştın. “Çok istiyorsan sevişelim ama bak, güneş ne güzel doğuyor!” dedin. Sonra sustuk. Ezberimde sana söyleyecek hiçbir şeyim kalmamıştı. Mumlar da bitmişti. Sonra gün, gözlerinde doğmaya başladı. Gözlerine, yüzüne, yüzünün incecik çizgilerine baktım. Ve ne tuhaf ki gözlerindeki o acı ışıltısının nereden geldiğini sen bile bilmiyordun. Ama uzak, çok uzak bir yerden geldiğini biliyordun. Ve bilmediğin, belki de hiç tanımadığın insanların ıstıraplarını devraldığını... Ezberimde aşkla ilgili, sana söyleyecek hiçbir şeyim kalmamıştı ama aşkın o derin, yaralayıcı hastalığı, gelip bulmuştu beni...

Sen de yaralan istiyordum. Sen de şaşır, sen de bocala, sen de zaman kaybet...

Bir akşam elinden tutup, seni o terk edilmiş, metruk yazlık sinemanın içindeki kulübeye götürdüm... Kapıların, her zaman olduğu gibi açtılar; aynı güzel, aynı dost bakışlarla... İçeri buyur ettiler. Arkamıza yumuşak yastıklar koydular. Sana vişne, bana muz likörü getirdiler. Fransız Nuri, “Enternasyonal”den sonra, Edith Piaf’tan “La vie en Rose”u, hemen arkasından Rafet amca, saksafonuyla “Partizanın Türküsü”nü, “La Liberation”ı çaldı sana, senin şerefine...

Evet, ezberinde böyle bir şey yoktu. Bu terk edilmiş yazlık sinema, bu kulübe, bu onca yıla ve onca eziyete rağmen kopamayan dostluk, dayanışma; duvardaki  fotoğraflar, bu çılgınlık, bu umut, bu insanlara kendini kurban eden garip insanlar, bu inanılması güç fedakârlıklar... Bunların hiçbiri ezberinde yoktu... Gözyaşlarını saklamadın ve hepsine defalarca, tek tek sarıldın...

Sonra içimdeki aşk acısının intikamını almak ve biraz olsun onayını kazanmak için oradaki herkese senin için, “Biliyor musunuz, o da sizler gibi bir komünist,” dedim. Tuhaf, şaşkın, biraz da acıyarak, “Ne gerek var, neden bu insanları kandırıyorsun?” der gibi baktın bana. Ama bunu duyar duymaz bu defa kemiklerini kırarcasına sarıldılar o yaşlı insanlar sana... Ve o geceden itibaren adının yanına, yoldaş sıfatı eklediler, sevinçli bir gururla...

Sonra hayatını adadın onlara. Çünkü onlar benden daha sahici geliyordu sana. Hiç sesimi çıkarmadım. Seni etkileyecek bir şey bulduğuma seviniyordum sadece. Seni onlara bırakıp evime geliyor ve içkiye saldırıyordum. Özlemin dayanılmazdı. Evimin balkonundan, yazlık sinema ve onun köşesindeki kulübenin orak çekiçli sarı sıcak penceresini görüyordum. Pencereyi görmek, özlemini daha da amansız kılıyordu. Sana dokunan ellerimi duvarda parçalıyordum. Halının üzerinde iki büklüm, soluksuz kalıyordum ama yine de biliyordum ki bu çektiklerimi anlatmaya kalktığım an, her şey çok eski, demode, çokça bilinen kişilerden ibaret olacaktı senin için...

Bu acının ne kadarı gerçek, bu aşka ait, ne kadarı kendimi sana kanıtlamakla ilgili kazanma hırsının bir  parçasıydı, bilemiyordum. Bu denli acı çekerken bile doğrulanmaya ihtiyaç duyuyordum... Artık bir dönem aynı davadan birlikte direnip hapis yattıkları ama uzun bir süredir izlerini kaybettikleri arkadaşlarını aramaya seni de yanlarında götürüyorlardı. Paşabahçe’den Nedim Usta, Kav Kibrit Fabrikasından Antepli Türkan’ı birlikte arıyordunuz... Ve çoğu kez bulamadan, kederli bir duyguyla geri dönüyordunuz... Kimi akşamlar onlarla birlikte, mahalleden, sokaktan geçenlere, “Merhaba, yoldaş!” deme eylemlerine katılıyordun... Önünüzden kim geçerse geçsin, “Merhaba, yoldaş! Nasılsın, nereden gelip nereye gidersin?” diye soruyordunuz...

Sonra kimi günler mahallenin arkasındaki tepeliğe, devrim ağaçları dikmeye gidiyordunuz... Komünist bir ülke, yemyeşil ağaçlarla kaplı bir ülke olmalıydı. Ağaç dikmekten büyük keyif aldığım için, bazı günler ben de size katılıyordum... Ama ev ev dolaşıp, çaldığınız kapıyı açıp size bön bön bakan insanlara özgürlükten, adaletten, eşitlikten söz edip onları etkilemeye çalışmak, bana çok zor görünüyordu. O günler sizden kaçar, ya evime sığınır ya da sokağı terk ederdim...

Bu çağa, günümüze uymayan bir özgürlük anlayışıydı savunduğunuz. Duyanlar şaşırıyordu. Siz özgürlüğü, kendiniz için bir şeyler yapılması değil, başkaları için fedakârlık yapılması olarak görüyordunuz... Kendinizi, herkesten ve dünyanın kaderinden sorumlu hissediyordunuz...

Ve hâlâ aranızdan, bu sokaktan ya da dünyanın herhangi bir yerinden tek bir insanın bile bu dünyanın kaderini, gidişatını etkileyip değiştirebilecek bir güç taşıyabildiğine inanıyordunuz...

İşte en çok bu yüzden, bir gece, sizler 16 milimetrelik film makinesinden, Nazileri yendikten sonra tozlu yollardan tanklarının, cemselerinin üzerinde evlerine dönen yorgun ama mağrur bakışlı askerleri seyrederken, sokağın faşistleri, sadece orak çekiçlerle süslenmiş sarı perdelerin koruduğu pencerelerinizi kurşunladılar... Tam o sırada, sana vişne likörü getiren tütün işçisi Zühre teyze, o kurşunlara hedef oldu...

Ve senin ezberin bir kez daha bozuldu. Hatırladın, onca uzun ve uzak yollardan geldiğin hâlde, kimlerin ıstıraplarını yüklendiğini; anladın, nedensiz ağlamalarının ve hüzünlerinin nedenini...

Ertesi gün cenazeye ben de katıldım. Kızıl bayrağa sarılı tabutun hemen arkasındaydın. Üzerinde, Zühre teyzenin kanlı beyaz gömleği vardı. O an, neredeyse hayatımda ilk kez bir şeyden emin olmuştum. Hayatımın kalan yarısını, seninle geçirecektim…