Beni hep o derin çukurun başında bekleyecektin…



Artı Gerçek

Bu ilişkide zoru yaşamak sana düşmüştü… Ben anlaşılmayı bekliyordum, sen de beni anlamak için çaba harcıyordun.


Sana sarılmam gözlerindeki o küskün parıltıyı değiştirmişti… Neler yaşadığımı hissedecek kadar iyi tanıyordun beni. Birini tanımaya uğraşmak, çileli, zorlu bir emeğin sonunda ulaşılan bir şeydi çünkü… Hatta sevmenin ön şartı gibiydi. Hiçbir şey kolay olmuyordu bu hayatta, hele birinin sevgisini kazanmak için onu tanımaya çalışmak en güç olanıydı… Bu ilişkide zoru yaşamak sana düşmüştü… Ben anlaşılmayı bekliyordum, sen de beni anlamak için çaba harcıyordun. Çünkü son derece değişken biriydim. Duygularım inişli çıkışlıydı. Bir gün dünyanın en sevgi dolu adamı, ertesi gün kendine kapanmış, uzaklara gitmiş, kendisini hiçbir yere ait hissetmeyen, inançsız, kuşkucu biri oluyordum… Bütün bu inanılmaz gelgitlerimi nasıl kaldırıyordun, bunu bile bir gün olsun derinlemesine düşünmemiştim… Bunu düşünmeme fırsat vermemiştin. Varlığını hiç gizlememiş, hiç bana özlettirmemiştin kendini… Çünkü insan birini özlerken tanımaya, gerçekten tanımak için uğraşmasam da bilincimde bir yer seni hep sınıyordu aslında. Sana nasıl davranırsam davranayım bana olan sevgin hiç değişmiyordu… Koşullu değildi bana olan sevgin. Bana böyle davranırsan kalırım, yoksa giderim, şeklinde bir tavrın hiç olmamıştı ki… İçten içe biliyordum, sana ne yapsam bana olan o derinden bağlılığın hiç bitmeyecekti… Beni kendine bağlamak için başkasının varlığını hissettirmek gereğini bile düşünmeyecektin…

Günümüzde ilişkiler böyle sürüyordu oysa. İnsanlar ilişkilerinde kontrolü ellerinde tutmak için karşısındakinde, bak bana iyi davran, istediklerimi yap, yoksa gidebilirim, başkası hayatıma girebilir, korkusunu yaratıyor, hayali terk senaryoları hazırlayıp bin bir tür egemenlik savaşı içine giriyorlardı… İlişkilerin çoğu gücünü emek ve güvene dayalı bir paylaşımdan çok, işte bu gizli tehditler ve şantajlardan alıyordu… İnsanlar kuşku ve güvensizlik içinde siperlerinin ardına çekilip karşı tarafın gücünü, olanaklarını ve güçsüzlüklerini gözlemeye, uygun zaman ve durumda kozlarını kullanıp ilişkideki kontrolü eline geçirmeye çalışıyor, eline geçirince de ipleri sıkı sıkı tutuyor ve sevgili adını verdiği rakibine istediğini yapma hakkını kendinde bulabiliyordu… İstediğini yapma haklarının en başında geleni ise o ilişkiyi kendi dilediği anda bitirme hakkıydı… Bu tarz ilişkilerde derinlik ve paylaşım olmadığı için ilişkiyi bitirme gücünü eline geçiren kişi garip bir zafer sarhoşluğu içine giriyor ve elindeki ayrılık bıçağını karşısındakinin en zayıf, en hassas yerine nasıl ve ne zaman saplarım duygusunun o hastalıklı hazzını doyasıya yaşadıktan sonra elinden geleni yapıyor ve bıçağı saplıyor, hatta bıçağı sapladığı yerde içerde çevirmeyi de unutmuyordu…

Bu adaletsiz hayatı anlamak için önce ilişkilere bakmak gerekiyordu… Hayatın özü bu ilişkilerdeki gizli veya açık işlenen cinayetlerde saklıydı… Faşizm önce iki insan arasındaki ilişkilerde başlıyordu… Buradan yayılıp sınırları geçiyor, ülkelerin ve devletlerin arasındaki ilişkileri etkiliyor ve bu sevgisizliğin koyu dumanı altında insanlar silahlarını kuşanıp, birbirlerini yok etmek için en uygun zamanı ve durumu kolluyorlardı… Bu yüzden insanlığın o uzun kışı hiç bitmiyordu… Sevgi ve aşk adına birbirine kıyan insanlar çoğaldıkça onların nefeslerinden yayılan acımasızlık buharı yaşadığımız bu büyük soğumayı kalplerden iklimlere taşıyordu…

Çünkü herkes bir tanrı kadar yalnızdı günümüzde. Vermeden almak tanrıya mahsustur, denir. Çoğu kimse artık kendisinden bir şey vermeden almayı deniyor ve sadece kendisini yaşamak istiyordu… Yalnızlığını kim giderirse onunla oluyor, onun yaşattıklarıyla kısa bir süre kendisini iyi ve değerli hissediyordu. Ama yalnızlığı çok derin ve çok hastalıklı olduğu için onun tek kişinin varlığıyla doldurulamayacağını anlıyor, o kişiyi elinde tutarak yeni insanları hayatına alıyor ve sonunda kendisini, iyi ve değerli hissetmek için çıktığı bu yolda yolunu iyiden iyiye kaybediyordu. Kendi yalnızlığıyla hayatına aldığı insanların yalnızlıkları birbirine karışıyor, kendilerini iyi ve değerli hissetmek için bir araya gelen ve hem kurban hem de cellat olan bu insanlar hiç ummadıkları bir anda derin bir çukurun içinde buluşuyor ve buluştukları bu yerde birbirlerine kendilerini daha kötü ve değersiz hissettiklerini anlatıyordu…

Ne acı ki bütün bu öyküler az çok birbirine benziyordu… Bu öykülerdeki en benzer yan insanların birbirine duydukları o derin güvensizlikti… Hayatta ezilmemek için ezmek gerektiğini nasıl öğrenmişlerse ilişkilerinde de aynı şekilde davranıyor, ezilmemek için ezmeyi deniyorlardı… Ama insanların gücü ve olanakları sürekli değiştiği için bir ilişkide ezen olan, bir başka ilişkide ezilen oluyor, karşılaşmalar daha önceki ilişkilerde açılan yaraların o kanlı gölgesinde başlıyor, herkes kendi yarasını gizleyerek karşısındakinin yarasını görmeye çalışıyor, bir eliyle onu okşarken öbür eliyle bıçağı ne zaman ve nerede saplayacağını düşünüyor, eğer bir an boş bulunup bıçaklanırsa yarasını kapatabilecek birini garanti altına aldığında harekete geçiyor ve sahip olduğu gücün bütün olanaklarını kullanarak bu kanlı oyunu küçük hasarlarla atlatıp, yeni bir kanlı oyuna başlamayı hayal ediyordu…

Cinayetin işlendiği yere gelenler, gözlerini gökyüzünün boşluğuna çevirmiş ve oraya küskün bir parıltıyla bakan masumiyeti görüyorlar sadece… Çoktan ölmüş, ama yine de yaşıyormuş sanılarak tekrar tekrar öldürülmüş olan masumiyeti…

Artık insanların çoğunun elinden gelen tek şey buydu ne yazık ki… Boşuna buluşmuyorlardı o derin çukurda… Boşuna geceler boyu birbirlerine kendilerini ne kadar kötü ve değersiz hissettiklerini anlatmıyorlardı… Ve birbirlerine neler yaşattıklarını içten içe bildikleri halde, boşuna kendilerini haklı bulmaya çalışmıyorlar, kızgın bir boğanın arenayı terk etmesi gibi, aynı kanlı oyunu tekrar oynamaktan hiçbir zaman vazgeçmiyorlardı…

Çocukluğumda okuduğum ve beni çok etkileyen bir masal vardı: Akrebin biri, bir derenin kenarında bekleyen kurbağanın yanına yaklaşıyor ve ondan kendisini derenin karşı tarafına geçirmesini istiyordu. Kurbağa bu teklife hiç sıcak bakmıyor, yapma akrep kardeş, ben sana nasıl güvenirim, sen beni derenin ortasında sokup öldürürsün, diyor… Akrep yılmıyor ve kurbağayı ikna etmeye çalışıyor; sana söz veriyorum diyor, asla seni sokup öldürmeyeceğim, inanmıyor musun bana… Kurbağa diretiyor, boşuna uğraşma, seni karşıya geçiremem, bunu benden isteme, diyor. Akrep yılmıyor, bütün gayretiyle kurbağanın aklını çelmeye çalışıyor, kurbağa kardeş bir düşün, seni sokup öldürürsem ben de boğulurum, hiç böyle bir şey yapabilir miyim, bir düşünsene, diyor… Ve sonunda kurbağa akrebi derenin karşı kıyısına geçirmeye ikna oluyor… Derenin tam ortasında geldiklerinde akrep zehirli kıskacını çıkartıp kurbağanın sırtına sokuyor. Acıya afallayan kurbağa akrebe dönüp, ne yaptın akrep kardeş, hani söz vermiştin, beni sokmayacaktın, diye soruyor… Kurbağayla birlikte derenin derinliklerine gömülmeye başlayan akrep yarı alaylı, yarı çaresiz, ne yapayım kurbağa kardeş benim doğam böyle, ben böyle yaratılmışım, diyor…

Peki, bizim bu öykülerde, bu oyunlarda yerimiz ne? Hatırlarsın elbet. Hem sen hiçbir şeyi unutamasın ki… Çünkü bilirsin ki aşk bellektir. İlk tanıştığımız günlerde bizi birbirimize bağlayan duygulardan biriydi konuştuğumuz… Sana o güne dek kimse aşık olmamış, tutkuyla bağlanmamıştı. Güzel, çekici, duyarlı ve daha birçok olumlu özeliğe sahip bir kadın olmana rağmen hep bağlanan, hep acı çeken, hep özleyen taraf sen olmuştun… Neden, diyordun, neden, neden biri çıkıp da bana aşık olduğunu söylemedi, diye dert yanıyordun… O kadar derinden sevdiğin halde hep terk edilen sen oluyordun… Bu işte bir yanlışlık var, diye yakınıyordun… Ve yanlışlığın nerede olduğunu bir türlü anlayamıyor gibi görünüyordun… Anlıyordun belki, ama anladığın şey sana ürküntü ve tiksinti verdiği için anlamazlıktan geliyordun… Biliyordun aslında, ilişkiler de tıpkı hayata benziyordu… Hayat nasıl güç ve hesaplar dengesiyse ilişkilerin doğası da öyle belirleniyordu… Oyunlar ve tuzaklar üzerine kuruluydu ilişkilerin çoğu… Kendisini bir şekilde saklayan, kişiliği etrafında tuhaf, anlaşılmaz bir gizem yaratan kişi bir şekilde ilişkide gücü elinde bulunduruyor ve sonuna kadar o yönlendiriliyordu… İlişkinin gevşeme anlarını ve karşı tarafın bağımsızlığını ilan edeceğini hisseden taraf, onun oyununu bozmak için masanın altında gizli bir rekabet havası yaratıyor ve terk edileceğini sezer sezmez birlikte olduğu kişi üzerinde hiç olmadığı kadar güçlü ve kendini sağlama almış izlenimi yaratarak iplerini eline geçiriyor ve onun hınç ve öfke duygusuyla da olsa kendisine bağlamayı başarıyordu...

Bu oyunlardan hangi birini yapabilirdin ki sen? Yapmaya kalkıştığında sen, sen olmazdın ki… Ruhsal bütünleşme olmazsa o ilişki asla dönüşemezdi ki… Ruhsal bütünleşme olması için her iki tarafın aynı anda üzerindekilerini çıkarıp, hiçbir maske ve kalkan olmadan, ne iseler o olarak çırılçıplak sarılmaları gerekirdi… Ama her defasında önce soyunan, üzerindekileri ilk çıkaran sen oluyordun. Savunmasız çıkıyordun sevdiğinin karşısına… Onun soyunup soyunmadığının farkına varamayacak kadar coşkulu bir telaşla yapıyordun bunu… İşte bu yüzden kimse sana tutkuyla bağlanmıyor, peşinden yana yakıla koşmuyordu… Aksine, ne kadar güzel ve çekici olsan da kısa sürede bıkıp sıkılıyorlardı senden… Ve bu kadar çocuksu bir inanışla üzerindekileri soyup çırılçıplak kaldığın için sana kuşkuyla bakıyorlar, hatta gizliden gizliye seni küçümsüyorlardı… Ne tuhaftı ki seni yaralayıp terk edenler bu terk edişten bekledikleri zafer sarhoşluğunu bile yeterince tadamıyorlardı…

Kimse hayatında senin kadar saydam olmadığı için sevginden şüpheye kapılıyorlar, bu yüzden sevginden akıttığın kanla seni baş başa bırakıp bu oyunlardan haberi olan başkalarına gidiyor ve bu kanlı oyunlarını onlarla devam ettirmek istiyorlardı…

Yaşadığım ilişkilerin sonu hep böyle olmuştu… Karşına çıkan, etkilendiğin, sevmek için çaba harcadığın insanlar o büyük yalnızlığını sana bir kez daha hatırlatmaktan başka bir şey yapmamışlardı…

O büyük yalnızlığı iyi bilirim ben… Bir sevilip iki bıçaklandığımda onun nasıl da onarılmaz bir şekilde ve daha da derinleştiğini… Bu yalnızlık giderek benim kişiliğimin ayrılmaz bir parçası oldu. Ve bir süre sonra kimsenin, ama kimsenin bu yalnızlığımı onarıp giderecek oluşuna inancım kalmadı… Bu inançsızlık beni giderek hastalıklı biri yaptı… Artık mutluluklardan, kavuşmalardan değil, acıdan zevk alır hale gelmiştim… Aslında ben de senin gibiydim. Bende etkilendiğim, sevmek için çaba harcadığım insanların önünde senin gibi coşkulu bir telaşla soyunuyor, ama soyunurken onun soyunmadığını bilerek yapıyordum bunu… Beni ne zaman bıçaklayacak, ne zaman terk edecek, diye bekleyerek soyunuyordum… Ve sonunda beklediğim gibi oluyordu… Bıçaklanıyordum, ama tıpkı senin karşına çıkanların yaşadığı gibi bu terk ediş, bu başarı onlara yeterince zafer duygusu veremiyordu… Onlara böyle davrandığım için senin sevgine nasıl güveniyorlarsa, benim de sevgime güveniyorlar, hatta bu denli cesurca soyunduğum için benden kuşkulanıyor, dahası içten içe küçümsüyorlardı beni… Bu küçümseyiş onlara bağlanmamdan korkmalarına bile neden oluyordu… Oysa bağlandığım onlar değildi ki, ben sevgimden akan kana, bu kan akarken çektiğim acıya bağlanıyordum…

Bir süre sonra kendi acıma tiryaki bile olmuştum… Sonunun ne olacağını bile bile ilişkisiz yapamıyordum… Ne yaparsam yapayım terk edileceğimi ve en çıplak kaldığım bir anda bıçaklanacağımdan neredeyse emin olduğum için bu ilişkiden sonra sevebileceğim kişileri hayatımın bir yerinde hep saklı tutar, ama bu saklı tutuşta küçük de olsa bir umudun beni gizliden gizliye heyecanlandırdığını hissederdim… Er ya da geç bir gün benim gibi birini bulacak oluşumun umuduydu bu… Ama çok çocuksu ve unutkan bir umuttu bu. Çocuksu ve unutkandı, çünkü bu umut kişiliğimin geriye dönüşsüz bir şekilde biçimlendiğini bilmezlikten geliyordu… Ben artık benimle aynı anda soyunan birine değil, beni en çıplak kaldığım anda bıçaklayan insanlara tutkuyla bağlanır, onları arzular hale gelmiştim… Artık aşk benim için ruhsal bir bütünleşme değil, incitilip yaralandığım anda kalbimden akan kana vurulmak, bu kanın akışı sırasında hissettiğim acıya sarılmak olmuştu… Hoş, zaten gizli bir umutla hayatımın bir yerinde bir gün sevebilirim düşüncesiyle sakladığım insanları yeni acılar tatmak için aramaya kalktığımda orada olmadıklarını, bilmediğim yerlerde bildiğim insanlarla kanlı oyunlarına çoktan başlamış olduklarını geç de olsa anlıyordum…

Bir filozofun anılarını anlattığı bir kitabında okumuştum(1). Nazilerin toplama kamplarına esir olarak düştüğünde, yemek öğünlerinde kendisine verilen yumurta, patates, meyve gibi yiyeceklerin hepsini yemez, bir kısmını çok aç kalınca yemek için toprağın altında gizli bir yerde saklar, ama bir süre sonra ne durumda olduklarını bakmak için toprağı kazdığında hepsinin çürümüş olduğunu görürmüş… Bu filozof da hiçbir sevgiye güvenmemiş, bu güvensizlik yüzünden hiçbir sevgiyi doyasıya yaşayamamış, hep bir gün sevgisiz kalacağını düşünerek elindekileri zor günleri için saklayıp gizlemiş, ama sonunda hep geç kaldığı için neye sarılsa onlar ya çoktan çekip gitmiş ya da toprağın altında çürümüş… Bu filozof kendisini durmadan yaralayıp inciten birine aşık olduğunu zannetmiş ve onunla evlenmiş… Ve aklın öte yakasına geçtiği bir gün karısını boğarak öldürmüş, ömrünün kalan kısmını bir akıl hastanesinde geçirmek zorunda kalmış… Kendisine soranlara karısını niye boğarak öldürdüğünü bilmediğini söylemiş…

Hatırlarsın, hem sen neyi unuttun ki bu ilişkide… Benimle artık niye sevişmiyorsun, diye sorduğunda, sana tutkum kalmadı, demiştim… Bunları duyunca gözlerin şaşkınlık dolu, ama çok eski bir acıyla açılmış, neden, diye sormuştun, neden artık tutku duymuyorsun bana… Çünkü sana ne yapsam beni terk edip gitmekle tehdit etmeyeceğini, birçok insanın yaptığı gibi rekabetçi oyunlarla başka birinin varlığını hissettirerek beni kendine hırs ve öfkeyle bağlamayacağını çok iyi anladım, demiştim sana… Benim için artık gizemli, ele geçmez biri değilsin… Beni olmadık bahanelerle kendime karşı ezik ve suçlu hissettirmedin… Yabancım değilsin. Seni çok iyi tanıyorum artık. Sen ben gibisin. Seninle seviştiğimde sanki kendimle sevişiyor gibiyim… Oysa ben kendimle sevişmekten zevk almıyorum artık. Beni incitip acı çektiren, bir eliyle sevip okşarken, öbür elinde sakladığı bıçağını bana ne zaman ve nerede saplayacağını tasarlayan birine tutkuyla bağlanabilirim ben artık…

Bunları sana söylemek büyük bir acımasızlıktı, biliyordum… Beni bu hale getirenler de bana hiç acımamışlardı… Onlardan bu yaptıklarının intikamını alamamış, aksine bana bu yaşattıklarından gizli ve hastalıklı bir haz almıştım… Şimdi artık sadece kendimi, kendim gibi birini acıtabiliyordum. Gücüm ancak buna yetiyordu… O yaralı gururumun içinde yıllardır biriktirdiğim öfkeyi bana olan sevgisinden çok emin olduğum birine, sana akıtıyordum, zavallı bir çaresizlikle…

Sen bu sakatlanmış ruhumu, bu ruhtan sana akan bu acımasızlığı bile anlamış ve bağışlamıştın…

Sahi ölüm vardı değil mi? Bir gün ikimiz de ölecektik… Ama aynı yerlerde değil… Ben senin kollarında ölsem bile ruhum senin yanında değil, o derin çukurun içinde olacaktı… Sen ölsen bile, ruhun o çukurun başında, benim oradan ne zaman çıkacağımı bekler halde ve bir gün ruhumun yanında olacağını hayal ederken ölecektin… Ve ben bu derin çukurun içinde bana benzediği halde çukura inmemek için direnen o çıplak, o savunmasız bedeninin tabuta konacağını görecek, işte asıl o zaman yıllardır arayıp da bulamadığım sevgiyi sonsuza dek kaybetmiş olacaktım…

YAZARIN TÜM YAZILARI