Evet bir anlamı olmalıydı: 70’li yıllarda bütün hızıyla yaşanan sol mücadeleyi, neden bu kadar karalıyor veküçümsüyordum? Bu yıllarda aynı saflarda olduğum arkadaşlarımı, öfke ve kızgınlıkla neden anıyordum? Her şey, benim öfkeyle söz ettiğim kadar kötü müydü acaba? Bir dergide, o yıllarda yaşadıklarımla ilgili, “İlk gençliğim o despot iklimde bir kâğıt parçası gibi, yandı gitti,” diye yazmıştım. Ve o dönem, zaman zaman yaşanan zorbalıklardan, fanatik eylemlerden söz etmiştim. Sol içi mücadelede tanık olduğum kimi olumsuzlukların altını kalınca çizmiştim. Ama her şey bu değildi elbet. Bunların yanında unutulması çok zor olan kahramanlıklar, ödenen ağır bedeller ve sımsıcak dostluklar, yoldaşlıklar da vardı. İnsanların ortaya canlarını gözlerini kırpmadan sürdükleri, pırıl pırıl bir amaç vardı. Ölülere basılarak yükselindiği kadar, yıldızlara tutunarak özgürlük düşlerine koşanlar da vardı…

Bütün bunları görmezden gelip kimi zorbalık ve olumsuzluklardan sürekli olarak söz etmenin, çok gizli, zaman zaman kendime bile itiraf edemediğim ruhsal gerekçeleri vardı sanki. Vardı evet! Ne kadar yenmeye çalışırsam çalışayım ben korkan biriydim. En çok da katlanamayacağım acılar çekmekten korkardım. Kaba dayak, falaka, tokat,elektrik… Fiziki her tür acı benim ruhumu kilitler, basiretimi bağlar, düşüncelerimi ipotek altına alırdı; gerçekleri tam olarak söylememe engel olurdu. Ya tutsak olma korkum? O anlatılır gibi değildi. Bırakın yıllarla ölçülen bir hapisliği; aylar, hatta günlerle ölçülen bir özgürlük kısıtlamasına uğramak korkusu, beni hep radikal olmaktan alıkoyardı.

Korsan mitinglerde polis saldırısını hisseder hissetmez, hemen tabanları yağlar; artık karşıma ne çıkarsa, kasap dükkânı, bakkal, bir evin arka bahçesi, bir inşaat deposu olabilirdi bu; soluk soluğa, yüreğim ağzımda buralara sığınırdım. İzinsiz bir yürüyüş sırasında, polis bizi iki taraftan sardığında bazı arkadaşlarımızın, “Daha sıkı kenetlenin, polisleri yarıp çıkalım!” önerilerine hiç aldırmaz, başımın çaresine bir an önce bakmak için çevremde uygun bir sokak aramaya başlardım…

Çoğu kez sığındığım dehliz, depo ve bahçelerde polisle çatışan arkadaşlarımın öfkeli seslerini, sloganlarını ya da acıdan inleyişlerini, yerlerde sürüklenip ekip otolarınabindirilişlerini duyardım. Yüreğim ağzıma gelirdi, utançtan ve yenilgimden ötürü ağlayacak gibi olurdum. Ama saatlerce o saklandığım yerden çıkamaz, olayların yatışmasını beklerdim.Sonra sesler, ağır ağır diner ve ortalıkta kimse görünmez olurdu. İşte bu zamanlarda saklandığım yerden çıkar, çoğu kez arkadaşlarımın yerlere akmış kanlarına ve cam kırıklarına basa basa evime ya da okul kantinine dönerdim.

İşte, korkularım ve kendimi aşırı kollamam yüzünden,binlerce insanın hayatını değiştiren 1976-80 yılları arasında,topu topu üç kez gözaltına alınmıştım. Bir keresindedurumum çok ciddiydi. Yok, ben yine bir şey yapmamıştım! Bu kez iftiraya uğraşmıştım. Ancak Selimiye Kışlası’nda arkadaşları olan subay babam yanımıza kadar gelmiş ve “Anneniz sizi okulda biliyor, kışlada değil!” diyerek beniazarladıktan sonra, akşam üzere tahliye edilmemi sağlamıştı.

Bilmem, anlatabiliyor muyum? Benim gibi o zamanlar bütün geçmişi lanetle ve kızgınlıkla anan birçok kişi de çok korkuyordu ve devrim için pek az bedel ödemişlerdi. Sol mücadeleye yaptıkları haksız eleştiriler, biraz da bu nedenden kaynaklanıyordu.

Sonra, birçok arkadaşım ağır işkencelerden geçip yıllarca tutuklu kaldı hapishanelerde. Bense, onlar içerideyken okulumu bitirip meslek sahibi olmuştum. 12 Eylül yıllarında, bir tek gün bile polis kapımı çalmadı. Bir tek polis bile bana fiske vurmadı. Arkadaşlarım cezaevi direnişleri yaşarken, ben Kıbrıs’ta subaylık yapıyordum!..

Bugün, Özgür Gündem’de yazmamın bir nedeni de bu gecikmiş bedeli ödemek, içimdeki suçluluk duygusunu biraz olsun hafifletmek içindir aslında. İşte, size bir ipucu: Kim sol mücadeleyi haksız yere küçümsüyorsa, hayatına iyi bakın. Ne bedel ödemiş, onu öğrenin!..

Her şey buraya kadar doğru. Ama doğru olan bir şey daha var. O da kaba gücü, zorbalığı asla kabul etmemiş olmam.Şiddetin anası bugünkü yapı, kabul ediyorum; ancak devrimciler de bu toprakların insanlaydılar, onlar da kör şiddetten payını almışlardı, ne yazık ki!

Bir mücadele kaçağı olan bana artık inanmazsınız, kabul! Peki, 1979 yılında sol arkadaşlarına, “Gerillalar” diye bağıran, cesaretinden kimsenin şüphesi olmadığı Dev-Genç liderlerinden -kendisi benim sınıf arkadaşım olur- Bülent Uluer’in şu sözlerine ne buyrulur: “Düşünüyorum da bizsolcuların birbirimize karşı duyduğumuz düşmanlık,egemenlere duyduğumuz düşmanlıktan daha fazlaymış gibi geliyor. Bu bana göre çok tehlikeli bir şey.” (2 Ocak. Özgür Gündem Gazetesi, s. 6.)

Özgürlük ve eşitlik uğruna canını feda eden devrimcilerin anısı önünde saygıyla eğiliyorum!