Çok eskiden, uzun, geniş, suçsuz yazılarım vardı benim… Hiçbir şeyim yoktu kısa kollu bir ömrümden ve amele yanıklarımdan başka… Gördüğüm kadardı herşey, büyülü, sevecen, sonsuz… Kime neyi, kimi anlatsam inanırdı… Kim bana neyi ve kimi inanırdım… O zamanlar birilerinin söylediklerine inanmak gösterişsiz, içten bir ibadet gibiydi… Kimse ben mutluyum demezdi; kimse ben iyiyim, ben masumum demezdi… Sadece yokuş başlarında, yol kenarlarında, yolcuların gelip geçtiği yerlerde terlemiş, yorgun insanlara temiz bardaklarla su uzatan çocuklar vardı… ‘’ Teyze al iç, annemin ölmüşlerine bir dua et, yeter… Amca iç sebildir, babamın ölmüşlerine bir dua et, yeter’’.. Su içerken gökyüzüne bakardı insanlar… Ve, ‘’Su gibi aziz ol yavrum’’ derlerdi… O zamanlar kimse ben mutluyum, ben iyiyim, ben masumum demezdi… Ama su içerken hep gökyüzüne bakardı insanlar… Sonsuzluğa kardeşçe kırparak bakardı…

Gölgemiz gibiydi dünya, ya bir adım önümüzde, ya bir adım gerimizde… Biraz daha çabalasak, biraz olsun silkinip kendime gelsek, hani biraz daha komşularımızı sevsek, herkesin iyiliğini biraz daha çok istesek, birkaç kimsesiz hayvanı daha alıp evimizde beslesek gökyüzüne bakarken kalbimiz biraz daha güzel çarpacaktı…

Sonsuz ve iyi bir bahçeydi dünya… Ve akşam olduğunda ağaçlardan toplardı bizi annem… Ağıllarına dönen koyunların, kuzuların çıngırak seslerinden anlardım bütün mevsimlerin kardeş olduğunu ve yarının bugünden mutlak daha güzel olacağını… Annem önce bizim ayaklarımızı, sonra da avluyu serin sularla yıkar, sonra da mutfağa giderdi yemek yapmaya… Avlunun serinlemiş, ıslak ışıklarına annemin sevinçli ve telaşlı gölgesi düşerdi… Annemin dokunduğu her yer; yaktığı her ışık, tavada kızarttığı yemeklerin kokuları gördüğümüz ve yaşadığımız heryeri bizim kıllardı..

O zaman da yoksulduk, ama yoksuluz diye üzülüp düşünmezdik… Çünkü hissedebiliyor olmaktı zenginlik… Evimiz, arabamız, bankada paramız yoktu, ama hissetmekten başımız dönerdi… Dokunmaktan, anlamaktan, sevmekten başımız dönerdi… Her şeyin kendi adı vardı… Fedakarlık; bencillik bencillikti… Kötülük kötülüktü, iyilikse iyilik… Masumiyet masumiyetti… Mutlu olunca içimiz acımaz, suçluluk hissetmezdik… Yaz mevsimi; zengin, fakir herkesin hissettiği kadardı… Mutluluk; zengin, fakir herkesin hissettiği kadardı… Avuçlarımızda ayçiçekleri, kimsenin anlamını aramadığı bir yaz mevsiminde aklımıza ne gelirse konuşurduk… Tek saatimiz ay ışığıydı… O bile şaşırırdı başı boşluğumuza, kaygısızlığımıza, sonunda da bize ayarlardı kendisini… Varolmanın bir başka adı da uykuydu… Temiz, serin, bembeyaz çarşafların üzerinde gördüğümüz rüyalarda sevdiğimiz herkesin, mevsimlerin, en çok da bizi gün boyu yorduğu için, şımartmaya her an hazır olan yaz güneşinin hatırası ve hakkı vardı… Dünya biraz daha açılsın diye önümüzde uyanır uyanmaz birbirimize rüyalarımızı anlatırdık… Anlattığımız rüyalar arzularımızı yatıştırmazsa kuyulardan soğuk sular çeker birbirimizi yıkardık… Soğuk sular tenimizi avutunca birkez daha anlardık ki yoksul da olsan, fakir de olsan herkesin hissettiği kadardır yaz, herkesin hissettiği kadardır hayat, bu dünya… Yaşamanın daha çoğudur özlem… İnsan güzel yaşamışsa daha çok özler yaşadıklarını…

Oysa artık ne zamandır yaz gelse ve benim gibi kimi arasam yazdan haberi yok… Kimi arasam ne hayatın kapılarını açan rüyalar, ne bembeyaz serin çarşaflarda uyanan sonsuz ve iyi kalpli uykular… Artık kimi arasam ne gökyüzüne bakarak su içen insanlar, ne kuyulardan çekilen soğuk sularla yıkanan ve o bitmez gibi görünen çocukluk ömrü…

Masumiyetin içinden zehirli bir korku yayılıyor ne zamandır… İyiliğin içinden bencillik çıkıyor, fedakarlığın içinden kötülük… Göremediğimiz ne varsa işte o kadar herşey…  En büyük yanılgı birinin söylediğine olduğu gibi inanmak.  Artık kimsenin değil bu dünya, bu hayat… Zenginler yaşamak istedikleri herşeyin parasını ödüyorlar… Yoksullarsa hayata görünmemek için giderek kendilerinin bile çok ötesinde bir yere sığınıyorlar… Zenginler peşinden koşuyor, yoksullar imreniyor; oysa kimsenin değil artık bu dünya… Yaz mevsimleri, çocukluğumuzdaki gibi sırlarını paylaşmıyorlar kimseyle… Oysa yaz, insanın kendisine koşmasıdır… Hatta kendinden daha güzel, daha sevecen, daha iyi şeyler yaratma zamanıdır… Ve yaz, yaşadığımızı sandığımız aşıklar gibi hep eksiktir, hep azdır, hep çabucak kayıp gider avuçlarından. 

Bavulumu işte bu duygularla hazırladım… Bavulumu hazırlarken belleğime emrediyordum, ne olur artık bana iyi anılar gönder: Gökyüzüne bakıp su içen ve ‘su gibi aziz ol’ diyen insanları; hayatın en sevecen ışığı alan annemi, saatimiz olan ay ışığını, kuyulardan çektiğimiz sularla serinlettiğimiz her umudu, her teni; gerçek ve sahici olduğu için yazmaya değer her mutluluk öyküsünü gönder diyordum…  Bu duygularla bavulumu hazırlamış, tam çocukluğumun yazına çıkıyordum ki kapımın zili çaldı. Postacıydı… Bana gönderilen mektubu uzattı. Zarfın ön yüzüne baktım. Cezaevindeki bir mahkumdan geliyordu. Bavulumu yere koyup zarfı açtım… İçindekiler sadece beni değil, benim gibi herkesi ilgilendiriyordu…

Merhaba

Bilmem ki ne yazmalı, nasıl yazmalı; hergün dört duvar arasından onlarca benzer mektup düşerken avuçlarınıza, birkaç on satırın daha ne faydası olacak, en sıkı kelimeler dahi, sağır kalmakta inat eden yüreğinize-bilincinize nasıl ulaşacak!..

Eğer ki ilk cümlede ‘’Yine mi’’ diyerek mektubu çöpe atmaya niyetliysen, ‘’biliyorum, biliyorum…’’ sözleriyle kağıt tomarlarının arasına sıkıştıracaksan, ne çıkar!.. Demek ki çok da paylaşacak bir şeyimiz yok bu konuda, birkaç on satır daha okumakla da kimse adam olmaz zaten. Hadi davran, buruştur gitsin! Ama hala bir beş dakika sabredebilecekse yüreğin, hâlâ körelmemişse kalemin ve hala ‘aydınlıksa’ düşüncelerin başlayalım…

Bıktık artık biliyor musun?... Kendi çocuğumun cesedini tanımayan bir ananın yüzüne gözlerine yerleşen acıyı zahmetsizce bulduğumuzda ya da hep kopan kollarımızın, kırılan kemiklerimizin hikayesini dinlediğimizde ya da hep utancımızın ( evet yanlış okumadın, yanlış yazmadım; senin-sizin utancınızın) kan revan fotoğraf karelerini gördüğünüzde bizi ‘aydınlatmanızdan’, bizi ‘duymanızdan’ bıktık sayın aydın…

Kendi ellerinizle 10 metrekarelik hücrelere tıktığınız kalemlerinizi, kendi ellerinizle 10 metrekarelik hücrelere tıktığınız tablolarınızı, ezgilerinizi, mısralarınızı, gösterilerinizi, köşelerinizi yaşam adına konuşturmak için daha kaç ölü, kopmuş kaç uzuv, kırılmış kaç kemik istiyorsunuz bizden, ‘diyet’ adıyla… Günlerdir dostumun kopartılan kolunu düşünüyorum ve günlerdir yarım ağız bir tiksintiyle (pardon ama öyle) dört yıl önce kameraların, patlayan flaşların karşısında, bedenini açlığa yatırmış 12 tutsağın ‘ölüsü’ üzerine sözler veren ‘aydınların’ hangi kuytuda gizlendiğini ya da ‘soylu’ medya plazada bazen ‘’korkutucu metal kutular’’(otomobiller) bazen Ege’deki…  ‘’Mavi gökyüzü, şarap rengi deniz, zeytinyağı, kekik, fesleğen… ‘’ üzerine yazılar döktürüp, ‘’ bir şeyler yap’’ çağrılarına ‘’yılgın değilim ama… herşey giderek zorlaşıyor’’ diye nokta koyarak hafızasını silmeye çalıştığımı kestirmeye çabalıyorum…

Yoo, yooo… Sakın ola üstüne alınma sayın aydın; biz, onlar ve sen kimin ne söz verip kimin ne yaptığını çok iyi biliyoruz. Kopartılan kolu çöpten alarak insanlığın gözüne sokan bir köpek kadar cüretkar olmadıkları geliyor aklıma nedense!.. Hayalimde silüetleri beliriyor, boyunlarında koca bir yafta asılı, ‘’yalancılar’’…

Kaç ölü, kopmuş kaç uzuv, kırılmış kaç kemik daha istiyorsunuz sayın aydın; GÖRMEK, DUYMAK İÇİN…

Günlerdir ekrandaki, gazete sayfalarındaki görüntüleri bir başına kalmış elimle parmak hesabı saymaya çalışıyorum; Ankara’da kırk-elli; İstanbul’da yirmi-otuz, sağda solda üç-beş aydın sanatçı… Görüyor, duyuyor, davranıyor… Aydınlar ordusunun en cüretkar neferleri topu topu yüz kişi? Kalemlerini, tablolarını, ezgilerini, mısralarını, gösterilerini, köşelerini 10 metrekarelik hücrelere tıkmayanların hepsi bu mu? Kimimizin eli var sayın aydın; yürekten sıkılacak… Darılma ama söylemekten kaçınmayacağım; kimimizin yüzü var, tükürmek için bile bakılmayacak…

Kaç ölü, kopmuş kaç uzuv, kırılmış kaç kemik… Bıktık artık biliyor musun?..

Kendi çocuğumun cesedini tanımayan bir ananın yüzüne, gözlerine yerleşen acıyı zahmetsizce bulduğunuzda, ya da hep kopan kollarımızın, kırılan kemiklerimizin hikayesini dinlediğinizde, ya da hep utancınızın (evet evet, yanlış okumadın, yanlış yazmadım; senin-sizin utancınızdan) kan revan fotoğraf karelerini gördüğünüzde;

BİZİ AYDINLATMANIZDAN, BİZİ ‘DUYMANIZDAN’  BIKTIK SAYIN AYDIN!!!

Ama bilin ki; kopan kollarımızın, kırılan kemiklerimizin ve hele de analarımızın ve hele de ölülerimizin hafızası güçlüdür. Günü geldiğinde kimin elini yürekten sıkacağımızı, kimin yüzüne tükürmek için bile bakmayacağımızı asla ama asla unutmayacağız sayın aydın!!!

Sizden, Bruno gibi, inancını çiğnemektense başı dik ölebilmeyi tercih etmenizi beklemiyoruz… Sizden, Vapstarov gibi, faşizmin namluları önünde mısralarını haykırırken kurşunlara göğüs gerecek kadar direngen olmanızı beklemiyoruz…

Sizden, Victor Jara gibi, Pinotchet’in postalları altında ikirciksiz gitarını çalmaya-ezgilerini seslendirmeye devam edecek kadar cüretkar olmanızı beklemiyoruz… Sizden yardım istemiyoruz, imdat çığlıkları atmıyoruz ayın aydın. Sadece, evet sadece görevinizi yapmanızı istiyoruz. Sahi, bir aydının, sanatçının görevi-misyonu neydi?

Cevap bekliyoruz sayın aydın… Kaç ölü, kopmuş kaç uzuv, kırılmış kaç kemik…