Evet, ben suçluyum…

Çünkü bizi kimse ciddiye almıyordu. İnsanlara komik geliyordu inandığımız her şey. Her söylenene inanıyorduk. Arkamızdan alay ediyorlardı. Herkesin iki, belki de üç hayatı vardı. Düşlerini yastık altlarında saklıyordu insanlar. Bizimse bir, sadece tek bir hayatımız vardı…

Gördüğümüz rüya, yediğimiz ekmek, yürüdüğümüz yol aynı yerden geliyordu…

Evet, ben suçluyum… Hem aşkı sürdürmek, hem de bu dünyada ciddiye alınmak istiyordum. İtibarlı bir mecnun olmak istiyordum. Hem aşk esirgemesindi ışığını benden, hem de adam yerine konmak istiyordum…

Suçluyum ben, kabul. Hem seni, aşkını istiyordum, hem de dünya nimetlerini…

Çünkü aşk bizi görünür kılmıştı. Savunmasız. Bizim bir tek hayatımız vardı… Düşlerimiz, sezgilerimiz, umutlarımız, gözyaşlarımız, ekmek paramız, beklentilerimiz, isyanımız hepsi ve aynı torbanın içindeydi. Torbamız gecede ışıl ışıl parlardı… Dışardan görenler küçümserdi…

Çünkü dünya aşkı küçümseyen insanlarıyla birlikte alıp başını gitmeye başlamıştı…

Gidemeyenler büyük bir kaçma hazırlığı içindeydi… Ama kimse kimseye hissettirmiyordu kaçıp gideceğini… Tesadüfler, hülyalar, arzular bile planlanıyordu…

Her geçen gün konuştuğumuz insanların sesi biraz daha uzaktan geliyordu…

Sen hissetmiyordun belki ama, burada, bu hayatta kaldığımız ve burada her şeyi giderek daha çok sevdiğimiz için bizle alay ediyorlardı… Ağrıma gidiyordu. Onlardan geride kalmak istemiyordum. Hem aşkı yaşamak, hem de uzaklaşan dünyayı, bizi küçümseyen insanların nereye gittiğini ve neler yaşadığını bilip, görmek istiyordum…

Oysa aşk sonu enayiliğe varan, eşsiz, bölünmez bir masumiyetti. Anladım, seni severken ikili bir hayatım olmuştu benim. Düşlerimi, sezgilerimi, rüyalarımı, masumiyetimi sende bırakıp, bu dünyadan kaçıp uzaklara giden insanların peşine takılmıştı öbür aklım…

Aklım sıra karıştırmayacaktım aşkın karanlık yüzüyle, seninle yaşadıklarımı…

Karıştırsam da suçun büyüğünü sana yükleyecektim. Aşkın silememiş, unutturamamıştı işte çocukluk acılarımı, ergenlik komplekslerimi içimden… Bu hayatta var olmanın acısını, içime işlemiş yoksunlukları silememişti…

Birileri bizden gizli uzaklara gidip gidip geliyordu. Garip, esrarengiz bir hazırlık vardı bilinmeyen yerlere…

Geride kalmak ve yeni acılar çekmek istemiyordum… Telaşım bu yüzdendi hep. Bulunduğum yerden emin değildim. Sürekli olarak haksızlığa uğramış hissediyordum kendimi. Birileri benim aleyhime yeniden örgütlüyorlardı sanki dünyayı…

Hep bir telaş vardı içimde. Bir gecikmişlik hissi. Herşeyi aynı anda yapmak istiyordum. Aynı anda her yerde olmak. Bu yüzden hiçbir şeye yoğunlaşamıyordum. Birçok yere gitmek isterken hiçbir yere gidemiyordum… Geçmişte yaşadığım acılara bir daha dönmemek adına kıyısız kalmıştım işte. Kendimi henüz tanımadan uzaklara atılmış, her şey olmak adına binlerce hiç kimse olmuştum…

Bir yaz akşamıydı. Sokaktan, dışardan eve dönmüştük. Oysa büyük bir özlemle çıkmıştık dışarı, ama umduğumuzu bulamamıştık. Karşılığımız yoktu dışarda, insanlar uzak uzak bakıyordu. Sesler uzaktan, çok uzaktan geliyordu. Çok kalabalıktı, ama çok ıssızdı dışarısı.

Yorulmuştuk boşuna ummaktan hayatı. Yorulmuştuk uzak bakışları, uzak sesleri toplamaya çalışmaktan… Yatağımıza öylece uzanıvermiştik. Yanımdaydın, ama seni hayal ediyordum. Hayalimde tam istediğim gibiydin. Yokluğunda seni daha çok seviyordum. Seni özlerken kendimi daha çok seviyordum. Yanımdayken hayalimdekine pek uymuyordun. Odanın penceresinden sokak lambasının ışığı görülüyordu. Işıkta bahçedeki çiçeklerin tozlu, yeşil yaprakları parlıyordu… Çocukların uzak çığlıkları geliyordu dışardan. Aklıma geldi, söyledim o an: Çocukluk bitti… Çoktan bitti, dedim…

Bunu duyar duymaz önce bana uzun uzun baktın. Beni ilk kez görüyormuş gibi, bir yabancıya bakar gibi baktın. Sonra birden gözlerini acıyla yumdun. Sanki duymaktan hep korktuğun bir şeyi ansızın söylemiştim. Sanki bu sözümün geriye dönüşü yoktu. Sonra sarıldın bana. Beni bir girdaptan çekip almak ister gibi sarıldın. Hadi sevişelim, dedin… Oysa sen hiçbir şeyin adını koymazdın. Çünkü güvenmezdin sözcüklere, onları ikiyüzlü ve kirli bulurdun. Sen en çok sessizliğe inanırdın. Suskunluktu senin anadilin. Sevişirken bir ara kulağıma fısıldadın, inanamadım. Sesini taklit eden biriyle sevişiyorum sandım bir an. İçimde bir fahişe var, dedin…

Artık geriye dönüş yoktu… Aşkı yitik bir çocukluk gibi geride bırakmış, benimle geliyordun. Kirli gururumla anladım, beni aşktan, aşkından daha çok seviyordun…

Sessizliğimi bozmuştum bir kere: İki, üç adamla birlikte sevişmek istiyorum…  Adamların yüzleri yok. Sadece iri, sert organları var. Güçlü ve kaslı adamlar. Ve hiç yorulmadan sevişiyorlar benimle. Sen bizi seyrediyorsun… İçimde uyuyan fahişeyi seyrediyorsun. O sevişmeye doymayan fahişeyi… Ruhum seninle, ama bedenim başkalarıyla… Sen bizi seyrediyorsun…

Bir kere bozmuştum suskunluğunu… Çocukluğu ve masumiyeti yitirmiş, herkese ait olan, o kirli hazzı bulmuştuk… Odanın penceresinden sokak lambasının ışığı görülüyordu. Işıkta bahçedeki çiçeklerin yeşil tozlu, yaprakları parlıyordu… Sonra çocukların uzak çığlığı geliyordu uzaktan…

Tekrar tekrar, sarsılarak boşaldık… Dışarda gece, ışıklar, tozlu yapraklar vardı. Dışarda yitik çocukluğumuz. Bizi aşağılayan herkes. Dışarda uzak sesler. Uzak bakışlar. Dışarıda aşkla yaralı yüzün vardı. Dışarda kanayan sahipsiz suskunluğun… Dışarda lekeli masumiyetim vardı…

Bizim de artık iki hayatımız vardı. Diğerleri gibi. Onların gerçekte kim olduğunu ve nereye gittiğini bilmiyorduk, ama onlara, uzaklara yetişme adına biz de hayatımızı ikiye bölmüştük… Bizde herkes gibi olmak istiyorduk. Herkese benzeyerek kirlettiğimiz aşkımızın, yitirdiğimiz çocukluğumuzun öcünü yine kendimizden almak istiyorduk. O kimselere benzemeyişimizin bize ödülü olan o aykırı yaşama sevincimizi, o kirli, o herkese ait olan hazzın içinde yitirmek istiyorduk…

Sen istediğin insanla olabilirdin. Ben de. Birçok şeyi yaşayıp birbirimize anlatmaya karar verdik. Kıskançlık, sahiplenmek yoktu…

Eğer bizi engellerse benliğimizle bile alay edebilirdik. Geçmişte savunduğumuz ne varsa hepsiyle alay edebilirdik… Bedenlerimiz özgür, ama ruhlarımız ne olursa olsun birbirimize bağlı olacaktı. Hem burada, hem uzaklarda olacaktık. İyi düzenlenmiş, korunaklı bir maceraydı hayatımız. Dalgaları böyle aşacaktık…

Nitekim sonra hayat bana cömert davrandı. Kolaydı şehirde her şey. Çünkü şehirde kimse kendisine tahammül edemiyordu… Tanıdığım birçok kadın gece yalnız uyuyamıyordu… Merak ettiğim uzaklıklarda, o an için gördüğüm boşlukta yüzen başıboş ruhlar, sahipsiz, yaralı bedenler, gürültü ve kimsesizlik vardı…

Ve hangi eve gitsem bir pencere vardı. Sokak lambasının ışığında parıldayan yeşil, tozlu yapraklar… Uzaktan gelen çocuk çığlıkları vardı.

Ve ben hangi yalnız kadının evine gidip, yatağına uzanıp o sesleri duysam, aynı şeyler dökülürdü ağzımdan: Çocukluk bitti… Çoktan bitti…

Sonra sevişmeye öfke karışıyordu. Hırs ve ölüm korkusu karışıyordu. Bir odada yaşamaya mahkum kalmış, gözleri kör ve sonsuz alıngan bir kadın karışıyordu sevişmeye…

Bedenler farklıydı, ama değişmeyen bir tek şey vardı. O da sevişme bittikten sonra yaşanan o derin burukluk, o tarifsiz hüzün. Adı bir türlü konmayan hayal kırıklığı… Kafamızda her şeyi çözmüştük. Bedenleri ve ruhları ikiye ayırmıştık. Kıskançlığa ve sahiplenmeye son vermiştik. Düşlerle arzuları birbirinden ayrı yerlere koymuştuk… Ama ya o sevişme bittikten sonra başlayan o derin burukluk, o tarifsiz hüzün, adı konmamış o hayal kırıklığı… İşte bunu hiç düşünmemiştik… Sevgisiz sevişmelerin sonunda mutlaka yapışırdı insanın ruhuna o tarifsiz hüzün…

İnsan var olduğundan beri değişmemişti bu yasa…

Sevmediği biriyle ne kadar arzuyla, ne kadar iştahla sevişirse sevişsin o derin hüzünden, burukluktan, o hayal kırıklığından mutlaka payını alıyordu herkes…

İşte bunu hissettiğim an sana derin bir merhamet duymaya başladım…

Dalgaları aşmaya çabalarken kimsesiz gecelerinde, seviştikten sonra yaşadığın o tarifsiz, o derin hüznü düşündüm…

Daha gün ışımadan utançla ve sonsuz bir pişmanlıkla terk ettiğin evlerde yitirdiğin düşleri, inançları, sezgilerini düşündüm…

İçinde uyandırdığım fahişeyi saçları örgülü bir kız çocuğu olarak, sokaklarda bir başına ip atlarken, sek sek oynarken düşündüm…

Benimle uzaklara gelmek için sokaklarda kimsesiz bıraktığın o kız çocuğu için sonsuz acı duydum…

Sonra bir gün demiryolunun kenarındaki, o her zaman gittiğimiz küçük çay bahçesine götürdü beni ayaklarım. Toprağa değen ayaklarım minnet duyuyordu hayata…

Yitirmek güzeldi…

Yitirdikten sonra anlamak ve bulmak daha güzeldi. Evet, ben suçluyum. Aşkı küçümseyen benim. Uzakları senin aklına sokan benim.

İçindeki fahişeyi ortaya çıkaran o benim dinmek bilmez doyumsuzluğum… Kanayan çocukluğum. Yaralı ilk gençliğim… Kabul suçlu benim…

Ama biliyorum, birazdan kan sızan tebessümünle geleceksin. Gözlerinde o derin burukluk, o adı konmamış hayal kırıklığı…

Biliyorum, birazdan dalgaları aşıp, geleceksin…