Bu sana ilk seslenişim... Duy, sesimi!.. 
Biliyorum, yıllardır bu mektubu yazmamı bekliyorsun sabırla... Yıllardır, seni, ait olduğum dünyadaki o gerçek
dostumu bulacağım günü bekliyorsun. Bense, hep yanlış adreslere göndermişim mektuplarımı.. Seni hep yanlış yerlerde aramışım, denizyıldızı... Oysa sen hep oradaymışsın; içimde, en yakınımdaymış dost yüreğin... Nasıl fark edememişim.
Ve ilk yaralar açılmaya başladı, denizyıldızı!.. Savun­masızdım... Farklıydım... Onlar gibi olamıyordum... Neden böyle olmasını istediler, denizyıldızı?.. Daha yedi yaşında bir çocuktum... Lojmanda otururken bir sürü arkadaşım vardı. Ama hiçbiri yürekten sevmiyordu beni... Bunu, o za­man bile hissediyordum... Okula başlamadan, kendi ken­dime öğrenmiştim okumayı, yazmayı; dört işlemi... Ezil­memden korkup ikinci sınıftan başlatmadılar. Sınıfta oku­mayı bilen tek öğrenci olduğum için, ilk kırmızı kurdelayı bana taktı öğretmenim... Beni sınıf başkanı yaptı... Diğer çocuklar, nasıl, kıskanırdı beni!.. Nedenini anlayamazdım o zamanlar... Bu başarı, büyük bir eziklik, mahcubiyet ya­rattı benim içimde. Oysa o güç arkadaşlarımın elinde olsaydı neler yapmazlardı? Nasıl da hırs yoktu kalbimde; neden, denizyıldızı? Neden, mahalledeki arkadaşlarıma, kıskançlığından benim için, "Çok tembel, okumayı bile be­ceremiyor, öğretmen ona hep hakaret ediyor," diye yalan söyleyen sınıftaki en yakın arkadaşımla hiç yüzleşemedim. Neden, diğerleriyle aramı bozmak için uydurduğu buna benzer senaryolar için hesap soracak gücü vermediler ba­na? Neden, ona kin besleyebilmem için yüreğime birazcık nefret duygusunu yerleştirip öyle göndermediler beni?

Neden, onu ve ona inanan diğer arkadaşlarımı hep affettim? Onlar lojmanda babası kalorifercilik yaptığı için aşağılayıp oyunlarına katmazken; beni de dışlamalarını göze alarak, o kızla neden oynadım? Onlara bu denli yabancı olan bu merhamet duygusu, daha o yaşta nasıl yerleşmişti içime, denizyıldızı?.. Ben de birazcık kötü olamaz mıydım?

Duygusuz bir otel odasındayım... Anısız, geçmişsiz bir oda... Burada ona ait hiçbir şey yok... Yaşadığım her şeyi unutmak isterdim... Ne zaman geldim ben bu noktaya?.. Hatırlamıyorum... Hatırlamamak ne kadar güzel bir şey... Kızgın güneş, pencerelerden içeri hırçın bir şekilde sızı­yor... Yataktan hiç kalkmak istemiyorum... Açık pencere­den sokakta oynayan çocukların sesleri geliyor... Onlar da büyüyecek, onlar da benim yaşayacağım şeyleri yaşaya­cak... Belki de yaşamazlar. Dingin, huzurlu bir hayatı se­çerler... Alışkanlıklarına bağlanırlar sımsıkı... Her akşam eşleriyle kapılarının önüne koydukları masalarında akşam yemeklerini yerler. Arzularına kapılmazlar... Sınırlarını bilir­ler... Evlerinden fazla uzaklaşmazlar. Kaderlerine razı olur­lar... Öyle olurlarsa, büyüdüklerinde, benim gibilerini görüp tanıdıklarında, yadırgarlar; uzak, çekingen bakışlarla ba­karlar...
Ben hiç sınırlarımı bilmedim çünkü... Yaz akşamları so­kak aralarında, evlerinin önünde, basit, küçük masalarında akşam yemeklerini yiyen ailelere özenmedim... Hatta on­ları görünce içim sıkıldı. Daracık, küçük, kasvetli hayatlar­dan hep uzaklarda olmak istedim... Aile sohbetleri hep içimi boğdu... Ben hep evden kaçan çocukları sevdim... Bunalan, daralan... Tutkularının peşinden giden insanları... Sıkılan insanları sevdim... Yetinmezleri...

Çocukken, çok ufakken yaralandım ben... Hoşuma gitti böylesi. Çok acı çeksem de... İyi ki mutsuz bir ailede büyü­müşüm, derim hep... İyi ki çocukluğum mutsuzluklar içinde geçmiş... Çünkü bağlandığım şeyleri kolay kolay bıraka­mam ben... Mutlu ama küçük aile sohbetlerine, yaz günleri kapı önlerine konan masalarda yenen akşam yemeklerine, basit dedikodulara, küçük, gündelik hırslarına bağlansaydım, belki de hiç ayrılmak, kopmak istemezdim onlardan... Sıkıntıdan patlasaydım bile bırakamazdım. Çok bunaldı­ğımda bir iki hisli şarkı söyler, bir iki duble rakı fazladan içer, sıkıntımı yersiz bulur; "Buldun da bunuyorsun, haddi­ni bil, otur oturduğun yerde! "Bak, ne güzel, her akşam yo­lunu bekleyen sevgi dolu bir karın, bacaklarına sarılan şirin çocukların var, bela arama!" der, otururdum oturduğum yerde; hiç öyle olmasa, öyle hissetmesem bile, "Ne kadar mutluyum, hayat ne kadar güzel ve eğlenceli bir yer!" der­dim... Kendime sürekli iyi ve olumlu telkinler verirdim... Ha­yat böyle geçip giderdi... İyi de olurdu... Her şeyi olduğu gi­bi kabul eder, haddimi bilirdim...

Sahi, ben bu otele sabahın kaçında geldim? Niye, bu kadar içtim? Neden kendime bu kadar zarar veriyorum?
Kendilerine zarar verenlerin anneleriyle gizli bir derdi varmış. Psikoloji kitapları öyle söylüyor... Annelerine duy­dukları öfkeyi, kendilerine zarar vererek dindirmeye çalışırlarmış...

Ah, şu beynimi bir durdurabilsem!.. Kaç yaşıma geldim, hâlâ zavallı annemle uğraşıyorum... Şu yataktan bir kalka­bilsem, gidip soğuk suyun altına girip başımı soğuk suya tutup bana acı veren tüm geçmişimden kurtulabilsem, diye düşünüyorum...
Gidip televizyonu açıyorum. Rastgele bir kanal çıkıyor. Mini bardan bir şişe soğuk su alıp kana kana içmeye baş­lıyorum... Gece kimsenin kalbini kırıp kırmadığımı düşünü­yorum su içerken... Son günlerde iyiden iyiye hırçınlaşıp alınganlaştım, çünkü...

Herkesin benimle uğraştığını düşü­nüyorum. Oysa, yok, öyle bir şey. İnsanlar kendilerini yaşı­yorlar... Çevremdeki insanlar, öyle yalnız ve öyle kırgınlar ki... Hepsinin beklentileri çok büyük, oysa hayat öyle küçük ve öyle imkânsızlıklarla dolu ki herkes, koşup koşup ha­yallerinin, beklentilerinin duvarına çarpıyor...

Kalkmak gerek... Son günlerde niye böyle oldum ben? Nerede, benim o eski coşkularım? Nerede, o içi içine sığ­mayan insan? İçimdeki büyüyü yitirdim sanki... O büyü ol­madan, hiçbir şeyin tadı yok sanki... Bir şair arkadaşım söylemişti; otuz beş yaşında, o büyü bitiyormuş insanda... Geriye, salt, kuru gerçekler, anlamsız tekrarlar kalıyor­muş... Ne ilgisi var, bir yıl önce; bir yıl bile değil, daha bir­kaç ay önce içimdeki bana sonsuz gibi gelen bir büyüyle bakıyordum hayata... Oysa, otuz beş yaşımı geceli yıllar oldu...
İşte, en çok böyle zamanlarda, o sokak aralarına, ev ön­lerine konan aile sofralarına özeniyorum. Eşlerini bekleyen kadınlara, ellerinde dolu filelerle evlerinin yolunu tutan aile babalarına... Babalarını, ta, sokağın başında karşılayıp "Bana ne aldın?" diye onların ellerine sarılan güleç yüzlü çocuklara... Küçük ama sağlam mutluluklara... Yoldan çık­mayan, haddini bilen insanlara... Tutkusuz yaşayıp hayat­tan çok az şey bekleyenlere...

Ama artık benim için çok geç... Kimse bir başkası ola­maz... Yanlış bir hayat, doğru yaşanmaz...

Şu an nerede acaba? Kimle beraber? Benim hissettik­lerimi o da hissediyor mu acaba? Neden, onu hep başka­sıyla sevişirken düşünüyorum? Aramızdaki beraberlik sa­dece cinsellik üzerine mi kuruluydu acaba? Sanmıyorum. Çok derinlerde yatan bir acı duyuyorum, onu düşündüğüm­de... Ayrıca, başkasıyla sevişmesinden çok, ona sarılıp uyuması bana daha çok acı veriyor. Başını onun omzuna koyması, onu koklaması, saçını okşaması...

Tanrım! Nereden tanıdım bu kadını ben? şeytan, diyor, git, evine; kır, kapısını; avazın çıktığı kadar bağır, yeter de; yeter, benimle oynadığın, ne istiyorsun benden de... Sars omuzlarından, canını acıt, göster ona ne kadar kararlı olduğunu; ürksün senden, sasırsın, toparlasın kendini!.. Ama yapamam ki böyle şeyleri ben... Kıyamam, ne ona, ne de yaşadıklarımıza... Ben, en fazla böyle duygusuz otel oda­larında, kendimi yer, bitirir dururum. Bir şarkı duyduğumda içim ürperir, ellerimi ısırıp bedenime zarar vermek isterim. Bir sıtma nöbetine tutulmuş gibi, bütün ömrümle birlikte titre­yip dururum... Bu ayrılığın bütün suçunu kendimde bilir; onun varlığında, bütün terk edilişlerimi aynı anda yaşarım...
Kapıyı açıyor... Yüzünü görünce içim ürperiyor. Gözle­rim doluyor. Bir şeyler söylemek istiyorum, söyleyemiyo­rum. Sesim titriyor... O da bakmıyor bana zaten... Beni ka­pıda öyle bırakıp küçük bir gece lambasının aydınlattığı koltuğuna gidiyor. Müziği sonuna kadar açmış... Yanındaki kanepede, yarılanan bir cin şişesi duruyor. Kül tablası, ağzına kadar dolu... Gözleri, ağlamaktan şişmiş...

Bana bakmadan konuşuyor: "Neden geldin?" "Çok özle­dim, seni," diyorum... "Dayanamadım yokluğuna... Ne oldu o, sarsılmaz gururuna?.. Hani, bir daha hiç aramayacak­tın? Hani, hayatına temiz bir sayfa açmıştın?.." İçkisinden bir yudum alıyor. Sönmüş sigarasını yeniden yakıyor. "Aş­kın yanında sözler nedir ki?.. Sen demez miydin, 'Aşkta gurur olmaz!' diye... İnsan sonunda kendine yeniliyor işte... Biraz geç kalmadın mı?" Bu soruyu sorarken sesi titriyor, güçlükle bastırmaya çalışıyor bu titreyişi... Ama gözyaşları­na engel olamıyor... Duygularını ele vermek istemiyor. Güçlü görünmek istiyor. Hatta, kayıtsız... Dolu kül tablasını boşaltmak ve bana içki doldurup getirmek için mutfağa gidiyor... Sonra banyoya geçiyor. Salona geldiğinde, biraz daha toparlanmış görünüyor...

Koltuğuna oturuyor, bir sigara yakıyor. Perdelerin ara­sından sızan sokak lambasının ışığına takılıyor gözü... Sanki, o da benim gibi uyumak, uzun yıllar uyanmamak, uyandığında yeniden doğmuş gibi uyanmak istiyor... Son­ra, birden bana dönüyor, geldiğimden beri sanki ilk kez yü­züme bakıyor: "Kocama dönüyorum ben... Aşka olan bü­tün inancım bitti... Her şey için çok geç artık!.. Biliyor mu­sun, kırılan bir vazonun parçaları yeniden birleşmiyor..."
İşte o an, çaresizlik nedir, çok iyi anlıyorum. Akıntıya ka­pılmış bir insan güç bela tutunacak bir dal ararken neler hisseder, çok iyi anlıyorum. Yok olup gitmeden önce kendi­sine uzanacak bir mucizeyi beklerken, nasıl da bir başkası olur; hiç bilmediği bir başkası... Şaşırır kendine... "Bu halim de varmış benim," der: "ben de öyle olacakmışım!"
"Aşk varsa, sevgi varsa, kırılan vazo yeniden onarılır," derken, sesimi ben bile tanımıyorum... Güç, artık onun elinde... Artık kendisi için hiçbir şey um­mayan, her şeye inancını yitirmiş bir insan nasıl güçlü olur­sa, o kadar güçlü işte!.. O kadar kayıtsız, o kadar alaycı...
"Aşkmış... Sevgiymiş... Üç gün sonra biter aşk. Sonra, sonra ne olacak?.. Kuru kuruya aşk, karın doyurur mu? Çocuğumun aylık okul masrafı, 1.5 milyar lira... Aşkla öde­nir mi bu para?.. Bak, ben ödeyemediğim için kocam çocu­ğumu elimden aldı. Ayda yılda bir, görüyorum onu... Bu oturduğum ev kocama ait, yarın, 'Çık evimden!' dese ben ne yaparım?.. Her gün arayıp tehdit ediyor. Beni şu anda­ki bu işime o soktu... 'Bana geri dönmezsen sonuçlarına katlanırsın,' diyor..."

Beni uçuruma doğru sürüklediğini hissediyorum, o çıl­gınca akan suyun... Görünenin arkasındaki karanlıkta bir­denbire açığa çıkıyor... Aşkın arkasındaki... Umutsuzluğun arkasındaki... Gelip geçici olan şeylerin arkasındaki asıl saklı olan şey, açığa çıkıyor...

İnadına görmezden, inadına inanmazlıktan geliyorum, yaşadıklarımızın arkasında yükselen asıl gerçeği...
"Benimle gel!" diyorum ona... "Orada bir evin var se­nin... Yeni bir iş bulursun. Biraz param var. İdare eder gi­deriz... Önemli olan insanın istediği hayatı yaşaması... İşe girince çocuğunu da yanımıza alırız. Kolejde okuması şart değil. Bütün çocuklar kolejde mi okuyor? Dersleriyle ben ilgilenirim. Bütün gün evdeyim nasılsa..."
Artık saklamıyor gözyaşlarını... Derin bir kırgınlıkla ba­kıyor bana. Hiç affedemeyecekmiş gibi... Bu defa kayıtsız değil, güçlüyü oynamıyor:
"Çok yalvardım sana, geçmişte... 'Gel, beni al; beni bu­ralardan kurtar!'" diye... Benden hep zaman istedin... 'Bir­likte yaşayamayız!' dedin. 'Benim yazmam, üretmem için, yalnız olmam gerekir!' dedin. Çok yalvardım... Ama haya­tından hiç taviz vermedin. 'Aynı evde oturursak, birbirimiz­den bıkarız, sevgimiz tükenir, biter,' dedin... Unuttun mu bu sözlerini? Ne değişti şimdi, söylesene?.. O zaman nere­deydi aşkın? Beni hiç kaybetmeyeceğini, sana olan aşkı­mın hiç bitmeyeceğini sanıyordun, değil mi? Hep seni o za­manlardaki gibi deliler gibi seveceğimi, sen ne istersen ona uyacağımı düşündün, değil mi? Bizi karşılaştıran kadere ihanet ettik... Ve artık çok geç... Ben artık o bildiğin kadın değilim... Hayatın ne olduğunu, güç de olsa, anladım. Her­kes kendini düşünüyor, ben niye düşünmeyeyim... Yaşım geçiyor. Çok yalnız kaldım ben. Artık bundan sora yalnız kalmak istemiyorum... Alıştığım hayatı yaşamak, standart­larımın altına düşmek istemiyorum... En önemlisi, artık, ço­cuğumun yanımda olmasını istiyorum... Kocamı sevsem ne olur, sevmesem ne olur? O beni seviyor ya, bu bana yeter!.. O hiç olmazsa, 'Birlikte yaşarsak, sana olan sevgim tükenir!'  demiyor... Hadi, git artık, kanatma bu yarayı! Hadi, git!.. Birbirimizi görmezsek unuturuz. Kapanır gider, bu ya­ra da diğerleri gibi... Arada sırada sızlar; sonra, o sızı da geçer... Hadi, git, ne olursun!.."
Ayağa kalkıyorum. Ona son kez sarılmak istiyorum... Son kez sarılıp öpmek... Defalarca sarılıp ayrılmıştık ama bu sefer farklı... Bu kez dönüşü yok; iyi biliyorum... Sanki o ölmüş de açık kalan gözlerini kapatmak için yaklaşıyorum yanına... Gözlerini öpüyorum. Alnını, saçlarını... Kokusunu içime çekiyorum. Bu kokuyu artık hiç duymayacağım... Bir­den coşkun, birden parlayan bir ateş gibi sarılıyor bana... O da beni öpüyor. Saçlarımı kokluyor. Bütün ayrılıklarımı, bütün terk edilişlerimi kokluyor... Duygusuz otel odalarında tek başıma bir şarkı duyduğumda, onu hatırlayıp bir sıtr nöbetine tutulmuş gibi titreyişlerimi, onsuz geçecek uykusuz gecelerimi öpüyor... Sanki ölmüşüm de açık kalan göz kapaklarımı kapatır gibi öpüyor...

Hayatım, hatalarım ve korkularım yüzünden kendi üze­rime kapattım ben... Ben onun, o benim son umudumdu... Bu son umudu, onunla benim üzerime kapattım... O içeri­de, ben dışarıda kaldım... "Ne yaptım, Allah'ım ben!" diye ellerimi yüzüme kapatırken, içeriden derin, boğuk bir ağla­ma sesi yükseldi... Gittiğimi düşünmüş olmalıydı ki artık kendini koyuvermişti: "Ne olur, gitme! Gitmesen olmaz mı? Gitme! Ben sensiz nasıl yaşarım?" diye hıçkırarak ağlıyor­du... Sonra, duvarda patlayan bir içki şişesinin dağılan sesini duydum... Gecenin duvarında hayatımız paramparça dağı­lıyordu... Büyü bitmişti.

Büyü bitince, acı dayanılmaz olur... Her şey apaçık orta­daydı ama bütün bu ortalıkta ve apaçık olan şeyler büyü­den yoksundu... Sanki gizli bir güç, içimizdeki ışığı yok et­mek için yine de içimizdeki aşkı, içimizdeki masumiyeti kul­lanıyordu... Ne kadar seversek sevelim, ne kadar umut edersek edelim, bir yerde gücümüz tükeniyor, korkuları­mıza ve alışkanlıklarımıza yeniliyor; sonunda sevgilerimiz ve umutlarımız sadece o büyük yalnızlığı çoğaltıyordu...
Gecenin ıssız sokaklarında yürürken, Bayan S.'nin ba­na aylar öncesinde, aşkımızın en yoğun olduğu günlerde söylediği bir söz geliyor aklıma. "Çok yaklaşıyoruz birbiri­mize; çok kötü, çok tehlikeli bir şey olacak. Durduramaya­cağımız bu gidişi!.."
Onun bu sözünü düşünüp dururken, anlıyorum ki ne za­mandır ben hiç bir yere gidememişim... Bayan S.'nin evinin etrafında dönüp duruyormuşum... İşte o zaman acıyla his­sediyorum, ben nereye gidersem gideyim, artık hep onun kalbinin etrafında, hep onun evinin etrafında dönüp dura­cağım...
Evine çok yakın bir lunapark var onun. Bazı yaz gece­leri balkonunda oturup içkilerimizi içerken, bu lunaparkın rengârenk ışıklarını seyreder, hayaller kurardık... O za­manlar bana, "Sevinç nedir?" diye sorsalar, "Onunla baş başayken seyrettiğimiz bu lunaparkın ışıkları!" derdim...
Oraya doğru yürüyorum. Gecenin hayli geç bir saati. Kimseler kalmamış ortalıkta. Lunaparkın kapısı açık. Et­rafta kimseler yok... Kapıdan içeri giriyorum... İnsanları mutlu edip eğlendirmekten yorgun düşmüş bir atlıkarıncaya yaklaşıyorum...
İlk gençliğimde atlıkarıncala­rın yaşadıklarını, ruhları olduğunu düşünürdüm ben... Ba­zen öyle neşeli, öyle iyimser olurlar ki hiç beklenmedik bir anda hızlanırlar, gökyüzünde bir süre asılı tutarlar ve böy­le anlarda içinizdeki bütün kaygılardan, bütün sıkıntıları­nızdan kurtulup yere öyle inmenizi isterlerdi, sizden... Ba­zen keyifsiz ve aceleci olurlar, içlerinden hiçbir şey yapmak gelmez; çabucak dönüp işlerini bitirmek, sizi üzerlerinden atmak ve yalnız başlarına kalmak isterlerdi...

Atlıkarıncanın motorunu çalıştırıyorum... Motorun hü­zünlü sesi gecenin ıssızlığında yankılanıyor... Derin uyku­sundan uyanıp usulca dönmeye başlıyor, atlıkarınca... Bir tur döndükten sonra, sandalyelerinden birine oturup ben de onunla dönmeye başlıyorum... Sonra kendisini neşeli ve iyimser hissettikleri zamanlardaki gibi, beni bir süre gök­yüzünde asılı tutup bütün yaralarımdaki çelişkilerimden, korkularımdan arındırmak ister gibi, hızlanmaya başlıyor... İşte o zaman, sanki yıllardır hiç ağlamamışım gibi ağlama­ya başlıyorum... Gözümün önünden mutsuz, yaralı çocuk­luğum geçiyor... Annem, babam, kardeşlerim... Babamın mutsuz ve yalnız ölümü geçiyor... Annemin aşksız geçen ömrü, kardeşlerimin yenilgilerle ve düş kırıklarıyla dolu ha­yatları geçiyor... Şimdi hepsi bir yerlerde uyuyor ya da hiç­bir zaman kavuşamayacakları hayallerini kanatıyorlardı...

Neden, istediğimiz hiçbir şey olmadı bu hayatta, atlı karın­ca? Nerede, hata yaptık, söylesene?.. Nerede, geç kaldık? Nerede, yanıldık?.. Gerçekten büyü bitti mi; söylesene, ar­tık biz böyle mi yaşayacağız?
Ben neredeyim, sevdiğim kadın nerede? Bir şeyler söylesene!.. Neden, kırılan vazo­lar bir daha yapıştırılamıyor? Neden, her şey için çok geç? Daha dün, hepimiz masum, küçük, hayal dolu çocuklar­dık... Bu kadar kısa zamanlarda bunca hatayı biz mi yap­tık? Kim oynadı, duygularımızla; kim soktu, içimize bu hırs­ları, bu bencillikleri?
İstediğin kadar hızlan, istediğin kadar boşlukta döndür beni... Gökyüzünde, böyle yalnız başıma asılı kalmak isti­yorum ben...
Söylesene, birazdan çıkıp gelir mi dersin, çok eskilerde buralarda patlamış mısır satan o genç kız? Kırmızı kepi ve ışıklı yüzüyle, gelir mi dersin? Bütün bu olanlar hiç yaşan­mamış gibi...
Gelirse, her akşam evime dönerim, inan!.. Gelirse, bir­likte yaşanınca, sevgi tükenmez, çoğalıp artar... Gelirse, ben hep onu severim... Yaz akşamları sokak arasındaki evimizin önünde masamızı kurar, çocuklarınızla baş başa yemeğimizi yer ve "İyi ki varız, iyi ki yaşıyoruz!" deriz... İçimiz sıkılınca, bir iki duble fazladan içer, bir iki hisli şarkı daha söyleriz... Elimizdekilerle yetinir, haddimizi biliriz... Söylesene atlıkarınca, birazdan o gelir mi dersin?..

Bazen aşk gider. Günler geçer ardından. Ve aylar. Ba­zen de yıllar... Bebekler büyür. İnsanlar yaşlanır. İnsanlar ölür. Eşyalar eskir. Evler yıkılır. Kurur ağaçlar. Sokakların adı değişir. Anılar belleğin acımasızlığına teslim olur. Se­vilen unutur. Seven yanar.
Bazen aşk gider. Ve hayat da gider, onun peşinden. Sen terk edildiğin yerde, öylece, kalakalırsın. Bir sabah uyanır­sın ki gözünü açtığın ömür senin ömrün değildir. Aynada tek parça görünen bedenin, aslında, içinde lime limedir. Nefes diye içine çektiğin, ciğerlerinde parçalanmış aşkının cam kırıklarıdır. Her sabah ölmeyip neden uyandığına la­net edersin.
Bazen aşk gider. Önünde bir kadeh rakı, küllükte bir ölüm dolusu izmarit, öylece bakakalırsın arkasından. Kula­ğın, hiç çalmayacak olan telefondadır. Zaman dursun, saatler geçmesin istersin...
"Tanrım n'olur gerçek olmasın, n'olur güneş doğmadan geri dönsün; teninde bir başka tenin kokusunu getirse bile dönsün yeter ki hiçbir şey sormam ona, bu geceyi yaşan­mamış sayarım, unuturum, yeter ki âşık olmasın..." İçinde durmaksızın çığlık atar dualar. Ama bazen aşk gider ve o çaresizce yalvardığın Tanrı bile gider peşinden.
Sonra sabah olur. Güneş doğar. Aşkın gelmez bir türlü. Bir gecede değişir ömrün. O, bir türlü inanmak istemediğin kader, sanki seninle alay eder gibidir. Ömrünü adadığın, yıllarını önüne serdiğin aşkın, bir gecede bir başka hayata karışmıştır işte... Bir gecede bir başkasının aşkı olmuştur. İnanamazsın.
Bazen aşk gider. Ve sen yıllardır içinde yaşadığın yü­rekten, valizler dolusu anılarla kendi yalnızlığına taşınırsın. Elin varmaya varmaya, boşaltırsın dolapları. Çekmeceler­den çıkan her giysi parçası, onunla geçirdiğin anların tari­hiyle ağırlaştıkça ağırlaşır. Onun kollarında geceler boyu cennet uykulara karıştığın yatak, sen giderken, utancından bakamaz yüzüne. Doğmamış bebeğinin yerine koyup bü­yüttüğün cam önündeki o küçük mor menekşe, yaprakları­na kondurduğun veda öpücüğündeki hasrete büker boynu­nu. Valizlerini kapı önüne yığıp yüzün sırılsıklam, son bir sigara için koltuğa yığılırsın. Gidiyorsundur işte. Aşkını kendi ellerinle bir başka aşka teslim edip... Ömrünü, onun ömrüne, hayallerini, onun hayallerine, sevdanı, onun sev­dasına ekleyip...

Bazen aşk gider. Ve adresi değişir evinin. Sesinin tonu değişir. Yüzünün rengi... Yatağının sıcaklığı... Yediğin ye­meğin tadı... Uykuların değişir. Ve rüyaların... Her akşam açıp girdiğin kapıdan, başka bir sevda giriyordur artık. Her gün oturduğun koltukta, o bakmaya doyamadığın gözlerin ışığında, başka bir sevda oturuyordur şimdi. Yıllardır evin­de ağırladığın, masalarına konuk olduğun, hayatlarını pay­laştığın dostlarının kahkahaları arasına bir başka ses karışıyordur artık. Senin gölgene alışkın duvarlar bile çoktan kabullenmiştir yokluğunu. Her gece uyuduğun yastığa bir başka sevda kokusunu bırakıyordur. O öpmeye kıyamadı­ğın dudaklarda, bir başka sevdanın adı... Aşkının o tek cenneti bildiğin uykularında, bir başka sevdanın rüyaları... Bazen aşk gider. Ve anılar da gider peşinden.
Siz hiç o yüreğinize sığdıramadığınız aşkınızı, bir başka aşk için ağlarken gördünüz mü? Ben gördüm. Kör oldu gözlerim, onunla sevdasına ağlamaktan. Bir alev topu gibi onun için çığlık çığlık yanarken, siz hiç aşkınızın önünde diz çöküp, "Bu kadar çok seviyorsan sakın bırakma onu, sana kıyamam, n'olur, git," diye yalvardınız mı? Onu bir başkasının kollarında düşünürken, siz hiç geceler boyu aklınızı kaçırmamak için kendi kendinize bağırdınız mı: "Unut onu, unut onu, unut onu unut, ya da öl!"
İçinizdeki o durmak bilmeyen yangının acısını bastırsın :diye, kanatıncaya kadar bileklerinizi ısırdınız mı? Gözyaş­ları içinde yastığınıza gömülüp Tanrı'ya sığınmak istedi­ğinizde, artık başka bir yüreğe sevdalı olan aşkınızı ondan geri istemekten utanıp dua etmekten vazgeçtiğiniz oldu mu hiç?

Siz hiç yana yana sevdiğiniz bir sevgilinin yoluna genç­liğinizi serip yoluna kalbinizi, yoluna ölümünüzü serip onu güle güle bir başka aşka uğurladınız mı?

Bazen aşk gider. Ama ölüm gelmez bir türlü. Ne yapsa­nız da öfke duyamazsınız, giderken bir kibrit aleviyle ateşe verdiği geçmişinin alevleri içinde eriyip giden yüzünüze, silinip giden kokunuza, kül olan yüreğinize dönüp bir kez bile bakmayan o sevdanıza... Anlarsınız, aşktır bu, öfkeyi bir türlü yurduna kabul etmeyen... Vefasız bir unutuşa kur­ban olsa da solup, yitmeyen... Hayattan soğutup, size ölü­mü özleten... Ölü bir bedende canlı kalmakta direnen... An­larsınız, aşktır bu...
Ama bazen aşk gider. Aslında bilirsiniz nereye gittiğini. Onu çağıran o eksik, yaralı ve hep kanayan çocukluğudur. Önu çağıran, hani o gözlerinde görüp de belki ona en çok bu yüzden vurulduğunuz, ertelenmiş çocukluğunun o mavi bahçesidir. Dönüp dönüp yeniden baktığı o gizemli bahçe­de, onu eksik severek yaralanmış annesinin sesini duyar ; gibi olmuştur belki de. Yanıldığını anladığında da ürkekçe ' o bahçenin bir köşesine sığınıp gözyaşlarına boğulmuştur.

Belki de onu, bu yüzden affedersiniz. Belki de bu yüz­den, bir başka sevda için karşınızda gözyaşlarına boğuldu­ğunda, onunla beraber ağlayıp "Git ve aramaya devam et, unut beni!" dersiniz. Çünkü bilirsiniz ki aşk çocukluğun arka bahçelerinde dalıp gittiğiniz ve sonra evin yolunu kay­bettiğiniz, kurallarını kimsenin bilmediği garip bir oyundur \aslında. Bir gün ansızın o oyunda yanıvermiş, hak etme­diğiniz halde, bahçeden kovulmuşsunuzdur. Anlayamazsı­nız neden kovulduğunuzu, nerede hata yaptığınızı, neden unutulduğunuzu... Yıllardır oynadığınız o büyülü oyuna dalıp hayatı dışınızda bıraktığınız için, bir gün aşk gider ve siz evinizin yolunu bir türlü bulamazsınız.

Sonra zaman geçer. O karanlık bahçe aydınlanır. Ve anlarsınız ki sevda denen o büyülü oyunda, herkesin kural­ları birbirinden farklıdır. Siz aynı bahçede, aynı oyunu oy­nadığınızı sanırsınız belki ama onun sevdası sizinkinden farklıdır. Kendi bahçenizle onun bahçesini, kendi oyunu­nuzla onun oyununu, kendi kurallarınızla onun kurallarını, kendi aşkınızla onun aşkını sulayamazsınız. Belki de bunu anladığınız için, kendi bahçenizden onun bahçesini, kendi çocukluğunuzdan onun çocukluğunu, kendi sevdanızdan onun sevdasını sevebildiğiniz için, bir gün aşk gider ve siz onun gerçek aşk olduğunu anlayıp unutamazsınız.

Belki de bu yüzden, bir kibrit ateşiyle yakıp gittiği öm­rünün alevleri arasında sizi unutan aşkınız, çocukluğunun o karanlık bahçesinde annesinin yarım bıraktığı sevgiyi aramaya gittiğinde, ona öfke duyamazsınız.
Ve belki de bu yüzden, aslında yanıldığını anlayıp o bahçenin bir köşesinden ürkekçe size yeniden çocuk elleri­ni uzattığında, ona yüreğinizin kapılarını hasretle sonuna kadar açarsınız.

Bazen, aşk gider. Günler geçer ardından. Ve aylar. Ba­zen de yıllar... Bebekler büyür. İnsanlar yaşlanır. İnsanlar ölür. Eşyalar eskir. Evler yıkılır. Kurur ağaçlar. Sokakların adı değişir. Anılar, belleğin acımasızlığına teslim olur. Se­vilen unutur. Seven yanar. Bazen, aşk gider... Ya da siz git­tiğini sanırsınız.

Sınırda yaşıyorum. Her şeyden biraz yaşıyorum. Her yere gitmek isterken derinleşemiyorum. Bu hayatı ne kadar istesem de kulağımın dibindeki o uğultu hiç dinmiyor. Hiç­bir yere ait olmadığımı hissettiriyor bu ses bana, sürgün­lüğümü. O sesi ne zaman duysam, bana, nereye gidersen git, yine buraya döneceksin, diyor hep.

Sonra, ıslak sokaklardan yalnızlığımın pansiyonuna dö­nüyorum. Gece, şehvet ve yalnızlık dolu. Panjurlara, lo­dosun sarhoş sesleri vuruyor. Lodos, sonsuzluktaki o ba­şıboş, o anlamsız yaşam sevincini hatırlatır hep bana.
O ölümcül şımarıklığı. O kirli melankoliyi... Yitirmişliğin için­deki o acı hazzı...

Kendimle yüz yüze gelmemek için yaptığım her şey, bütün o çırpınmalarım, inanmadan inanmış gibi davranma­larını söylediğim o sahte sözler, gecenin bu saatinde yırtıcı ve yabancı bir acı veriyor bana. Dışarı çıkıp birilerini ara­mak geliyor bir an içimden. Ya da birisini alıp odama getir­mek ve onunla sabaha kadar konuşmak; konuşamazsak, susmak; susamazsak sabaha kadar sevişmek istiyorum.
Yatağımın yanı başında okunmayı bekleyen birikmiş ki­taplara, kaypak bir utançla bakıyorum sonra. Dışarıda esen rüzgârın sesinde hayatımın asıl sorusunu arıyorum. Kimim ben? Niye buradayım? Gerçekte aradığım ne? Ara­dığım, mükemmel bir yitiriş mi? Ne yapsam, mükemmel yi­tirişimin karşısına bir şey koyamıyorum. Koyduğum her şey bana sahte ve anlamsız geliyor. Şu an, şu saat, bana en sahici gelen mükemmel yitirişim oluyor. Ama yine de onun etkileyici bir güzellikte ve anlamlı olmasını istiyorum. Bu yitirişin başkalarının aklında kalmasını istiyorum. Yitirir­ken ve her şeyi sonlarken bile, hep başkalarını düşünüyo­rum. Bu bana acı veriyor ama başka bir şey düşünmek aklıma gelmiyor. Cesaretsizliğime katlanıyorum. Hatta se­viyorum bile onu. Yaşarken öyle yalnızdım ki her şeyimi yi­tirirken, tükenirken, herkesle birlikte, kalabalık içinde olmak istiyorum. Çünkü artık ne söylesem kalbime, önce kendimi kandıramıyorum.

Sessiz ve yankısız bir trajediyim. Kendi dilimden ben bile bir şey anlamıyorum artık. Hayata gönül indirdiğimden beri böyle, bu. Kendimi haklı bulmam için önce beni hayatın haklı bulmasını istiyorum. Dışarıdan eller uzansın is­tiyorum. Sesler duymak istiyorum kalbime, hüznüme dair...

Kimse değil, hayat değil, başkaları değil, önce ben, öne ben bıraktım, kendimi. Kimse değil, önce ben terk ettim kendimi.
Şimdi artık her şeyi bilsem ne olur? Bilmek nedir ki insan kendisinin uzağında yaşarsa? Bilmek nedir ki insan durmadan kendisine ihanet ederek yaşarsa? İnsan kendinden kopmaya görsün, artık sadece başkalarının ilgileriyle yaşar. Artık sadece başkalarının ilgileriyle hayatı seve Başkalarının enerjisini çalarak yaşar. Kendi enerjisi kalmamıştır çünkü. Sonra bir an gelir, başkaları olmadan yaşayamaz. Kendini sevmek için bile, başkalarının aramasını bel­ler. Başkalarının haberlerini, başkalarının müjdelerini, onların heyecanlarını, kaybolmuş sevgilerini, kim olduğun bile bilmediği insanlara hoyratça dağıtır. Tanınmak istedikçe yüzü biraz daha solar, içindeki sesler biraz daha kayboluşa karışır, kalbindeki sürgünlüğünden bile giderek uzaklaşır.
İşte şimdi ben de gecenin bir vakti, onca insana dağıttığım kalbimle başbaşayım. Ve şimdi o baş başa kaldığım kalbim artık sadece bir uğultudur. Sürgünlüğümü kendim ne kadar unuttursam da o bana yine kendisini hatırlatır. Kendimden kurtulmak için özlediğim ve gittiğim her yer yalnızlığımı ve boşluğumu biraz daha çoğaltır. Öyle çok yana ki bazen içim, kendimle bile alay edemem. Her yerim yoklukla öyle bir yanar ki gecenin bir vakti kendime dokunmak isterim. Ama dokundukça sadece acı veririm kendime, kimselerin vermediği kadar büyük bir acı... Kimselerin bırakmadığı kadar büyük bir boşluk...
Kızıl bir pencereye dayarım başımı. Bu pencerede gördüğüm sokak, dünyaya açılır. Bu sokaktaki bütün masumiyetimi ve bütün o yetinmezliğimi görürüm. Bu sokakta, kendim gibi yitirmişleri, kendim gibi bu hayatın ortasın­da neden yaşadığını bilmeyen o ebedi sürgünleri görürüm.

Bir ömür tekrarlanır, bu sokakta. Sokaktaki bozuk lam­ba, durmadan eksik aydınlatır ömrümü. Gölgelerin en koyusundaki kimsesiz bir kitap, kendine kanar. Nereye gider­sem gideyim, çıkış yoktur bu sokaktan. Bu hasta hayalle­rimden ve bu kirli lambadan. Bu sokakta nereye baksam, bilinmezliğin o cinnet kızıllığı her yere bulaşmıştır. Bütün gece uğuldar başımda sürgünlüğüm. Nereye gitsem, bu sokak peşimden gelir. Nereye gitsem, bilinmezliğin o cin­net kızılı beni bırakmaz.
Nereye gitsem, bu sokak karşıma çıkar. Nereye gitsem, aynı hasta hayaller, aynı kirli lamba... Nereye gitsem, hiç­bir ülke sana ait değil, diyen o uğultu çıkar. Ne zaman yorulsam, ne zaman herkes gibi olmaya çalışsam, ne zaman ülkemi seviyorum, desem, hiçbir ev, hiçbir sokak sana ait değil, diyen bu uğultu çıkar karşıma. İşte o an, başladığım yere geri dönerim,

Kimi sevsem, benim gibi sınırda; benim gibi durmadan k etmekte kendine. Kimi sevsem, bir ülkeden, bir daha çok o paramparça edilmiş kalbine inanmaya çalışıyor. Ne zaman derinden inanmak istesem hayata, orada köşeye sıkışmış, kanlar içinde varolmaya çalışan bir sevgili çıkıyor karşıma.

Aslında içten içe biliyorum: Ülkem, ülkem, dediğim, o birkaç sevdiğim insan aslında. O köşeye sıkışmış, o yaralı birkaç yürek yalnızca... Ülkem dediğim, benim gibi sürgün olduğu halde sürgünlüğünü gizleyerek yaşayanlar. İnanç­sız ve umutsuz oldukları halde, onlara umut ve inanç bağ­layanları üzüp kırmamak için ağızlarından sızan kanı sak­layarak, inançlı ve umutlu yaşamaya çabalayanlar, benim ülkem.

Peki, ben bu kayboluşta neredeyim? Bu kayboluşta biri­ni seçmek gerekirse, kimi seçmeliyim? Kimi? Bu sonsuz kayboluşta onlar için kendimi seçiyorum işte. Benden çok onlar için seçilebilecek en büyük acıyı, en büyük hüznü se­çiyorum. Kendimi seçiyorum. Dünyanın en iyi ve dünyanın en alçak insanına, sonsuzlukla yaralı kalbinde yer açan kendimi seçiyorum. Bu dünyanın o karanlık anlamına, bit­meyen çelişkileri ve bu karmaşık yaradılışıyla varmak iste­yen kendimi seçiyorum. Hesaplar içinde hesapsız... Sa­vunmalar içinde savunmasız...

Biliyor musun, biraz da senden uzakta olmak için çıkı­yorum o uzun yolculuklara... Senden uzaklaştıkça bana ki­mi zamanlar derin bir acı veren sızılarım diner gibi oluyor. Sızılarım dinerken kendime daha bir yakınlaştığımı seziyo­rum.
Okuduğum kitabı yanıma koyup otobüsün penceresin­den alabildiğine uzanan kırları, çayırları, ormanları seyre koyuluyorum bazen. Ve uzaklarda güneş batarken, küçük bir çocuk bir tepenin yamacından ellerini açarak koşmaya başlıyor. Sanki büyüdükçe kendisi olmaktan çıkacağını, büyüdükçe köleleşeceğini, birilerinin emri altına gireceğini şimdiden hissetmiş gibi, güneşe, beni yanına al, batmadan beni de al götür buralardan, dercesine koşuyor ona doğru.
O küçük çocuk, belki de benim çocukluğumdur... Çünkü ben de onun gibi akşam saatlerinde güneşe öylesine has­retle koşardım. Sanki hissederdim, büyüyünce başıma ne­ler geleceğini; hissederdim, beni kimlerin köleleştirip, emri altına alacağını... Kim bilir, ben de kaç kez koşmuştum kol­larımı açarak güneşe doğru, beni alması için...
Ve çocukluğumda oyun oynarken bazen oyunu ansızın yarıda keser, gökyüzüne bakar, oradan sanki beni çağıran bir sesleniş geldiğini sanırdım. Ölümüm mü, yoksa o lekesiz özgürlüğüm müydü beni yanına çağıran, bilemezdim.

Bazı akşamüstü saatlerinde otobüs bir ormanın yanından geçerken, güneşten kopmuş, bembeyaz, başına buy­ruk bir ışık ağaçların dalları arasından sızar ve o ışığın önünden dolu dizgin bir at geçerdi. Yüzündeki acıdan an­lardım, o at yaralıydı ve sanki bir yere doğru koşmuyordu da bir yerden birilerinden kaçıyordu. Sanki o at, bu dünya­ya ait olduğunu sanıp o yanılgıyla alabildiğine sevmişti bi­rini, birilerini... İşte bu çıplak sevgisi onun mahvı olmuştu belki de. O at, bu sevgisiyle yaralanmıştı işte... Belli ki yarasına eğilip baktığında, onun ne kadar derin ve kapanmaz bir yara olduğunu görünce başlamıştı işte böyle çılgınca kaçmaya. Oysa onun o derin yarasını fark etmeyenler, atın bir yere doğru koştuğunu sanacaklardı. Oysa o at, belki de bendim... Ben de tıpkı onun gibi kendimi bu dünyaya ait sanıp, bu yanılgıyla alabildiğine sevmiş ama sevgim benim mahvım olmuştu... Yaramın ne kadar derin ve kapanmaz olduğunu görünce anlamıştım bu dünyaya ait olmadığımı. İşte ben de bu yaramla bilmediğim bir yere doğru koşuyor­dum. Oysa görenler, benim bir yere doğru gittiğimi sanıyorlardı...
Bazen sabaha karşı yağmur yağmaya başlardı. Uyuyor­sam hemen uyanıp otobüsün penceresinden yağmurun sesini dinler, dinlemekle kalmaz onu seyreder, seyretmek­le kalmaz, beni de içine alıp götürmesini isterdim. Ama ellerini gösterdi bana o yağmur ve elleri benim ellerimden hep daha küçük olurdu... Yağmurun kalbindeki sızısıyla, benim sızılarımdan hep daha büyük olurdu... Çünkü kimden, beni benden kurtarmasını, içimdeki sızıları hafifletmesini istesem, onun yaralan benim yaralarımdan daha derin, onun sızıları benim sızılarımdan daha acıtıcı, onun elleri benim ellerimden daha küçük olurdu...
Sesini hem duymak istemeyecek, hem de çok duymak isteyecektim. Arayacağını biliyordum. Çünkü yola çıktığım­dan beri telefonumu kapatmıştım. Beni aradığını, merak ettiğini, dahası senden belki de ebediyen kurtulduğumu sanıp kaygılandığını biliyordum. Beni en az kendin kadar iyi tanıyıp bildiğin halde, sen de böyle kaygılara kapılabiliyordun. Bazen senin de o derin, o hiç kapanmayacak sızı­ların seni soğukkanlı düşünmekten, hesapçı, daha kendin­den emin biri yapmaktan alıkoyuyordu. Çünkü işin içine o hiç kapanmayan ve kökü ta çocukluğa giden sızılar girince ne kazandığımız başarılar, ne aklımız, ne de birisini çok iyi tanıyıp bilmemiz bizi o derin yalnızlık korkularından, ne denli gizlediysek de hep kendinizi hatırlatan terk edilme kaygılarından koruyamıyordu.

Telesekreterdeki sesli mesajımı duyunca yine o sesi hatırladım: ‘’Sana ulaşamıyorum. Seni mutlaka görmem gerekiyor. Gelir gelmez beni ara...’’ işte hepsi bu... Hani, bir daha beni aramayacaktın? Hani, bana kimsesizliği ve umutsuzluğu hiç aklımdan çıkmayacak bir şekilde öretecektin? Hani, artık ben, yeni sızılarla sarsılmayacak, öylesine, hiçbir şey ummadan hiçbir beklenti içine girmeden o küçük, o basit, o sıradan hayatımı ömrünün peşi sıra sürükleyecektim? Öyle sevgi ya vardır, ya da yoktur... Âşık olduğun insan ya senin yanındadır, ya da hiç olmamıştır. Bunu ömrünün bir yaşında iyice ve geriye dönüşsüz bir biçimde benimsemiş insanlar yok mu, vardır, belki de... İşte, hani, ben o insan­lardan olacaktım? Hani, ben artık iki zıt duyguyu aynı anda yaşayıp oradan oraya savrulmayacaktım? Hani ben çılgınca ve sonsuz bir sevginin ortasındayken, ne olduğunu anla­madan ve birden sonsuz bir sevgisizlik çölünde bir başıma kalmayacaktım?

Sesin, bir emir gibi içime işlerdi, ne zaman duysam. Se­sin, hayatımın bütün boşluklarını, bütün karşılıksız kalmış umutlarını, bütün o bilip de bilmezden geldiğim yanılgıları­mın içini doldururdu. Sesin, senden uzaktayken biraz ol­sun dindirdiğim sızılarımı eskisinden daha acıtıcı, daha de­rinleşmiş olarak yine bana geri getirirdi... Öyle sızlardı ki içim, sesini duyunca onca yıl yaşamış olduğum halde bir şey yaşamamış gibi olurdum. Sesini duyunca çocukluğu­ma döner, oynadığım bütün oyunları yarıda bırakır, soka­ğın köşesindeki bir taşa hüzünle oturur, gözüm yerde, kal­bim gökyüzünde, öyle kıpırtısız, öyle bütün saldırılara, bü­tün yaralanmalara açık durur ve kalırdım. Sesini duyunca kederiyle umutları arasında çarmıha gerilmiş ve kimselere, dahası, kendisine bile çare olamayan bir peygamber gibi bağışlanmamı beklerdim insanlardan...

Aradan çok uzun zaman geçerdi, belki de birkaç sani­ye... Bu sırada ben bugünkü halimi almış olurdum, herke­sin bildiği bu halimi... Sonra senin gelmeni beklerdim, hiçbir şey yapmadan. Donmuş ve kıpırtısız, senin gelmeni beklerdim... Gelip ruhumdaki mutsuzluk kabuklarını birer birer çıkarıp beni son bir ayin gibi öpmeni, beni yeniden doğurmanı beklerdim.
Gelip gökyüzündeki o sesin doğru olduğunu kanıtlama­nı beklerdim. Gelip aslında o küçük çocuğun bir gün elbet güneşe kavuşacağını, ormandaki yaprakların arasından sızan bembeyaz ışıkta acıyla koşan atın yarasının bir gün iyileşeceğini, yağmurun ellerinin beni benden kurtarıp ve sonra alıp uzaklara götürebilecek güçte olduğunu, söyle­meni beklerdim. Sadece gelip bunları söylemeni... Ama sen bunların hiçbirini söylemezdin. Hiçbirini...  Sa­dece, çölde susuz kalmış biri gibi sevişindin benimle...

Bende açtığın ve sen yokken, sen uzaktayken sızlayan bütün yaralarımı durmadan öpüp koklar ve sanki o yaralar bir daha hiç açılmayacak gibi sevişirdin benimle. Sevişir­ken beni hiç olmamış annen yapar, sevişirken beni hiç olmamış kız kardeşin yapar, beni o kimsesiz hayatında se­ni hep ve koşulsuz özlemesini istediğin, seni sonsuza dek beklemesini istediğin kim varsa, o yapardın. Sonra beni, ilk âşık olduğun ve seni terk eden o adam yapardın... İçinde­ki o geçmeyen yaraları, o dinmeyen sızıları sana kim aç­mış, sana kim bırakmışsa, beni o yapardın. Bu dünyadan, bu insanlardan biri olmadığını sana ilk kim hatırlatmışsa, beni o yapardın.

Sonra beni çok sevmek istediği halde hep eksik sevmiş annemin kaldığı yerden sevmeye başlar, bütün kusurlarımı ve çocukluğumu bana bağışlar, nereye bakıyorsam benimle oraya bakar, nerede durup nerede soluklanmak istesem orada durup soluklanır, nerede yanlış yapmak istiyorsam; sen de benimle orada o yanlışı yapardın...
Ben hep başkaları için üzülüp ağlamıştım da bir tek kendim için üzülüp ağlayamamıştım. Benimle öylesine sevişirdin ki bu hiç olmadığı kadar çok hatırlatırdı bana ken­dimi. Ben yaralarıma, o kimsenin bilmediği kimsesizliğime en çok seninle sevişirken dokunur, o yarım kalmış ömrüme en çok senin kollarındayken doyasıya ağlayabilirdim. Bu ağlayış, güzelliğe, iyiliğe, saflığa işaretti. Bu ağlayışın içinde, çocuksu bir kendini adama saklıydı.

O anda bir şey varsa, aynı zamanda o yoktur’dan, Bir şey ya vardır ya hiç olmamıştır a geçmiştim. Sen vardın ve hep olacaktın... Ayrılık hiç yoktu ve hiç olmayacaktı... Kavuşmak hep vardı ve hep olacaktı...Ve işte bu yüzden, ellerini açıp koşan çocuk yere hiç düşmeden güneşine ka­vuşacaktı... O yaralı at elbet bir gün yarasını saracak, yap­rakların arasından sızan o bembeyaz ışığa karışıp sonsuz­luğa karışacaktı... Yağmurun elleri, bu dünyada bir gün ona benim gibi kim sarılmak istese tutup onu kendine çekecek güçte olacak, onu istediği iklimlere, istediği okyanuslara götürecekti... Boşuna değildi, çocukluğumda oynarken gökyüzünden gelen sesi duyup oyunları yarıda bırak­mam... Çünkü o yukarıdaki benim farkımdaydı, benim hep iyi ve mutlu olmamı istiyordu. Öyle ki ne zaman istesem beni yanına alacaktı...

Sana teslimiyetimin ödülüydü bu ağlayış. Ve işte bu ağ­layışımızdan böyle sonsuz özleyiş kapıları açılırdı. Ve ben bu özleyiş kapılarımın birer birer açılışını çocuksu bir say­gıyla seyrederken, birden ve çok eski zamanlardan usulca gelen ve ömrüm gibi eksik bir sessizlik olurdu. Hem çok iyi bildiğim, hem de hiç bilmediğim bir sessizlikti bu. Hep derin bir sızıyla gelirdi, o sessizlik... Rüyalarımın hiç gitmediğim sonu gibi bir sessizlikti bu... Yüzün içimdeki bütün o eksik, bütün o yarım yüzleri silerken, yavaşça ve birden çok eski bir ayrılık duygusuyla uzaklaşırdı benden. İçimdeki bütün eksik kalmış ağlamaları, o başlamadan bitmiş umutları alıp geri çekilirdi yüzün. Çocukluğumun o yarım kalmış oyun­larını ve yaralı mutluluklarımı geri alıp gökyüzüne çekilirdi. Yüzün, yüzümü geri alıp çekilirdi... Bu anlarda öylesine uzak bir yakınlıkla bakardın ki bana, bütün denizlerim an­sızın kururdu. Sense susuzluğumdan yanmasın diye, saç­larına, hemen saçlarına sarılırdın... Ve yüzünü çektiğin o bitmeyen uzaklıktan sanki bana ilk kez bakıyormuş gibi ba­kardın. Sanki içindeki bütün eski korkuların, bütün o din­meyen sızıların şeytanından içindeki meleğe geçmiş ve o melek bütün bunlardan o an çok üzülüyormuş gibi bakardın... Sonra... Sonra, benim için o anda bu dünyanın hiç bilin­meyen bir yerine dönüşen odamın bir köşesine çekilir, "Se­ni tanıyorum ben, sen bana çok benziyorsun, sana kendi­mi kaptırırsam bu benim sonum olur!" derdin. Sonra çe­kildiğin o köşede giyinmeye başlardın. Ben kaldığım yer­den hem yavaş, hem de çok hızlı olan giyinmeni seyreder­ken, sen bir yandan da cep telefonunu açardın. Ve cep te­lefonunu açar açmaz sinyal sesleri gelmeye başlardı. Seni neden aradıklarını hem bilir, hem de bilmezdim. Benim gibi bir sürü yedek sevgilin vardı, hem de hiç sevgilin yoktu. Onların da hem kurtuluşu, hem de sonsuz yıkımıydın... Be­nim için olduğun gibi... Sinyal sesleri sanki yerin yedi kat altındaki cesetlerden geliyordu. Cesetler senden yaşam di­leniyorlardı sanki... Onlara kimse bu sonsuz geceyi sev­meyi öğretmemişti. Senin sevdirmeni bekliyorlardı. Sen sevdirecektin onlara bu sonsuz ve hiç bitmeyecek olan ge­ceyi. Onlara bu hiç bitmeyecek olan kimsesizliklerini artık anlamaları gerektiğini kimse öğretmemişti. Senin öğret­meni bekliyorlardı. Sana bağlandıkça anlayacaklardı, belki anlatmana bile gerek kalmayacaktı... Onlara bu dünyada tamamen unutulduklarını, gökyüzünden gelen seslerin bir yanılsama olduğunu kimse söylememişti. Senin söylemeni bekliyorlardı. Er ya da geç, söyleyecektin... Seni son umut­ları saydıkça söylemene gerek kalmayacaktı, bunu er ya da geç hissedeceklerdi.

Çünkü o büyük sevgisizlik çölünün ortasında, içimizde yarası en derin olan ve en çok sızlayan bir tek sen vardın. Bu acıları dindirebilmek, bu sızılara son verebilmek için sa­na bağlanan kim varsa ve sen onları acılarının geçtiği, sı­zılarının dindiği bilinmez bir zamana saklarken ve onları hep elinin altında sanırken, yani onları ölmesinler diye çok severek hem de aslında hiç sevmeyerek bir bir sen öldüre­cek ve sonra hepsi ölünce bu dünyada tek başına kalacak­tın. Ama bunu onlara söylemene gerek yoktu, sonsuz bir yaşam umuduyla sana bağlandıklarını sandıkları anda as­lında ölmüş olduklarını fark edince, ister istemez anlayacaklardı. Tıpkı benim anladığım gibi...

Sonra... Sonra yine kış başlayacaktı. Ben yine gidebile­cek en uzak şehirlere gitmek isteyecektim. Sabahın ala­cakaranlığında yollara düşecektim. Bavulumun kimsesiz sokaklarda çıkarttığı sesler eksik bir ömrü hatırlatacaktı yine bana, duymazlıktan gelecektim. Ayaklarıma dolaşan kurumuş yapraklar yaralı bir kalbin yarım kalmış bir sev­dasını fısıldayacaktı bana, yine de duymazlıktan gelecek­tim. İçimdeki bütün acımaları, bütün o sızıları en derinime gizleyip uzaklara, daha da uzaklara, diye emredecektim kalbime. Aşkın ya hiç olmadığı, ya da sonsuza kadar hep olduğu, o uzak yerlere... Yaralı çocukların ya hiç olmadığı, oluyorsa güneşe kavuştuğu; yaralı atların ya hiç olmadığı, oluyorsa yaralarını mutlaka iyileştirip yapraklardan sızan o bembeyaz ışıkta sonsuzluğa kavuştuğu; Tanrı'nın ya hiç olmadığı, ya da ansızın oyunlarını yarıda bırakıp gökyü­züne bakanları mutlaka yanına çağıracağı yerler kadar uzağa...