Sevdiğin bir kadın vardır başka şehirde… Öbürü tenine bağlı tutkuyla olduğu bir adamla sevişir uzak odalarda…

Bir sevgilin, ki ruhunun öbür yarısıydı ve hep öyle kalacak; sormak istediğin hiç birşeyi soramadığın babanın yanında yatar şimdi, yatar çıplak ağaçların, soğuk rüzgarların altında.

Duvarda fotoğrafı, suçlar gibi bakar sana oradan. Beni anma artık, artık sus beni, diyerek bakar…

Böyle yapayalnız, böyle gecenin en koyusunda ölümü düşünmek de güzel… Şimdi yumuşacık akması bile güzel o aptal kanının, ağırbaşlı ve kirli halının üzerine…

Uzakta, çok uzakta, o yasak düşlerinde buğulu sesi içini gıcıklayan bir kadın vardır, hep seni düşleyen… Hep böyle anlarda gelir aklına… Onu aramak geçer aklından, aramak ve telefonla sevişmek istersin onunla… Hep terkedilmişken, hep yalnızken hep aklına o gelir… Kendinden çok ona üzüldüğün… Belki de kirletmek için her şeyi ararsın. Belki de yalnızlığını, intihar düşlerini kirletmek için… Senden geriye, saygın ve lekelenmemiş hiçbir şey kalmasın diye, ararsın… Üstelik onun sana duyduğu gizli sevdasını ve eksik, yanlış yaşanan, dahası güneşi gören filmler gibi solan bütün aşkları küçümsemek için arasın… Her şey bittikten sonra içinin biraz daha soğuyacağını bile bile, ararsın…

O buğulu sesli kadın da yalnızdır senin gibi. Öyle zordur ki, hayatı, öylesine bölünmüştür ki, zamanlara, insanlara, yasaklara, zorunlu alışkanlıklara… Aylardır kimselere dokunmamıştır, kimse ona dokunmamıştır şefkatle, ya da arzulayarak, ya da minnetle… Kimse, kimse… Aylardır geçmemiştir kendinden o da senin gibi… Aylardır kaybolmamıştır arzularının yasak bahçesinde… Ne biliyorsa, ne kalmışsa o yoksul hayallerinden fısıldar sana, son bir gayretle… Ağır işçisi olmayı göze alır uzaktaki hep o solgun aşkının… Sonra sen boşalırsın ağırbaşlı ve kirli halının üzerine. Ertelediğin intiharından akan o aptal kanının yanına boşalırsın… Boşaldıktan sonra hiç zaman geçmeden, sanki bir ceza, bir suç gibi bir kez daha yüzleşirsin cinselliğinle: O yoksul, o mutsuz cinselliğinle… Hayatının belki de en büyük yenilgilerinden biriyle, bir kez daha yüzleşirsin…

Çünkü o büyük vaat sürüklemiştir seni bu koyu ve yalnız geceye… O büyük kendinden geçme, elbet bir gün arzularının o mesut bahçesinde kaybolma vaadi… Sorgusuz, sualsiz erime vaadi sürüklemiştir bu sefil geceye…

Çünkü her şeyin arkasında o vaadi görmüştün sen… Ailendeki insanlarda, arkadaşlarında… Çevrendekilerde… O dinmek bilmeyen yarışın, o korkunç rekabetin arkasında… O delice para kazanma hırsının ve telaşının ortasında… Üniformaların, rütbelerin, çalar saatlerin, elektronik harflerin, soğuk, aldatıcı ekranların arkasında hep onu görmüştün. Arzuların mesut bahçesinde kaybolmayı… Hazla ürpermeyi ve ardından her şeyi, yaşadığını bile unutup erimeyi… Arzuda erimeyi… Ve hiçbir soru kalmadan geride; hiçbir zorlama, hiçbir korku olmadan erimeyi… Yaşanan anın, şimdinin o yapışkan kaygılarını ve sorularını geriye çekip bağışlanmayı dilediği o erimeyi, o kaybolma istediğini görmüştün… O düşlediğin dünya dışı hayatta, ölümle ve aşkla dudak dudağa, ölümle ve aşkla sarmaş dolaş, buralardan çekip görmüştün hep…

Ve vaatler çekildiğinde, boşluğa düştüğünde o vaatlerin arkasındakiler; görünen ve seni yanılgıdan yanılgıya sürükleyen her şeyin arkasında o yoksul, o mutsuz cinselliğini görmüştün yine de hep… Neden eriyip gidemediğini… Neden kaybolmak isteyip de bir türlü kaybolmadığını görmüştün…

Sürekli gergin ve kaygılarla doluydun. Hep tutuyordun kendini. Hep mutsuz olmak öğretilmişti sana. Mutlu olmaktan korkuyordun çünkü. Mutlu olunca birilerine haksızlık ettiğini sanıyordun. Mutsuz olman en kutsal görevindi senin. Çünkü kendinden geçersen, erirsen arzularının mesut bahçesinde sana yenileceğin öğretilmişti. Yarışı kaybedeceğin… Ne olursa olsun hep tetikte olman gerekliydi. Çünkü her zevkin bir sabahı vardı… Ve yaşadığın her zevkin ardından pişmanlık, boşluk ve acı duyman öğretilmişti sana… Tetikte ve gergin olman senin yararınaydı. Çünkü bir kez bıraktın mı kendini, bir daha dönemezdin hep kazanmak zorunda olduğun hayata…

Seni mutsuz edenlere kendini beğendirmen gerekiyordu… Bu yüzden, sana sunduğu hiçbir vaadini yerine getirmeyen, verdiğinden daha çoğunu alan, seni her mutluluk vaadinin sonunda pişmanlık, boşluk ve acıyla tanıştıran hayatına yine de tutunabilmek, ona yaranmak zorundaydın, mecburdun buna. Bu yüzden insanları şaşırtmalıydın. Yalnızlığının arkasına gizlenerek ve duygularını kimselere belli etmeyerek hep yeni bir şeyler yapmalıydın…

Biliyordun bu hayat senin değildi. Oysa başka bir yerde sana ait bir yer vardı. Bu düşün için katlanıyordun her şeye… Çevrendekilere, can sıkıntısına, zorunluklara, hep oraya gidebilmek için katlanıyordun… Bütün enerjin, bütün başarın, başkalarına kendini beğendirme çabaların orayı özlediğini gizlemek içindi. Beğenilmek için katlandığın onca mutsuzluk ve acı daha da kışkırtıyordu oraya ulaşma özlemini…

Hem çok yanındaydın, hem de çok uzağındaydın o yerin… Oraya geldiğini hissettiğin an bırakacağını düşünüyordun kendini arzularının mesut bahçesine… O deliler gibi istediğin ve hazla ürperip, ardından yaşadığını unutup, erimeye… O mutlu kayboluşa bırakacağını düşünüyordun… Ama o başka yere kendi iradenle, çabalarınla ulaşma cesaretin yoktu senin… Oraya ulaşmak, başkalarına değil arzularının bahçesindeki yasakları kaldırabilmek için bile başkalarından çare umuyordun…

Çevrendekilerden bekliyordun bunu… Arkadaşlarından, okullardan, ders kitaplarından, televizyonlardan, gazetelerden, komşularından bekliyordun… Aileden, kardeşlerinden ve belki de en çok annenden, babandan… Seni den olmaktan koparttıktan, düşlerindeki o başka yere gitmene izin vermeyip bu hayata zorlandıktan sonra seni takdir edenlerden, hadi hep böyle devam et, diyenlerden çare umuyordum!..

Sahi mutsuzluğu bir görev gibi boynuna asan o başkalarından, başkalarına ait o kendinden kurtulup, o gideceğin yer neresiydi? Gerçekten düşündün mü hiç bunu? Onlara ait kendini, onlara bırakıp ne zaman hazla ürperip eriyeceksin sen? Ne zaman bu yoksul, bu mutsuz cinselliğine son vereceksin. Ne zaman, hayatını uğrunda mahvettiğin o erime, o kayboluş özlemine kavuşacaksın?.. Ne zaman sonsuza dek unutacaksın bir türlü içine giremediğin, içinde hep bir hata, hep büyük bir suç gibi durduğun yaşamını?..

Aslında onca yıl neyi beklediğini çok iyi biliyorsun sen. Odalara kapanıp okudukların, öğrendiklerin belki de sadece bunun içindi… Neyi beklediğini bilmek ve anlamak içindi… Söylesene ne tutuyor seni?... Seni engelleyen ne?

Biliyor musun, karşı çıktığın hayat gibisin… Bir sevgilin başka şehirde; öbürü tenine tutkun olduğu adamla uzak odalarda sevişiyor… Sense şimdi telefonda buğulu sesi içini gıcıklayan yapayalnız bir kadınla sevişiyorsun…

Aylardır kimsenin şefkatle, arzuyla, ya da minnetle dokunmadığı bir kadınla… Seni sonsuz bir sevdayla sevdiği için yalnızlığını ve hep ertelediğin intiharını bile kirletmene göz yuman kadınla telefonda sevişiyorsun… Ve herkese, her şeye ve hayata rağmen içinde sakladığın onca erimek ve arzularının mesut bahçesinde kaybolmak özlemi, o aptal kanına karışıyor şimdi… Ne yapsan hep bir hata, hep bir suç gibi yaşadığın hayatından utanıyorsun… Çünkü ne yapsan eksiksin hayallerinden… Ne yapsan geride kalıyorsun düşlerinden…

Peki, onca yıl geçti başkalarına ait olan kendini o başkalarına bırakma zamanın gelmedi mi?

O hep düşlediğin yere gitme zamanın…

Söylesene, ne tutuyor seni?