Ömrünü bana bağışlayan Annem’ e…

Bir sigara daha yaktım. Halbuki yeni söndürmüştüm ötekini. Eğer burada olsaydın içi onlarca izmaritle dolu bu küllüğü görünce  yüzünü kırgınlıkla ekşitir, onca sigarayı sanki sen içmişsin gibi benim yerime ciğerlerinde o sızıyı hisseder, söyleyeceğin hiçbir sözün işe yaramayacağını bildiğin için tek kelime etmeden küçük bir çocuk gibi sessizce küser, gidip eşyalarını toplamaya ve çocukluğumun şehrindeki eve, o seni bir başına bıraktığım evimize dönmeye davranırdın.  Bense oturduğum bilgisayarın başından telaşla kalkıp sana engel olmaya çalışırdım mutlaka… ‘’Anneciğim, yapma n’olur, biliyorsun çalışırken gergin oluyorum; hem o sigaraların hepsini içmedim; yakıp küllükte unutuyorum, kendi kendilerine sönüyorlar; bırak o eşyaları, hadi, üzme beni…’’ diye gönlünü alırdım. Sen hemen ikna olmazdın muhtemelen. Sigarayı bahane eder, içindeki o büyük kırgınlığı, senden uzak bir şehirde yaşamamdan duyduğun kederi ve özlemi aklına gelen en masum ve sitemkar sözcüklerle dökerdin birer birer: ‘’ Ben seni sigarayla kendini yavaş yavaş öldüresin diye mi doğurdum; nasıl üzülmeyeyim şu evinin haline bak, rutubet içinde çürüyorsun; evin ev değil, işin iş değil, ne kadar iyi bir okuldan mezun oldun, ne kadar başarılıydın; şimdi üç kuruş maaşa kendini sömürtüyorsun; kızım buralarda yapayalnız ne yapıyorsun, n’olur gel evimize gidelim, hem ben de seni çok özlüyorum, n’olur dön, n’olur…’’

Daha önce binlerce kez duyduğum halde bu cümleleri işitince içim yine acıyla titrerdi. Bu sözlerinle içimde uyanan, pişmanlıktan mı, korkudan mı, vicdan azabından mı olduğunu anlayamadığım o sahipsiz sızıyı annelik içgüdülerinle farketmenden korkup, seni sımsıkı saran kollarımı aniden gevşetir, az önce sen üzülme diye söndürdüğüm sigaranın yerine bir yenisini daha yakardım. Gidip bilgisayarımın başına oturur, bana tahmin bile edemeyeceğin kadar çok acı veren bu sözlerini duymuyor, dinlemiyormuş gibi yapardım. Ama o tuhaf ve sahipsiz sızıyla öyle bir kasılırdı ki parmaklarım tek kelime bile yazamazdım.

İşte şu anda da öyleyim, anne. Saatlerdir bu koltukta oturmuş, ekranın karşısında sigara söndürüp, sigara yakıyor, ama sana yazacağım bu ilk mektuba birtürlü başlayamıyorum. Zamandan kopmuş, boşlukta ait olduğu yeri arayan binlerce küçük an, o anlara anlam katan binlerce acı, kırgınlık, mutluluk, özlem, hayalkırıklığı, şaşkınlık, gözyaşı, çaresizlik, sevinç… Kesik kesik binlerce duygu etrafımda dönüp duruyor. Söze nereden başlayacağımı, aslında çok iyi bildiğini sandığın ama aslında bilmene, tanımana belki de hiç izin vermediğim kendimi, o içimdeki asıl beni sana anlatacak kelimeleri bulamıyorum birtürlü…

Keşke senin kadar güçlü olabilseydim. Ama değilim anne… Senin kadar güçlü değilim. Hayat hepimiz için yeterince acımasız. Ama senin o güçlü yanın sanki hayatın bu acımasızlığını daha da iştahlandırdı yaşamın boyunca… Sen yılmadıkça, yıkılmadıkça daha çok üstüne geldi hayat, biliyorum. O acımasız hayat daha küçücük bir bebekken anneni aldı senden. Baban seni bırakıp gitti. Akrabaların evinde hep bir sığıntı gibi geçen o eksik çocukluğunu yaşayamadan büyüyüp bir genç kız oldun. Sonra birgün baban hatırlayıp seni yanına aldı. Ama karısının korkusundan sana babalık edemedi, seni koruyamadı, bir kez olsun, kızım, diye seslenmedi sana. Üvey anne zulmü gördün. Dayak yedin, çok istediğin halde okutulmadın. Güzeldin, dikkat çekiciydin. Bu yüzden potansiyel fahişe muammelesi yaptılar sana, evlere kapattılar. Daha onaltı yaşındayken çıkan ilk kısmetine verip, seni ebediyen ‘çocuk –kadın’ kıldılar.

Senden on yaş büyüktü babam. Güzelliğini, tazeliğini, o hayat dolu kıpır kıpır ruhunu herkesten kıskandı, sahipsizliğinden cesaret alıp o da ezdi seni. Askerdi babam. Sertti, disiplinliydi, senin kadar hayatla barışık değildi. Üç yılda bir tayin olup ülkenin en ücra, en karanlık, en yoksul kasabalarında, evin sırtında gezip durdun onunla beraber. Çocuk yaşta anne oldun. Bakımlı ve steril hastanelerin tecrübeli doktorları değil, o ücra kasabaların senin gibi masum, senin gibi gayretli ve senin gibi emektar ebeleri evinizde doğurttu seni. Kendi kendine öğrendin sen anneliği. Öyle ya senin için hiç annen olmadı ki… Baban da olmadı, can yoldaşı kardeşlerinde… Aile olmayı da kendi kendine öğrendin sen. Bu boşluğun sızısıyla çocuklarına öyle bir sarıldın ki, o sevgili çocuklarının da hayatta en iyi öğrendikleri şey ‘sevmek’ oldu bu yüzden.

Senin öykün gerçekliğin içine sığamayacak kadar dramatikti. Merak ederdik; o karanlık ve yarım çocukluğunu, o kırgın gençliğini sana hatırlatan sorular sorardık hep. Gözlerini geçmişe dair kırık dökük anların uçuştuğu garip ve bizden uzak bir boşluğa asar, bir süre öylece kalakalırdın. Geçmişinden, içinde durup dinmeden akan o kanlı nehirden yüzüne keder yakamozları vürudu böylesi zamanlarda. O kalbi kırık çocukluğun gözlerinden bakardı. Hiçbir şey söylemezdin, ama biz anlardık. Sonra sesini yine o cıvıl cıvıl, o hiç büyümemiş tonuna ayarlar, benim hayatım tıpkı o artık herkesin çok komik bulduğu acıklı Türk filmleri gibi, boşverin şimdi, akşama ne yemek yapayım, siz asıl onu söyleyin, babanız gelecek birazdan, derdin…

Bazen bütün ömrünü akşama ne yemek yapacağını düşünerek, hep biraz daha geniş ve daha kullanışlı mutfakları gizlice özleyerek hapsolduğun o daracık, o köhne mutfakta telaşla koşuşturarak harcadığını düşünürdüm. Onca yıl boyunca tek bir gün bile kendince şımarıklık edip, bu akşam yemek yapmadım, hadi gidip dışarıda yiyelim, dediğini hatırlamıyorum. Eve yorgun, gergin ve acıkmış gelen babamın önüne koyacak hep birkaç farklı çeşit yemeğin olurdu mutlaka. Babamla kavga etmiş, birbirinize darılmış bile olsanız, sabah ondan önce kalkıp kahvaltısını hazır eder, akşam işten gelince de sıcak yemeğini masaya koyup, kendin yemeden arka odaya geçerek, orada kırgın kırgın otururdun. Seni haksız yere kırmış olurdu çoğu zaman. Önce birkaç gün küser, o beklediğin özür gelmeyince de birşeyleri bahane ederek yine sen konuşmaya başlardın. Sabrın ve merhametin sınırsızdı. Tıpkı sevgin gibi…

Hiç kimseye muhtaç olmadık ama hep yokluğun eşiğinde geçti ömrümüz. Çeşit çeşit kıyafetler alıp gönlünce giyinemedin; ne makyaj malzemelerin oldu, ne de kuaför masrafların. O Tanrı vergisi güzelliğinden başka hiçbir süsün olmadı hayatın boyunca. Parasızlık yüzünden bu küçük kadınsı zevklerden mahrum kalmak değil, çocuklarına istedikleri herşeyi alamamak kahretti seni yıllar boyunca. Bizleri sevginle öyle kucakladın ki, o yokluk günlerinde parayla satın alınamayacak tek şeyin, senin sevginin zenginliğiyle büyüdük biz.

Evet, ben sevmeyi senden öğrendim anne. Gerçek ve katıksız sevginin ne olduğunu senden öğrendim ben. Hayata isyan etmeden, koşulsuz ve karşılıksız sevmeyi senden öğrendim. Acımasızlığa karşı kendi kalbime sığınmayı, kendine karşılık bulamasa bile sevdamı, orada, nadide, eşi bulunmaz ve vazgeçilmez bir çiçek gibi korumayı, gözyaşlarımla bile olsa onu hep yeşil tutmayı senden öğrendim. Vazgeçmemeyi öğrendim senden, ne olursa olsun direnmeyi öğrendim.

Seni o şehirde bırakıp buraya geleli yıllar oldu anne. O koşulsuz sevginin kanatlarından ayrılıp senden koparken beni engellemek için önüme durmadığın gibi, bana en çok da sen destek oldun. Ne bir kimsen vardı çocuklarından başka, ne de başka bir yaşam anlamın… Ufak tefek sitemlerin dışında, hakkın olmadığını düşünerek hiç belli etmeye çalışsan da biliyorum, içten içe bana kırgınsın. Hayır asla seni yalnız bıraktığım, sen beni sevebilmek için hayatını harcadığın halde sana vefasızlık ettiğimi düşündüğün için değil… Yine beni çok sevdiğin, mutsuz ve yapayalnız olduğunu düşündüğün, Üzülmemi istemediğin, beni annelik içgüdünle hayatın o acımasız yüzünden kendince korumaya çalıştığın için… Biliyorum anne, biliyorum. Ve işte bu yüzden geç kalmış olsam bile şimdi sana ilk kez kendimi anlatıyorum.

Sen hiçbir zaman bilmedin, ama bu şehre gelmemin tek sebebi aşktı anne. Tıpkı senin gibi, çocukluğumu yarım bırakıp, ansızın büyümeme sebep olan, senin sevgi dolu kanatlarının altından ayrılıp hayatın içine korkusuzca atılmamın tek sebebi bir sevdaydı. Şimdi sesini duyar gibi oluyorum, neden benden sakladın, kalbimde sevdiğin adam için de bir yer hep var biliyorsun, bu beni sonsuzca mutlu ederdi, diyen o çocuk sesini…

Söyleyemezdim anne. Söyleyemezdim, çünkü bu aşk da tıpkı senin hayatın gibiydi… Tıpkı senin o paramparça öykün, o kırık dökük geçmişin, o kırgın çocukluğun gibiydi bu sevda… Aşkımın da tıpkı senin ömrün gibi bir karşılığı yoktu… Tıpkı senin ömrün gibi savruluşlarla dolu, tıpkı senin ömrün gibi sahipsiz, tıpkı senin ömrün gibi yalnızdı yaşadığım sevda… Ben sevmeyi senden öğrenmiştim anne; bedel ödetmeden, hesap sormadan, acıtmadan sevmeyi en çok senden öğrenmiştim… Karşılıksız sevmeyi senden öğrenmiştim. Karşılıksız bir aşk uğruna, son sürat üstüme gelen hayat treninin raylarına kendimi attığımı bilmeni istedim. Bana en çok sınırsız ve sonsuz bir okyanus gibi sevebilmeyi öğrettiğin için pişmanlık duymanı, üzülmeni istemedim. Tıpkı seninki gibi savrulup duran ömrüme bakıp, o unutmak istediğin geçmişini, o kırgın çocukluğunu, o yaralı kalbini hatırlamanı istemedim…

Hep gizledim senden acılarımı, gözyaşlarımı içimdeki o sevgi okyanusuna akıtıp, sana ne kadar mutlu olduğumu, hiçbir sorunum olmadığını, hayatımdaki herşeyin çok güzel olduğunu anlatıp durdum… Kalbimde kanayan sevdayı sakladım senden… Hep bir yanı yarım yaşamaktan ne kadar yorulduğumu, Tanrı’ya onu yalnız bana bağışlaması için yalvardığımım o uzun geceler boyunca gözyaşları içinde nasıl sabah ettiğimi, onu sevebilmek için kadınlık onurumdan, hayallerimden, kendimden nasıl vazgeçtiğimi ve artık geri dönecek bir benliğimin kalamadığını hiçbir zaman söyleyemedim…

O ise önce ürktü benden, bu incitmeyen, bu herşeye hazır, bu koşulsuz sevdamdan korktu. Kimbilir belki o da kendi annesinin o yaralı, o durmadan kanayan ve karşılığı olmayan ömrünü gördü sevgimde… Saçlarımda kendi  kanadı kırık, kırgın çocukluğunun kokusunu alınca bendeki kendinden kaçmak istedi en çok… Beni önce, sanki sonsuzluk kadar uzun ve sanki hayat kadar acımasız bir yalnızlığın ortasında o deli sevdamla bir başına bıraktı. Vefasızlıkla sınadı sevdamı, ihanetlerle, başka aşklarla sınadı… Direndim anne, tıpkı senin gibi, tıpkı o yangın yeri gibi savruk, tıpkı o paramparça ama hep dimdik ayakta duran ömrün gibi direndim… Ama dedim ya, senin kadar güçlü değildim, tam da parçalarımı artık birarada tutamayacak kadar yorulmuşken ve herşeyden vazgeçmiş ömrüm bir nar gibi yere saçılacakken gelip tuttu elimden… O kırgın çocukluğu gibi kokan saçlarımdan tutup, beni içinde boğulduğum o yalnızlık ve çaresizlik denizinin derinliklerinden yüzeye çıkardı yeniden.

Yıllar geçti anne, seni o evde yapayalnız bırakıp ömrümü bir sevdanın ateşinde yaktığım bu kente, onun göğünün altında soluyup, onun yağmurlarında ıslanmaya gelişimin üzerinden… Yıllar ne kadar çabuk ve acımasızca geçti… Ve ben onca yıldır ilk kez ömrümü hiç gizlemeye gerek duymadan seninle paylaşıyorum. Belki de ilk kez kendimi senin kadar güçlü, senin kadar hayatla barışık ve sevgimi senin ömrün kadar yıkılmaz hissediyorum. Yalnızlığın uçurumunda bir geri bir ileri gidip geldiğim o yılları hatırlarken, sorularımızla sana geçmişini hatırlattığımız o anlarda bakışlarının donup kaldığı o boşluğa takılıyor benim de gözlerim… O boşlukta, sevgisiz geçirdiğin onca yılın ardından, aşkı çocuklarında yeniden buluşunu, bedel ödetmeyen, acıtmayan ve karşılıksız sevginle ömrünü çocuklarına bağışlayışını görüyorum en çok… Ömrünü o büyük aşk uğruna bağışlayışında kendi sevdamı görüyorum… O boşlukta buluşan, birbirinden kopamayan ve birbirine çok benzeyen yazgılarımıza dokunuyorum en çok anne…

N’ olur için rahat olsun artık… Artık benim için üzülme, beni düşünüp kederlenme… Çünkü şimdi tıpkı senin gibi ben de ömrümü bir sevdaya bağışlıyorum…