“Gitmem lazım, geç kaldım, İşim var,” dedim ama beni dinlemiyordu, titrek ve terli parmaklarıyla bileğime yapışmış ve âdeta can havliyle: “Ne olur, çok yalnızım, bu gece burada kal!” diyordu. Evinde olduğumuz ve hava karardığı hâlde hâlâ o simsiyah gözlükleriyle dolaşıyor ve sürekli içki içiyordu. Belli ki acıları tekrar depreşmişti. Onu bu hâlde asla bırakamazdım. Çünkü gittikçe kötüye gidiyordu; olmadık şeyler yapabilirdi. “Peki, sakin ol! Bir yere gitmiyorum, buradayım,” dedim. Bunu duyunca heyecanla gelip sarıldı boynuma ve “Sağ ol, dostum!” dedi. Mutfağa gidip içki doldurdu bana. Ev sahipliği yapmaya başlamıştı hiç beklenmedik bir canlılıkla. Ama sonra içindeki o ızdırap kendisini yine hatırlatmış olacak ki yakınmaya, dahası yaşadığı acının haklılığını anlatmaya, kanıtlamaya başlamıştı bana. “Sen de çok iyi farkındaydın, nasıl seviyordum o adamı, değil mi, söylesene! Onunla kendimi sevmeye başlamıştım, en önemlisi eş cinselliğimden pek utanmıyordum, artık insanların gözlerinin içine hiç olmadığı kadar korkusuzca bakabiliyordum. Yaşamaya başlamıştım, dünyaya dokunuyordum. Ve o şimdi yok. Nelerimi yitirdim ben, biliyorsun, değil mi?”

“Biliyorum, biliyorum,” diyordum, bulunduğumuz dokuzuncu kattan Haliç’in o hüzünlü koyuluğunu seyrederken. Oysa bildiğim en fazla neydi ki ve bu inanılmaz ve bizi hep şaşkına çeviren çelişkilerle dolu olan hayatta ne olabilirdi ki? Bir tekstil firmasında modelistlik yapan eş cinsel arkadaşım, iki çocuk babası evli bir polise âşık olmuştu. Öyle ki varını yoğunu âşık olduğu bu polis için feda ediyordu. Polisin ilkokula giden çocuklarının neredeyse tüm okul masraflarını, dahası zaman zaman ödemekte zorlandığı kooperatif taksitlerini ödüyordu. Ve bütün gün onu anıyor, onu nasıl mutlu edeceğini ve şaşırtacağını düşünüyordu. Ve arada bir görüştüğümüzde bana hep çok mutlu olduğunu, hatta bu mutluluğun onu korkuttuğunu, her şeyin nasıl bu kadar iyi gidebildiğine zaman zaman da şaştığını söylemeden edemiyordu. Benim tüm dünyadaki ve özellikle bu ülkedeki polislere ilişkin yargılarımı bildiği için de, “Bu farklı, hiç öyle sandığın gibi değil. Düşünsene, televizyonda eski Türk filmlerini seyrederken kendini tutamayıp ağlıyor, öylesine duygusal bir adam, öylesine yumuşak bir kalbi var ki bilemezsin!” diyordu ısrarla.

Ne yalan söylemeli, anlattıkları beni etkiliyor, dahası umutlandırıyor, onun adına mutlu ediyordu.

Sonra bir gün her şey altüst olmuştu. Aslında bu ülkede “samimiyet buhranına” kapılıp umutla bağlanılan her şey hiç beklenmedik bir anda nasıl uçup gidiyorsa, öyle olmuştu. Arkadaşımın uzun zamandır gitmediği ve şöyle bir, ne olup ne bitiyor diye uğradığı eş cinsel kulübünde kavga çıkıyor ve bir polis ekibi kulübü basıp oradakileri yere yatırıyor ve kim varsa coptan geçiriyordu. Ve asıl ilginci bu polis ekibinde arkadaşımın “sevgilisi” olan polis de vardı. Ve onca karışıklıkta bir an göz göze geliyorlar, arkadaşım bu sırada elinde olmayarak çok heyecanlanıyor ve bir şekilde onunla göz göze gelince de, “Benim, beni tanımadın mı?” demek istercesine bakıyor ona ve o heyecanla bir şeyler çıkıyordu ağzından güç bela ama nafile; polis “sevgilisi”nin yüzünde en ufak bir titreşim bile olmuyor ve belki de birkaç gün önce seviştiği insanı yere yatırıp copluyordu, sonra da kimliğini istiyor, bakıyor ve geri uzatıyordu, oradaki herkese yaptığı gibi…

Sonra polis ekibi kulübün sahibini ve kavga çıkartan bir iki kişiyi daha yanlarına alarak geldikleri gibi gidiyordu. Arkadaşım o geceyi simsiyah gökyüzüne ve güneşe yalvararak geçiriyordu: “Ne olur aydınlan gökyüzü! Ne olur doğ güneş!” diye. Sabah olur olmaz da, arkadaşım, polis “sevgilisi”ni aramaya başlıyor ve saatler sonra çalıştığı emniyet biriminde buluyor onu ve asıl tükeniş o zaman başlıyor ve şöyle diyordu ona polis “sevgilisi”: “Bak birbirimizi bir süre kullandık, ben karımı seviyorum, mesleğime bağlıyım, artık beni bir daha arama!..”

Evet, hepsi bu. O an arkadaşım cehennemin yedi kat dibine iniyor, aşkıyla kazandığı ruhunu yitiriyor, dokunduğu hayat uzaklaşıyordu ondan. İnsanların gözlerine artık bakamaz oluyor, eş cinselliğinden hiç olmadığı kadar utanmaya başlıyor, çalıştığı yerden özel izin almak zorunda kalıyor ve haftalarca sokağa çıkamıyor; sımsıkı örttüğü perdelerin arasından sadece arada bir sokağa bakıyordu. Yitirdiği aşkının yasını tutmaya başlıyordu. Ve bir süre sonra artık hiçbir şeye ve özellikle sevmeye ve sevilmeye, dahası aşkının yasını tutmaya bile layık görmüyordu kendini.

Hatta bir daha kimseye âşık olmamak, bağlanmamak için kendine olan saygısını, inancını ayaklar altına almaya uğraşıyordu…

Yani yine eski hayatına dönmüştü. Hemen her akşam eş cinsel kulüplerine, barlara gidiyor, kim denk gelirse gidip onunla yatıyordu. Aşırı alkollü olduğu kimi geceler ise yollara çıkıyor rastgele bir taksi çeviriyor ve hiç çekinmeden pazarlığa girişiyordu. Ve asıl ilginci, birçok taksi şoförü teklifini kabul ediyordu: Taksimetre açılıyor, taksi hareket ediyor, arkadaşım şoföre oral seks yapmaya başlıyor, şoför boşalana kadar şehirde gelişigüzel dolaşıyorlar ve iş bitince taksimetrede ne yazıyorsa arkadaşım çıkartıp şoföre o parayı ödüyordu. Sonra karanlık sokaklardan evine, onca utanç ve aşağılanmışlıkla düşe kalka geri dönüyordu…

Kimi geceler ise evinin çevresindeki inşaatlarda çalışan bir ya da birkaç işçiyi evine getiriyor ve onlarla yatıyordu. Ama çoğu kez evine getirdiği ve yattığı işçilere istedikleri parayı vermeyince onlar tarafından acımasızca dövülüyor, cüzdanında ne kadar parası varsa alınıyor; dahası, kimi eşyalarını gizlice çalıp ya da zorla alıp gidiyorlardı…

Bazen onu görmeye evine gittiğimde, yüzünde, gözlerinin kenarlarında morluklar ve sıyrıklar görür ve bir gece önce başından neler geçmiş olduğunu hemen anlardım. Göz göze gelirdik, o an, “Bana sakın bir şey söyleme,” der gibi bakardı, yutkunurdum ve susardım ama gözlerim ve içim yanardı.

Dertleşirken bir ara, ansızın nereden bulduysa eline geçirdiği bir makasla saçlarını gelişigüzel, daha doğrusu kendinden öç alırcasına kesmeye başladı. Güç bela engel oldum. “Bırak beni, çirkinleştirmek istiyorum kendimi! Layık değilim ben sevmeye, layık değilim ben sevilmeye!” diye çırpınmaya başladı kollarımın arasında. Sonra bir ara sakinleşir gibi oldu. Kalktı, lambaları tamamen söndürdü. Yanıma gelip hiçbir şey olmamış ve “bütün bu yaşananları unutalım,” der gibi, “Hadi, senin sesin güzeldir, bana o sevdiğim şarkıyı söyle!” dedi. “Söylerim ama,” dedim, “artık içki içmezsen, çünkü biraz daha içki içersen komaya gireceksin.” “Tamam, içmiyorum, ne olur hadi söyle!” dedi. Önce, çok sevdiği “Hatıran Yeter Bana, Uzakta Kal Sevgilim” şarkısını söyledim ona. Salonda karanlık bir noktaya gözlerini âdeta bir sonsuzluk hasretiyle dikmiş beni dinliyordu. Sonra “Şarkılar Seni Söyler, Dillerde Nağme Adın” şarkısını söylemeye başladım.

Ama bir süre sonra fark ettim ki, halıya kapaklanmış hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Yanına gittim.

“Ne olur ağlama, güçlü olmalısın!” gibisinden saçma sapan sözler söylemeye çalışarak saçını okşamaya, onu teselli etmeye çalışırken, o an nasıl olduysa ben de ağlamaya başlamıştım.

Aslında farklı şeylere ağlıyorduk: O, bütün her şeyini, bütün varlığını verdiği hâlde yitirdiği aşkına ağlıyordu; bense hiç kimseyi böylesine fedakârlıkla, dahası derin bir özlemle sevemediğim, kimseye böylesine bütün varlığımı veremediğim için ağlıyordum…

Sonra onu yerden kaldırdım, yatağına yatırdım. Üzerini örttüm. “Gitmeyeceksin, beni yalnız bırakmayacaksın, değil mi?” dedi. “Buradayım. Hiçbir yere gitmiyorum, yanındayım, merak etme!” dedim fısıltıyla. Yatağını serdim, gözyaşlarını sildim, tam uyumaya hazırlanırken, “Söylesene, bizim gibiler için bir umut var mı bu dünyada?” diye sayıkladı. Bir an, bunca yaşadığımız ve dahası yaşayacağımız şeyi düşündüm. Saat kaç olursa olsun ve ne kadar alkollü olursak olalım ona yalan söyleyemezdim: “Pek umut yok!” dedim, “yok ama artık uyumalısın, neredeyse sabah olacak!..”