Canımsın, sen benim!.. Bunu, böyle bil!.. Bana kendini savunma… Geçiştirme beni. Zaman kazanmaya çalışma… Herkesi kandırabilirsin ama beni kandıramazsın… Başka bir yere gidemezdin. Biliyorum, gitmek için çok çırpındın, çok savaştın kendinle… Ama gördün işte, yine bana geldin. Başka bir yer yok çünkü.

Gidilebilecek bütün yolları tükettin. Başka bir yaşam yok. Başka bir yer ancak romanlarda var. Şiirlerde var.

Bu hayatta başka bir yer yok. Unutma, romanlar, filmler, oyunlar, şiirler, güzel yanılsamalardır sadece.

Nereye kaçabilirsin ki kendinden başka? Kim, seni bu hâlinle kabul edebilir ki? Bu dünyanın insanı değilsin sen. Garipsin. Şaşkınsın. Şizofren olmaya çalışan ama korkularından dolayı onu bile beceremeyen birisin.

Cesur olduğunu, gözü pek olduğunu iddia ediyorsun ama aslında korunmaya muhtaç birisin. Her şeyi yadsımak için yola çıktığını söylüyorsun ama yine de herkesin seni korumasını, anlamasını bekliyorsun. Bu nasıl bir isyan? Bu nasıl bir yadsıma? Korkarak, çekinerek, yardım dilenerek, anlayış dilenerek nasıl isyan edilir, nasıl anlaşma beklenir? Bir ayağın burada, bu hayatın kuralları, ölçüleri, beklentileri içinde. Öbür ayağın hayallerinin, isyanının, yıllardır gördüğün özgürlük düşlerinin içinde.

İşte bu yüzden, ne bu hayatı doğru dürüst anlıyor ve yaşıyorsun ne de özlediğin hayata doğru yola çıkabiliyorsun. Ya kal burada ya tamamen reddet buradaki her şeyi! Ama sen hiçbirini yapamıyorsun. Hem burada kalmayı istediğin hem de her şeyi reddedip gitmeyi düşlediğin için ömrün çarmıhına gerilmiş, öylece bekliyorsun.

Çünkü tiksindiğin, kurtulmayı düşündüğün bu hayatı bile, aslında sen çok eksik yaşadın… O eksik yaşamışlığın, peşini bir türlü bırakmıyor… Zincirlerle bağlanmış gibisin, o eksik yaşamışlığına…

Bu hayatı küçümsemek için onu sonuna kadar yaşamak gerekiyordu, sen bunu bile yapamadın… Gitmek istediğin yerin düşleri, hasretleri, kırılganlıkları burada saklıydı oysa… Uçmak için bir yere basmak, oradan güç almak gerekliydi. Senin, uçmak için güç aldığın bir yer bile yok… Bu hayatı olduğu gibi yaşamanın, burada kalmanın ağırlığını taşıyamadığın için, hep erteledin kendini çünkü… Her şeye geciktirdin kendini.

Çoğalarak değil, hep eksilerek yaşadın…

Hep başka bir yere hazırlık hâlinde geçti ömrün. Gözün yükseklerde olduğu için, basamakları küçümsedin…

Basamaklardan tiksindin, onları yok saydın… Oysa hayatı öğrenmek, bu basamakları tanımaktan geçiyordu…

Hayatı öğrenmek, tiksintinin içinden geçiyordu. Kirlenmeden, günaha inmeden, sıradanlaşmayı göze almadan basamakları tanıyamıyor insan… Günahı bilmeden nasıl inançlı olabilirsin ki?

Günaha yaklaştın… Küfrü gördün. Kirlenmeye ve çürümeye tanık oldun. Hepsi yanı başında oldu, gözlerinin önünde… Ama göze alamadın, onların içine kendin gibi girmeyi… Hep giyiniktin, hep korunaklıydın… Gördün ve hemen yargıladın olanları… Gördün ve geride durdun… Burası bana ait bir yer değil, dedin… Önünü ilikledin ve günahın içine girenleri, kirlenenleri, çürüyenleri seyrettin sadece… Sınamadın kendini onlarla birlikte, en dibe indiğinde, senden geriye ne kalacağını görmek istemedin. Göze alamadın, onca dibe indikten sonra senden geriye kalanlarla yukarı çıkmayı… Senden geriye kalanlarla yoluna devam edip edemeyeceğinden bir türlü emin olamadın…

İçindeki inancı günahla sınamayı, bir türlü göze alamadın… Hep kaçak dövüştün… Düşlediğin yere ve hayallerine güvenip, hep son anda terk ettin bu hayatın kavgasını… Çırpınışını… Rezilliğini… Kendini korumak için çırpınanları, rezilliğe bulaşanları yargıladın, hep suçladın onları… İnançlarını, düşlerini, hep bir fanusun içinde sakladın… Havasız bıraktın onları… Düşlerini, düşsüz bıraktın… İnançlarını, inançsız bıraktın…

Sevabını, günahsız bıraktın… Arınmışlığını, yaşamasız bıraktın… Bu yüzden, kokun kalmadı kimsenin hafızasında… Küçümsedin, ürktün, oysa yaşamak, insanın kokusunun sinmesidir gittiği her yere… Çarşaflara, aşklara, tenlere, umutlara, umutsuzluklara… Yaşamak, tiksinmesidir birilerinin senden… Yaşamak, kokunun kanamasıdır yattığın yerlerde… Biri vardır ki, onca tiksinmenin içinde seni bulur ve hiç olmayacak bir biçimde sever ömrünü… Sever kaderini…

Canımsın, sen benim. Ama bak, yıllardır benden bile saklanacağını düşündün! Beni bile kandıracağını düşündün! İnsan kendisine yalan söyler mi? İnsan kendisine rağmen yaşayabilir mi? İnsan kendisine rağmen yeni bir hayat kurabilir mi? Ne kadar kaçabilirdin ki kendinden? Bak, hiçbir yerde izin kalmadı! Yine bana döndün. Oysa bir daha hiç dönmeyeceğini düşünüyordun. Bana geri dönmemek için denemediğin yol kalmadı… Oysa için için biliyordun, yine bana döneceğini… Çünkü böyle korkak, böyle ürkek, böyle kendini sakınarak hiçbir yere gidemeyeceğini biliyordun aslında… Neye karar verirsen, nereye gitmek istersen gizli bir umutsuzluk hep seni takip etti peşinden… O gizli umutsuzluğun, ikinci bir varlığın gibiydi sanki. Neyi yapsan, neyi göze almaya kalksan, bu yetmez, bu seni istediğin yere götürmez; kendinde neyi sınamaya kalksan, göze aldıklarınla istediklerinin arasındaki uçurumu gösterip, “Boşuna deneme,” diyen, hep oydu aslında…

Kendini öldürmeyi denedin. Hiçbir şeyi tam anlamıyla başaramadığın için, ölümünü tam anlamıyla başarmayı denedin… Ama buna karar verdiğin andan itibaren başkalarının senin için ne düşünecekleri, sen kendini öldürdükten sonra arkandan ne söyleyecekleri vardı aklında hep… Seni onlara anlattığından farklı tanımasınlar, farklı yargılarda bulunmasınlar diye, hoşlarına gitmeyecek, yarattığın imgeyi zedeleyecek ne varsa hayatında, saklayıp gizledin. Bir mizansen bırakmayı düşündün ardında. Yarattığın imgeye uygun düşecek bir sahne tasarladın. Hayatta oynadığın neyse, ölümünden sonra da bu oyun sürsün diye ardından… Bu imgeye uygun düşecek kelimelerden örülü bir metin yazmaya başladın sonra… Temiz, arı, günaha ve kire batmamış bir hayatın metniydi bu… Kaçışların, zaafların, korkaklıkların yoktu bu metinde…

Sen ki sonuna kadar yaşamıştın, yaşanması gereken ne varsa… Yapmak isteyip de yapamadıkların yoktu…

Sen eksik değildin de onlar eksikti sanki… Senin hiçbir suçun yoktu, bütün suç onlardaydı… Sen her şeyi görmüş, her şeyi anlamıştın da onlar görülmesi gerekeni görmemiş, anlaşılması gerekeni anlamamışlardı…

Okuyanları suçluluk duygusu içinde bırakacak bir metin hazırlamıştın kendine… Sanki ölüyor olmandan, bu hayatı ebediyen bırakıyor olmandan daha önemliydi bu son yazın… Ne hayatın acımasızlığını ne istediklerini yaşayamıyor oluşun, ne korkuların ne eksik yaşamışlığın; hiçbiri ama hiçbiri, seni son anda kendini öldürmekten vazgeçiren değildi de işte bu son veda yazındı… Hayatın nasıl yalanlar üzerine kuruluysa, bu veda yazın da işte öyle yalanlar üzerine kuruluydu… Hayattan kopuk bir tiyatro oyunuydu yaşadıkların…

Sonun da hayatına benzeyecekti… Hayatın nasıl yalansa ölümün de öyle yalan olacaktı… Başkalarının alkışlarına muhtaç bir tiyatro oyunu gibi tasarladığın hayatın, yine bir tiyatro oyunu gibi bitecekti… Seni bu hayatta istediğin gibi anlayıp alkışlamayanlardan, kendini öldürerek gizli bir intikam almak istiyordun…

Hayatta söylemediğin şeyleri, ölürken bile söylemeyi başaramıyordun… Yazdığın veda metnini okurken, o eksik, o yanlış hayatına doğru bir son veremeyeceğini fark ettin… Bunu fark ettiğin anda, vazgeçtin kendini öldürmekten… Okuduğun romanlardaki kahramanları taklit ediyordun, kendini öldürürken bile… Hayatın nasıl bir kurmaca ürünüyse, ölümün de öyle olacaktı… Bunu gördün ve yaşarken değil de en çok ölmeye karar verdiğin anda, gülünç gözüktün kendine…

Hayatına, gülünç demek zor geliyor bana… Çünkü yaşarken ne denli acı çektiğini, bir tek ben biliyorum. Ama yaşadıkların yüzünden acı çekmedin sen. Yaşayamadıkların yüzünden çektin. Hayat önünden akıp gidiyordu ve sen sadece seyrediyordun… Bir türlü kendine ördüğün kafesin içinden çıkıp hayatın ortasına bırakamıyordun kendini… Gördüğün her şey aptal, zavallı, kirli, yoz, saçmaydı sana göre… Hiçbiri senin tasarladığın gibi değildi, sana göre değildi. Yaşamaya değmezdi…

Hiçbiri okuduğun romanlara, seyrettiğin filmlere, tiyatro oyunlarına benzemiyordu bu yaşananların. Bu hayatta tanıdığın kimse, romanlarda, oyunlarda karşılaştığın, o hayran kaldığın kahramanlara benzemiyordu… Sana göre hiçbiri yeterince romantik, yeterince trajik, yeterince soylu değildi… Değmezdi onlarla görünmeye, onlarla olup zaman geçirmeye…

Sen, aşkı da okuduğun kitaplardan öğrenmiştin… O soluk yüzlü, veremli, o soylu, o mükemmel kadınlar yoktu bu hayatta. Buradakiler hep kusurlu, eksik, bayağı, gündelik yaşayan ve hep, düşlerini durmaksızın kirleten varlıklardı… Hiçbiri senin aşkına layık değildi… Hepsi eksik varlıklardı; bu yüzden, sen de hep eksik sevdin. Bir vardın bir yoktun, onlar için. Onlara bir tutam düş sunup çekildin karanlık mağarana… O küçücük düş için, seni sevebilmek için her acıyı göze aldı onlar… Sense çekildiğin mağaranda seyrettin çırpınışlarını…

Odanın penceresine konan, uçamayan, yaralı güvercinlere acıdığın kadar bile acımadın onlara… Madem eksiktiler, madem bu hayatın insanıydılar, madem romanlardaki kadın kahramanlara benzemiyorlardı, gündelik yaşıyorlardı, madem küçük zevkleri, insani zaafları vardı, çırpınıp dursunlardı o zaman…

Seni sevmeleri yeterli değildi asla. İdealini kurduğun aşk tasarımına uygun olmalıydılar… Düşlediğin gibi sevmeli, düşlediğin gibi konuşmalıydılar… Düşlerindeki gibi hatasız ve kusursuz olmalıydılar… Hiçbiri yeterince düşsel, yeterince şiirsel değildi, sana göre… Hiçbiri okuduğun romanlardaki gibi sevmiyor, seyrettiğin tiyatro oyunlarındaki kahramanlar gibi davranmıyorlardı…

Oysa dışarıda akıp giden bir hayat vardı… Eksik, günahkâr, basit, soylu ve kirli bir hayat… Eksik, günahkâr, basit, soylu ve kirli hayatlarından bulup çıkardıkları sevgilerini sunmuşlardı hepsi sana… Düşlediğin gibi sevemezlerdi seni… Aşk tasarımına uymak için, oldukları gibi davranamazlardı… Onlara sunduğun küçücük bir düş için, hayatlarından vazgeçmelerini istedin… Yarattığın kurguda kaybolmalarını istedin… Oysa o düş senin için bile gerçek değildi. Yarattığın kurguyu, bir kez bile hayatın içinde sınamamıştın ki… Çünkü sınamaya gücün yoktu… O yaşamasız düşlerinin, o hayattan kopuk kurgularının, hayatın içinde nasıl tuzla buz olduğunu görmekten ölesiye korkuyordun… Sen kendini düşler içinde nasıl düşsüz bıraktıysan, sen kendini nasıl kurgularının içinde kimsesiz bıraktıysan; onları da düşler içinde düşsüz, kurgular içinde kimsesiz bırakmak istiyordun… Sen kendini nasıl inançlar içinde inançsız, aşk duygularının içinde aşksız bırakmışsan; onları da karşılıksız düşler içinde düşsüz, sınanmamış inançlar içinde inançsız, hayattan soyutlanmış aşk fikirlerinin içinde aşksız bırakmak istiyordun…

Aşk tasarımın ne olursa olsun, eninde sonunda acıkıyordun sen de herkes gibi. Sen de herkes gibi sıcak bir çorbaya, özenle ve sevgiyle hazırlanmış bir ev yemeğine hasret kalıyordun. Sen de bir evde yaşıyordun ve o ev tozlanıp kirleniyor, duvarlar örümcek bağlıyordu. Konukların geliyordu ve onların ardında bıraktığı kirli tabaklar ve bardakların yıkanması gerekiyordu… Sen de bütün insanlar gibi hasta oluyordun ve en yakınındaki insanın sana ıhlamur kaynatıp ilacını vermesini bekliyordun… Hayatı ne kadar ideal bir şekilde tasarlayıp kursan da kirlenen çamaşırlarının yıkanması gerekiyordu… Okuduğun aşk romanlarında pek geçmese de her insanın yataktan kalkamadığı günler olur, böyle günlerde seni tuvalete götürüp getiren biri vardır. Bunu yaparken hiç yüksünmeyen, bunu hiç angarya olarak görmeyen bir sevgili vardır, gerçek hayatta… Seyrettiğin filmlerde, o ideal kadınlar, o ideal erkekler sevdiklerinin kusmuğunu temizlerken anlatılmazlar. O kadınların, sevdikleri adamın çoraplarını, kokmuş iç çamaşırlarını kirli sepetinden alıp çamaşır makinesine koyarken neler hissettiklerine yer vermez, o romanlar… Çünkü okuduğun romanlarda, o trajik kahramanlar, o soylu ve âşık insanlar hiç bu durumlara düşmezler… Sadece birbirlerine, çok güzel, çok değişik, daha önce kimsenin kimseye söylemediği aşk sözleri söyleyip dururlar… Kimsenin aklına gelmeyen benzersiz jestler yaparlar birbirlerine… Onlar hiç saçmalamaz… Çamaşırları hiç kokmaz onların…

Oysa hayat, bu basitliğin, bu sıradanlığın içinde gizlidir… Binlerce düş, binlerce soyluluk gizlidir bu basitlik sandıklarının içinde. O yıllardır küçümsediğin sıradanlıkların içinde, üzerinde hiç düşünmediğin, fark etmediğin, hiç önemsemediğin soyluluklar saklıdır…

İşte bu yüzden acıyorum sana en çok. Hayatı olduğu gibi yaşayanları küçümserken, hayatı bir türlü olduğu gibi yaşayamadığın için acıyorum… Sıradanlığı küçümserken, sıradanlığı yaşayacak kadar bile cesaretin ve yeteneğin olmadığı için… Mutluluğu basit bulup, onu ancak sıradan insanların yaşayabileceğini söylerken, mutsuzluğa o sıradan insanlar kadar bile katlanamadığın için acıyorum sana… Hayatı onca abartırken, en basit bir olay karşısında bocalayıp durduğun için… Kendine büyük düşler tasarlarken, hayatın o küçücük ama bir o kadar da anlamlı ayrıntılarını durmadan ıskaladığın için acıyorum sana…

Alay ettiğin toplumun kurallarına, her çaresiz kalışında can havliyle sarılmana… Kendini ve düşlerini onca önemserken, hayatın gündelik sorunları karşısında ne denli âciz olduğunu gördükçe, sıradanlığa onca lanet ederken, sıradan insanlara ne denli muhtaç duruma düştüğünü gördükçe acıyorum sana… Düşlerinde, kendine bile yer yok… Sen düşlerine kimseyi layık görüp almadığın gibi, kendini de almıyorsun… Senin düşlerinde, hiçbir insan soluk alıp veremez… Düşlerinde sadece ölüler var senin. Ölü kahramanlar…

İkonalar… Tanrılar, tanrıçalar… Melekler, Mesihler var, senin düşlerinde sadece… Çünkü bir tek onlar hata yapmaz… Onlar hep doğru ve mükemmeldir… Mükemmellik ve kusursuzluk, sadece onlara özgüdür… Senin kafanda tasarladığın aşkı, sadece onlar yaşayabilir. Ölüler sevebilir sadece, senin düşlediğin gibi… Ölüler söyler, onca güzel sözü… Sadece ölüler yaşar, mükemmel aşkları…

Sen bile yoksun düşlerinde… Çünkü sen, kendine yediremesen, bilmezlikten, görmezden gelsen bile, o küçümsediğin basitliklerin, o durmadan lanetlediğin sıradanlıkların içinde yaşıyorsun… Ve yaşarken saklanamıyorsun kendinden… Düşlerine hayranlık duyduğun kadar, hayatına bir o kadar da hoyratsın…

Çünkü kimseler bilmese de seni, sen kendini iyi biliyorsun. Hayatınla düşlerin arasındaki fark açıldıkça, kendini suçlayıp duruyorsun… Suçlayıp duruyorsun… Hayatı küçümseyip onun ortasına kendini atmak için geciktiğin her saniye, sana suçluluk duygusu olarak geri dönüyor… Bu gecikmişliği kendini durmadan önemseyerek kapatamayacağını bilsen de çaren yok; geciktikçe hayata, kendini daha çok önemseyecek, kendini olduğundan daha çok önemsedikçe bu uçurum giderek büyüyecek; bunu en iyi sen biliyorsun…

Varlığını önemsedikçe, sıradan insanların sadeliğine giderek daha büyük bir hayranlık duyacaksın; bu hayranlık duygusu kendini daha çok aşağılamana neden olacak ve bu yüzden kendine duyduğun o sahte hayranlık duygusuna giderek daha çok sarılacaksın…

Hayata geciktikçe kendini önemseyecek, kendini önemsedikçe birilerinin seni görmesini isteyeceksin durmadan. Aslında olmayan, gerçek anlamda yaşamayan bir hayat acemisini görüp takdir etmelerini bekleyeceksin onlardan… Sıradanlığı küçümsedikçe, sıradan insanların seni onaylamalarını bekleyeceksin sonsuz bir açlıkla… Hayatının açıklarını, boşluklarını, düşlerine ortak bile etmeye layık görmediğin insanların kapatmasını bekleyeceksin…

Karşılığı olmayan sözler söyleyeceksin onlara… Arkasında duramayacağın davranışlar içine gireceksin… Bir başarı avcısı olacaksın… Ama başardıklarını hayatın içinde sınamadan, yeniden mağarana döneceksin…

Döndüğün mağaranda, alkışların sayımını, dökümünü yapacaksın… Onlar için yarattığın imgeyi, hayatın bütün basitliklerinden, sıradanlıklarından koruyarak yaşayacaksın. Onlar, seni değil, imgeni sevecekler ve senin gerçekte kim olduğunu bilmeyecekler… Sen, imgenin ardında bir hayat kaçkını olarak yaşayıp duracaksın… İmgen büyüdükçe sen küçülüp duracaksın… İmgen onaylandıkça sen kendini inkâr edeceksin…

Kendin için değil, yarattığın imgen için yaşayıp duracaksın… Böyle bir yaşamasızlıkta onlara, aslında ben hiçbir şeyim, demek, giderek zorlaşacak. İmgen sana rağmen büyüdükçe asıl özgürlüğün, ben aslında hiçbir şeyim, demekten geçtiğini hissedecek ama imgeni yitirmemek için özgürlüğünü yitirmeyi göze alacaksın…

Artık sen değil, imgen konuşacak; sen değil, imgen senin ve başkalarının hayatına anlam verecek… Olmayan bir şey, bir kurgu, bir yapıntı, senin adına konuşacak başkalarıyla… Bir süre sonra, ben o değilim, ben sandığınız kişi değilim, desen bile, kimse sana inanmayacak… Herkes seni, sunduğun imgene göre yargılayacak…

Sen yoksun ki, sen hiç olmadın ki. Bu yüzden, zaman geçtikçe imgenle kendini karıştıracaksın; seni değil, yarattığın imgeyi suçlayacaklar. Sanki seni suçluyorlarmış gibi acı çekeceksin. Olmayan bir şeyi koruyamazsın. Onun istediği gibi seveceksin, âşık olacaksın. Onun istediği gibi bırakıp gideceksin insanları, şehirleri… O nereye gitmek isterse, oraya gitmek istediğini sanacaksın… O neyi arzularsa, onu arzuladığını…

Sen, sıradanlığa özeneceksin; basit bir ömür sürmek, herkes gibi olmak isteyeceksin ama imgen buna izin vermeyecek. İmgen, senden, durmadan başarılı ve kusursuz olmanı isteyecek… Hem başarılı hem sıradan bir hayat nasıl yaşanabilir ki, işte, durmadan bunu düşüneceksin… İkisini yan yana getirmeye çalıştıkça, sürekli hata yapacaksın. Ne başarılarını koruyabilecek ne de sıradanlığını içinden geldiği gibi yaşayabileceksin… İmgeni korudukça, hayatın elinden kaçıp gidecek; hayatını korumak isterken, imgen durmadan kirlenip duracak… İkisini birden korumak istediğindeyse, yaşadığın her şey ölçülü olacak… Sevgin

ölçülü, merhametin, fedakârlığın, aşkın, yolculukların ölçülü olacak… Oysa bunların hiçbiri ölçüye gelmez…

Ne aşkta ölçü vardır ne fedakârlıkta ne de arkadaşlıklarda… Hepsi, içinde derin bir şiddet barındırır…

Ölçüsüz sevenler bilir bunu ancak… Ölçüsüz yaşayanlar…

Ne kadar derinden seversen, o kadar gider aklın başından… Şiddettir, aşk… Şiddettir, yola çıkmak… Bir arkadaşa bağlanmak, şiddettir… Hiçbir imge, hiçbir tasarım, hiçbir ideal duramaz bu şiddetin karşısında…

Canımsın, sen benim… Sensiz bir yere gidemem… Ne olur, çık, saklandığın yerden!.. Kirlen, günaha bat, diplere düş, sıradanlığını sonuna kadar yaşa!.. Göze al, her şey, hem de hiçbir şey olmayı!..

 

Birisi öper elbet, kalbimizden akan kanı… Birisi öper mutlaka!..