Sen çocuk sen, sakın çoğalma olur mu?



Artı Gerçek

Önümden trenler geçer, önümden yollar geçer, ben hiçbirini seçemem, çünkü ben hiçbir şeye veda edemem, çünkü ben hiçbir şeye yeniden başlayamazdım...


Bugünlerde hep aynı tren istasyonuna gidiyorum. Çünkü yalnızlığımın arkadaşını buldum orada... O istasyonda inmem bir tesadüftü sadece. Bir arkadaş toplantısına gidiyordum. Birden orada neler konuşacağımız, benim onlara neler söyleyeceğim geldi aklıma. Ve gecenin sonunda eskisinden daha yalnız, daha parçalanmış olarak yine evime döneceğim geldi. Derin bir iç sıkıntısı, rakının suya karışması gibi ruhuma karıştı... Oysa ben sadece seninle konuşmak istiyordum. Seninle derinleşmek... Ama günlerdir beni aramıyordun. Gitme hazırlıkları içindeydin. Yıllardır söylüyordun, ama artık kararlı olduğunu hissediyordum. Bu yüzden beni yalnızlığıma alıştırmak istiyordun... Yıllardır benim seni terk edeceğimden korkuyordun, bu korkunu yenebilmek için benden önce gitmek istiyordun... Oysa benim gideceğim hiçbir yer yoktu... İşte bunu sana bir türlü inandıramadım. Ben gitsem işte böyle bir ara istasyona giderdim en fazla... Önümden trenler geçer, önümden yollar geçer, ben hiçbirini seçemem, çünkü ben hiçbir şeye veda edemem, çünkü ben hiçbir şeye yeniden başlayamazdım...

Kimsenin oturmadığı bir bankı seçip oturdum o gün. Usul usul akşam oluyordu. Kızaran sonbahar yaprakları dökülüyordu önüme. Evlerin ışıkları yanmaya başlamıştı. Yorgun, yüzü görmeyen, kendi kendine konuşan ve anlamsız hareketler yapan insanlar geçiyordu önümden. İnsanlar gizlice çıldırıyorlardı ve bu bana garip bir haz veriyordu.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Birkaç bank ilerde tek başına oturmuş ve uzaklara büyülenmişçesine bakan yaşlı bir kadına takıldı gözüm. Yüzünde derin bir hüzün ışıltısı vardı. Bakışları arada bir istasyonda duran trenlere, trenlerin penceresinden bakan insanlara kayıyordu. Sanki o insanların yüzlerinde yitirdiği bir şeyi arıyor gibiydi. Tren gidince bakışları tekrar uzaklara, neredeyse bu dünyadan olmayan uzaklara takılıp kalıyordu. Biraz daha dikkatli bakınca fark ediliyordu; aslında uzaklara değil, kendine, kendi içine bakıyordu bu kadın. Büyülenmişçesine baktığı uzaklar kendi içindeydi aslında... O uzaklara eğilip ben de bakmak istedim. Bir şeyler görmek çok zordu... Ama artık emin olmuştum: Bir sonbahar akşamı, ara bir tren istasyonunda kendi içine dalıp gitmiş olan o yaşlı ve yorgun kadın senin annendi...

Annene beni pek götürmek istemezdin. Bir kez gitmiştik o yalnız yaşadığı evine. Senin ona gelmek istemediğini bildiği için o da yanına çağırmazdı seni. Sanıyorum o gün birden hastalanmıştı. Bizse bir tatil kasabasından dönüyorduk. Dönüş yolundayken aramıştı seni. İlk kez o gün tanımıştım anneni. O mağrur yalnızlığı, o derin kederi ve her şeye rağmen kendine yetmesi beni çok etkilemişti. Evi boş bir mezar gibiydi. Ve o her gün bu boş mezarı anılarıyla, hüzünlü sevinçleriyle, uzaklara dalıp oradan getirdiği düşler ve esinlerle dolduruyordu. Baban, yıllar önce terk etmişti onu. Ağabeyin bir gün ansızın kimseye bir şey söylemeden ortadan kaybolmuştu. Ve yıllar sonra Kanada’dan bir özür kartı gelmişti. Buradaki çözümsüz sorunlara, acılara, yoksunluklara dayanamadığını, zayıflığını kabul etmenizi, mümkünse onu unutmanızı yazmıştı...

Benim ailem gibi, senin ailen de derin bir acıyla yaralıydı. Ne zaman sorsam hep geçiştirirdin. Bana geçmişi hatırlatma, geçmişe dair hiçbir şeyi hatırlamak istemiyorum, derdin. Ve sonra o İngiliz şair Philip Larkin’in dizelerini söylerdin: “Ve mutsuzluk bir kıta sahanlığı gibi büyür... Sen çocuk, sen, sakın çoğalma olur mu?...”

Çünkü ben sana ne zaman babanı, ne zaman anneni sorsam birden yüzün kaybolmuş bir çocuğun yüzü gibi küçülüp kararırdı; sonra yatak odana gider, kapıyı arkadan kilitler ve oradan saatlerce çıkmazdın. Ve bazen kapandığın odandan apartman boşluklarına takılmış kuşların iniltilerine benzer sesler gelirdi... Ve saatler sonra odandan çıkar, yüzüne mutlu ve korunaklı bir maske takarak, yeni aldığın elbiselerini giyip aynanın önünde denerdin... Ya da iş arkadaşlarını arayıp, ertesi günkü iş programıyla ilgili bir şeyler sorar; her türlü zorluğa rağmen ayakta kalmaktan, ekonominin acımasız kurallarından, akılcı hareket etmekten söz eder dururdun... Böyle zamanlarda tanıyamazdım seni. Hangisi sendin? O yaralı kuş iniltilerini çıkaran sen değil miydin? Gözyaşlarınla ıslanmış yastıkların daha kurumadan, telefondaki iş arkadaşına, yenilgi bize yasak, güçsüz olmak sözlüğümüzde yazmaz bizim, diyen kadın senin nerende saklı duruyordu?

Bazen seni bu iki halinle birden gördüğüm için bana ansızın kuşkuyla bakar, gözlerini gözlerime diker ve beni seviyor musun?, diye sorardın... O an ne diyeceğimi bilemez, neden bunu şimdi sordun, diye sana bakardım; ama sen sorundan asla vazgeçmez, gözlerimin arkasındaki anlamı, gizi, tedirginlikleri çözmeye çalışırcasına, hadi söyle beni seviyor musun, derdin... Evet, seviyorum, evet, seni koşulsuz seviyorum, dediğimde de birden gözlerin dolar, yüzün hoyrat dalgalara karışır; biliyorum, yalan söyleme, biliyorum, sen de gideceksin, sen de beni terk edeceksin, ama artık beni kimsenin terk etmesine izin vermeyeceğim, artık giden ben olacağım; artık ben birilerini özlememeliyim, birileri özlesin beni; artık bunu istiyorum, der, yine bilmediğim acılarınla derinleşen ve annenin boş mezarına benzeyen evini andıran odana kapanır ve yine yastıklarda kanlı kanatlarını bırakarak ağlardın...

İstasyon biraz daha boşalmıştı... Annenin oturduğu banka doğru yürüyüp usulca ve gizli bir tedirginlikle oturdum... Ve onun baktığı yere doğru baktım bir süre... Uzaklara bakarken bir taraftan yıllardır boş olan yüzük parmağını ovuşturup duruyordu. Sanki o parmağı üşüyor ya da acıyla zonkluyordu. Hafifçe ona doğru eğilip, merhaba ben kızınızın arkadaşıyım, diyecektim ki, uzaklara büyüleyenmişçesine dalan gözlerini hiç ayırmadan, o sordu bana: “Gidiyor değil mi... Sonunda o da gidiyor...”

Tedirginliğim birden korunaksız bir hüzne dönüşmüştü. Savunmasız ve yalın bir acıyla kaldım annenin yanı başında... Üşüyen parmağının olduğu eliyle dokundu elime: “Üzülme, bir gün sen de alışacaksın terk edilmeye... Ben nasıl alıştıysam sen de öyle alışacaksın... Ben nasıl alıştıysam vedalara, ayrılıklara, sen de öyle alışacaksın...” Sonra sustu, gözleri hep oradaydı zaten ve yine kalbiyle daldığı uzaklara döndü yeniden... O sustuğu için ben de susuyordum, ama içimde sonsuz bir konuşma çoktan başlamıştı...

Bir tren hiç durmadan geçip gitti önümüzden, pencerelerinden dışarı bakan insanların yüzleri seçilmiyordu bile... Hiçbir ara istasyonda durmayan bir trendi o... Onlar seçimlerini çoktan yapmışlardı sanki... Baştan karar vermişlerdi gidecekleri yere. Bulundukları tren bizim gibi bir ara istasyonda durup beklese bu onların hiç hoşuna gitmeyecek gibiydi...

Artık kimsem yok benim, derdi, gözlerini uzaklardan ayırmadan... “Önce kocam terk etti beni... Ardından oğlum... Şimdi de kızım gidiyor... Artık bir başımayım... Artık istediğim yere gidebilirim. Ama hemen gitmiyorum. Bekletiyorum kendimi bu ara istasyonda. Kendimi ve gideceğim yeri düşünerek bekliyorum. Gideceğim yeri artık sadece ben seçeceğim... Başkaları için değil, artık sadece kendim için kendimi bekletiyorum... Bu seçimi yapmadan önce zevkini çıkarıyorum beklemenin. Bugüne dek başkaları için vazgeçtim isteklerimden. Her şeyin acısını, böyle bir başıma, bir ara istasyonda kendimi bekleterek, gideceğim yeri hemen seçmeyerek, bu kararı geç vererek çıkarıyorum... Sanki evden kaçmış ve bir daha kaçtığı eve dönmesi gerekmeyen genç bir kız gibiyim... Sanki hayat benim için şimdi yeni başlıyor...”

Bir tren daha geldi istasyona. Bu tren durdu. Yolcularını indirdi. Yolcular karanlığa usulca karıştı. Bir iki kişi yadırgayan gözlerle bize baktı. Yarı düşmanca, yarı merakla... Onlar gibi olmayanlara hep baktıkları gibi...

Sonra yeniden istasyon boşaldı... İki alkolik bizim biraz uzağımızdaki bankta çay bardaklarına rakıları doldurup, kendilerine küçük ve şefkatli mezeler hazırlıyordu. Bir polis geçti önlerinden. Alkolikler bir an içkilerine ve mezelerine kapandılar. Polis hiç oralı bile olmadı. Belki bir an önce evine ulaşıp o da içkisini hazırlamak istiyordu. Yanlış bir evlilik yaparak çocuklarımı bu hale getiren benim aslında, dedi annen... Birden söyledi bunları. Bir çocuğun ağzından hiç beklenmedik bir anda gelen kan gibi söyledi: “Ailem okutmadı beni. Aslında okumayı çok istiyordum. Lisenin başındaydım. Babam okuldan aldı beni. Hiç tanımadığım bir adama verdi. Önceleri alışırım sandım. Herkes nasıl alışıyorsa ben de öyle alışırım. Oğlum olduğunda çocuk yaştaydım. Ne olduğunun farkında değildim. Bu evliliğin sürmeyeceğini anladığım zamanlarda kızım dünyaya geldi. Senin şu hep gitmek isteyen ve hiçbir yere kendisini ait hissetmeyen sevgilin... Onun neden böyle olduğunu benden iyi hiç kimse bilemez... Çünkü onu emzirirken ben de çekip gitmeyi düşünüyordum, ama yapamıyordum... Onu emzirirken hep bir çıkmazda, hep geri dönüşsüz bir yolda hissediyordum kendimi. Sanki ona sütümü değil, korkularımı, yenilgilerimi, vazgeçtiğim şeyleri, pişmanlıklarımı, yanlış kararlarımı, yitirdiğim umutlarımı emzirmişim...”

Annen akşamın karanlığında anlattıklarına öylesine kaptırıp gitmişti ki, sanki yanında ben yokmuşum gibiydi: “Bir gün, artık eşime, bu evliliğe dayanamayacağımı anladığım bir gün onu kucağıma alıp sokağa çıktım. Nereye gideceğimi bilemeden gecenin bir vakti yürümeye başladım. Babamın evine gidemezdim. Çünkü onun tepkisinin ne olacağını biliyordum. Beni geldiğim yere gönderecekti. Sinirli ve sert bir adamdı. Hakaret edip dövebilirdi de beni. Bir mesleğim yoktu. Param yoktu. Nereye gidebilirdim ki... O saate açık bir pastane buldum. Bir süre oturdum. Garson artık kapatma saatinin geldiğini söyledi. Kızım kucağımda üşümüş, yorulmuş, ama bana bunları hiç belli etmeden ve hiç kıpırdamadan o iri, o hüzünlü gözleriyle beni seyrediyordu. Sanki ne yapacağımı merak ediyordu. Biliyor musun o hiç bebek olmadı, o hiç çocuk olmadı. Sanki doğar doğmaz dünyayı, insanları, bu hayatın acımasızlıklarını anlıyor, fark ediyor gibi bakıyordu... Yapacak bir şey yoktu. Pastanenin telefonundan kocamı aradım. Gelip bizi alması söyledim... Kızımla o an göz göze geldik. Bakışı çok garipti. Sanki o an eve, babasına dönüyor olduğu için bir gözü gülüyor, ama benim yenilgimi, benim çaresizliğimi hissettiği için öbür gözü ağlıyordu... İşte böyle böyle o hep gülerken ağlayan, ağlarken gülen, sevinci acı dolu, acısı sevinçli bir kız oldu... İşte o bu yüzden çok küçük yaşta yaralanmayı öğrendi... O çok küçük yaşta yaralarını bir başına sarmayı öğrendi... Benim mutsuzluğumu herkesten önce o anlamıştı. Biliyorum anne, sen benim için, kardeşim için katlanıyorsun her şeye, istiyorsan git anne demişti, git istediğin yere... Bunları söylerken aynı anda onu bırakıp gitmemem için bana sımsıkı sarılıp ağlıyordu: İstiyorsan git anne, istiyorsan git sen bizi düşünme...”

Trenler artık daha aralıklı gelmeye başlamıştı. Evlerde akşam sofraları hazırlanıyordu... O evlerden, o sofralardan geliyorduk ikimiz de. Ama şimdi o evler, o sofralar, o konuşmalar bize öyle uzaktı ki... Uzaktan ezan sesleri geliyordu... Annen ezan seslerini duyunca ne hissederdi bilmiyorum, ama ezan sesleri bu ülkede benim yalnızlığımı hep kanatmıştır... Ezan sesleri hep yüzüme kapanan kapıları hatırlatır bana... Bir şeylerin ebediyen bittiğini, geride bıraktığım şeylere bir daha artık geri dönemeyeceğimi hatırlatır... Ezan sesleri yanlış kararlarımı bir daha düzeltemeyeceğimi, onların bedelini sonsuza dek ödeyeceğimi hatırlatır...

Şimdi öyle pişmanım ki, ama artık yapacak bir şey yok, diye devam etti annen: “Benim gibi acı çekmesin, mutsuz olmasın, elindekilerle yetinsin, şükretsin diye onu hep kurallara uyumlu yetiştirmeye çalıştım. Başı derde girmesin diye, hep uysal, hep sevecen, hiçbir şeye karşı çıkmayan biri olarak hayata hazırlamaya çalıştım onu... Hayatın acımasızlığını, o derin karanlığını hep ondan saklıyordum... Ama nafileydi biliyorum, o her şeyin farkındaydı... O çok sevdiği babası bir gün sabaha karşı evi terk etti... Görmesin, bilmesin, uyusun diye çırpındım, ama olmadı. Kapının önüne gelip durdu. Sonra kulağını dayadı oraya. Babasının ayak seslerini saydı... 32, 33, 34, 35, 36... Gitti, dedi... Gitti ve bir daha gelmeyecek... Sonra odasına kapanıp günlerce çıkmadı oradan... Babasının onu sonsuza dek sevip, onu hiçbir zaman bırakmayacağını düşünüyordu... Babası onun tanrısıydı... Ve onu bir sabaha karşı terk edip gitmişti... O gün onun için hem gökyüzü, hem yeryüzü boşalmıştı...”

Anne bunları anlatırken üşümeye ve acıyla zonklamaya başlayan yüzük parmağını yeniden okşamaya başlamıştı... İlerde, peronun bitimindeki kırmızı işaret lambasının yanıp sönüşü hızlanmıştı sanki...

“Bir gün sofradaydık. Önündeki pilavın hepsini yememişti... Kızım bitir şu pilavı, taneler kalırsa, melekler üzülüp ağlar, dedim. Öfkeyle baktı yüzüme ve çatalını masaya hızla vurdu: Ne melekleri, ne tanrısı... Neden bahsediyorsun sen... Hiçbiri yok benim için artık... Hiçbiri... Ne iyi kalpli melekler var, ne de Tanrı var... Hepsi yalan... Hepsi... Beni bu yalanlarla avutamazsın...”

O ana dek o mağrur halini koruyan annen, usulca çözülmüş, gözlerini uzaklardan ayırmış, başını öne eğmiş, boğazında düğümlenen hıçkırığını yutmaya çalışıyor ve bölük pörçük, kırık dökük bir şeyler söylüyordu... Ne tuhaftı ki, babanın evden çıkıp gittikten sonra seni, sizleri bir daha hiç aramadığını o an öğreniyordum...

“Kızım o günden sonra ona neyi benimsetip öğretmeye çalıştıysam tam tersini yapmaya başladı. Önce Tanrı’yı, sonra aileyi inkâr etti... Artık yoksulluktan, yoksul ve güçsüz olmaktan nefret duymaya başladı... Garip bir hırsla derslerine çalışmaya ve her alanda başarılı olmaya çalıştı... Başarısız olmaya, birilerinin gerisinde kalmaya tahammülü yoktu... Takdir değil de, teşekkür aldığında saatlerce ağladığını bilirim onun... Sonra evlilikten, çocuk sahibi olmaktan nefret ettiğini söylemeye başladı... Oysa içi çok farklıydı onun. İçi söylediklerinin tam tersiydi... İçinde güçsüz, çaresiz, babasının evi terk ederken çıkardığı ayak seslerini sayan, onun geri gelmesi, kendisini sarıp kucaklaması ve bir daha hiçbir zaman terk etmeyeceğini söylemesi için dualar eden sonsuz kırılgan bir çocuk vardı... Hayat ona vedalaşmaları, ayrılıkları o denli küçük yaşta öğretmeseydi, kendisine ilk, seni seviyorum, diyene gönülden bağlanır ve ondan sayısız çocuk doğururdu...”

Önümüzden eski, yıpranmış ve çok eski bir acıyı andıran bir tren geçiyordu o an... Daha yola henüz çıkmışken yorgunluktan terlemiş, gideceği onca yolu düşündükçe hüzünle kararan bir tren geçiyordu... Üzerine asılmış beyaz bir levhada, “Doğu Ekspresi” yazıyordu... Dünyanın bütün yersiz yurtsuz insanları o trenin içindeydi ve hepsi bize bakıyordu sanki... İşte bu treni yanımızdan acı bir dokunuşla geçip giderken hatırladım neden bana durmadan, beni seviyor musun?, diye soruşunu... Bu tren daha yola henüz çıkmadan nasıl böyle yorgun, terli ve böyle tedirginse, ben de bu tren gibiydim senin bu sorunu yanıtlarken... Evet, seni seviyorum, seviyorum, hem de koşulsuzca, dediğimde, ben de bu tren gibi gittiğim yerlerde başıma neler geleceğimi bilmiyordum... Trenin geride bıraktığı yalnızlıkta senin sesin yankılanacaktı çünkü: “Biliyorum, sen de beni terk edeceksin, biliyorum, sen de bir gün gideceksin...”

Sonra annen usulca kalktı yerinden. Hoşçakal evladım, dedi... “Evime gidiyorum ama yarın yine bu istasyona gelip bundan sonra ne yapacağımı düşüneceğim. Belki bir gün önümden geçen bir trene binip bilmediğim bir yere gidebilirim... Artık vazgeçmem gereken kimse kalmadı hayatımda... Beni bekleyen kimse kalmadı ardımda...”

Annenin gecenin karanlığına karışmasını seyrettim sessizce... İkimizin de ömrü bu karanlığın içinde saklıydı... İkimizin de ömrü annenin bu kimsesizliğinde saklıydı... Orada, öylece bekleyip durdum... Kaç gün, kaç gece bilmiyorum... Öyle ki, ne yapsam, neye karar versem, nereye gitsem seni hep terk etmiş olacaktım... Bu yüzden hep o ara istasyonda kaldım... Kaç gün, kaç gece, hiç bilmiyorum...

YAZARIN TÜM YAZILARI