Genç kız, bir su kadar sade, bir su kadar açık kalpliydi. İstediği aşktı. Tek ve sonsuz olan aşk. Ömrünü korkusuzca ipotek etmeye hazırdı buna. Ömrünü, hissettiklerini, içinden geçip de dillendiremediği, yazamadığını dile dökebilen, yazabilen bu yazara adamak istiyordu. Soluk soluğaydı, elleri titriyordu ama kararlıydı. “Aşkımı getirdim size,” diyordu yazara… Yazar, kızın heyecanından, aşkını sunuşundan pek etkilenmedi. Yazarlık gücünü düşündü her şeyden önce.

Daha onun gibi kaç kadın olabileceğini… Sonra bütün dikkatini topladı. Bu kıza “hayatında bir yer vermek” istiyordu. Şimdiye dek onu arayıp buluşmak isteyen kadınların arasında, hemen hemen, en güzeliydi. Alımlıydı, gösterişliydi. “Böyle güzel bir kız nasıl yalnız kalabilir?” diye düşündü.

Aslında böyle kadınların ayağına gidilir, aşk dilenilirdi. O ise, sadece bir yazı için bağlanıp âşık olmuştu yazara. Tuhaftı. Genç kız yazara aşkını sundukça, ne olursa olsun bu beraberliği taşıyacağını söyleyince, yazar onu içten içe küçümsediğini de duyumsuyordu. Yoksa, yazdıklarının bu denli derin, sarsıcı ve anlamlı şeyler olduğu konusunda bir kuşkusu mu vardı? Belki de… Genç kızı, tepeden tırnağa süzdü. Dudaklarına, boynuna göğüslerine, bacaklarına, yuvarlaklıklarına… Dudaklarına, boynuna, göğüslerine hayali öpücükler kondurdu. İlgisiz kalınamayacak kadar güzeldi kız. Yazar bir kez daha, “Ona hayatımda bir yer vermeliyim,” diye düşündü, “zaman zaman… Hoşça, yani şehvet dolu vakitler geçirebilmek için.” Sonra da kıza, beraberlikler, bağlılıklar üzerine açıklamalar yapmaya girişti. “Beraberlikler, ne yazık ki sahiplenme yüzünden âdeta bir hapishaneye çevriliyor… Herkes birbirinin özel hayatına saygı göstermeli… Aslında evlilik özel hayata tecavüzdür… Ben seninle birlikte olmak isterim; seninle o anı paylaşmak isterim. Zaten zaman, anda gizlidir… Her zaman beraberliğimizden daha değer verdiğimiz uğraşılarımız olmalı. Beraberliğimizi dünyanın önüne çıkarmamalıyız. Birbirimizle olmak istersek, oluruz. İstemezsek olmayız, vs. vs...”

Genç kız, içine bir acı saplandığını hissetti. Derin bir nefes almak istedi ama alamadı. Önce öfkelendi, sonra kendine acımaya başladı. Yazarın söyledikleri çok eski bir masaldı, biliyordu. O, tek, kutsal, vazgeçilmez bir yolculuk öneriyordu ona. Yazarsa, elinin altında bir taze beden daha olsun istiyordu. Zaman zaman, hoşça, şehvet dolu saatler geçirebilmek ve sonra hemen unutmak için. Yazar, aşkı hayatının en önemli meselesi, savaşı, yolculuğu, dramı olarak görüyordu… Yalnız onunla dopdolu olmak, onunla deli divane olmak, yalnız onunla yükselip yalnız onunla batmak istiyordu.

Genç kız, kendi de nasıl söylediğini anlamadan şunları söyledi son bir gayretle yazara: “Sen de yazılarında eleştirdiğin, kınadığın o günübirlik, tek gecelik ilişkiler yaşayanlar gibi yüzeyselsin, ne yazık ki!..” Yazarın hiç beklemediği acıtıcı bir darbe olmuştu bu. Yeniden toparlandı, silkindi. “Ama ben böyle düşünüyorum. Çevremde hiçbir ilişki yürümüyor. Herkes mutsuz. İlişkiler bir karabasan. Sevgililer, birbirlerini sahipleniyor. Kıskançlıklar, rekabetler, kaprisler, ağlamalar, küsüp gitmeler… Hep bunlar var… Ben böyle şeyler yaşamak istemiyorum… Yüzeysellik, neresinde bu düşüncenin?” Bir süre hiç konuşmadan durdular. Yazar enikonu telaşlanmıştı. Genç kızı, ne dese, inandıramıyordu. Söyledikleri ona hep boş laf geliyordu. Sahi, söylediklerine kendi de inanıyor muydu? Kim bilir, kaç kadına söylemişti bu lafları? Bir ara kızın gömleğinin içinden gözüken göğüslerine gözü takıldı. Biraz küçük müydü ne? Yoo, belli olmazdı! Ama şu var ki cildinin kalitesi çok güzeldi. Pürüzsüz, gergin, parlak. Yanına sokuldu, boynunu kokladı.

Yanaklarını öptü. Sonra da dudakları birleşti. Diline kızın gözyaşlarının tuzlu tadı geldi. Ne zaman ağlamıştı bu kız? Dudakları dolgun ve cesurdu. İşte, aradığı öpüşme tadı buydu aylardır. Bu kıza “hayatında mutlaka yer vermeliydi”. Uzun uzun öpüştüler…

Yazar, genç kızın akşamları kendinde kalıp kalamayacağını düşünürken, genç kız ise ruhunun yazara geçtiğini düşünüyor ve için için titriyordu. Kız yanmıştı, bütün direnci kırılmıştı. Yazar hakkında artık fikir yürütemiyordu. İçindeki yangından başka bir şey düşünemiyordu.

Kendisini geri dönülmez bir yerde hissediyordu. 

Bir ara, genç kız yazara, “Benim hiç tipim olmadı,” dedi. “Ne uzun, ne kısa, ne şişman, ne zayıf, ne siyah gözlü, ne yeşil. Benim içimde dinmeyen bir yara, bir sızı var. Benim için aşk, oraya dokunan olmuştur. İşte bu sensin.” Ve koşarak uzaklaştı oradan…

Yazar uzun zaman kaldı orada. Yeniden bütün konuşmaları geçirdi belleğinden tek tek. Genç kızın ona, “Sen de diğerleri gibi yüzeyselsin,” dediğini düşündü. İçinde garip sızı oluştu. 

Hani, o aşk başlangıçlarında olan “tatlı yanmalardan”. Burnu sızladı. “Saçmalama!” dedi kendi kendisine. “Küçücük kız. Ne konuşursun, ne paylaşırsın onunla. Üstelik, seni sahiplenmek istiyor. Sakın!” Yazar içinde o ansızın oluşan “tatlı yanmayı” bastırabilmek için o gün kaç para harcadığını düşündü. Ay sonuna doğru hiç parası kalmayacaktı. Canı sıkıldı.

Ardından, haftaya yeni bir öykü kitabı çıkartacak olan yakın arkadaşı geldi aklına. Ondan başarılı değildi, şüphesiz. Kıskanıyor muydu yoksa? İçi yine karıştı. “Tatlı yanma” çoktan geçmişti işte. Ama peki, o neden âşık olamıyordu? Neden, hayatında hep para ve başarı bu kadar önemliydi? O “tatlı yanmayı” bastırmasaydı, şimdi, ne paranın, ne başarının önemi kalır mıydı? Neden aşktan bu denli korkuyordu ve ondan kaçıyordu?

Yeniden kızın dolgun ve cesur dudaklarını, boynunu, bacaklarını, yuvarlaklıklarını düşündü. “Göğüsleri biraz ufak mıydı ne? Acaba geceleri onda kalır mıydı?” İşler yolundaydı. Elinin altında genç ve güzel bir kız daha vardı. “İyisin, oğlum!” 

Birden gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. Şaşırmıştı kendisine. “Oğlum, ne yapıyorsun, saçmalama!” dedi. İçindeki bir ses de, “Yağmur… yağmur çabuk geçer…” diye fısıldadı…