Gazetecilik yaşamında halklarımızın özgürlüğü için kavgayı h iç kesintisiz sürdüren dostlarımızdan Ahmet Kahraman'ın dün Yeni Özgür Politika'da yayınlanan yazısı beni de, İnci 'yi de son derece duygulandırdı.

Bu girişin ekinde okurlarımla paylaşacağım “Doğan Özgüden ve Türk faşizmi” başlıklı yazı bizleri Akşam gazetesini yönettiğimi z 60'lı yıllara, sol kavganın yükseldiği, Türkiye'nin siyasal, sosyal ve kültürel gündemini kökten değiştirdiği günlere götürdü .

Binbir zorluk ve engellemeyle boğuşarak kısa zamanda ülke genelinde organize olan Türkiye İşçi Partisi 'nin ilk kez genel seçime katıldığı, partinin kurucusu sendika liderlerinin grev başta olmak üzere çeşitli eylem ve etkinliklerle DİSK'in kuruluşuna giden yolu açtığı, TMGT, TMTF ve MTTB'de örgütlü üniversite gençliğinin 68 patlamasına varacak devrimci uyanışın temel taşlarını döşediği, sayısı giderek artan sol yayınevlerinin Türkiye insanını öğrenilmesi onyıllarca yasaklanmış olan marksist teoriyle buluşturduğu, öncü tiyatroların, sanat ve edebiyat insanlarının tabuları yıkmaya başladığı yıllardı.

O dönemde Akşam'ı birlikte solun günlük sesi haline getirdiğimiz meslektaşlarımızın çoğu artık hayatta değil... İlhami Soysal ile Cengiz Tuncer 'i 1992'de, Bedii Güray'ı 1993'te, Aziz Nesin ve Nehar Tüblek 'i 1995'te, Muammer Erol 'u 1997'de, Odhan Baykara ile Aydın Köker'i 2000'de, İslam Çupi'yi 2001'de, Çetin Altan ile Selahattin Hilav'ı 2005'te, Fethi Naci'yi 2008'de, Hüseyin Baş’ı 2012'de, Doğan Koloğlu'nu 2013'te ve Yaşar Kemal'i 2015'te yitirdik.

Kimileriyle daha sonraki yıllarda görüş farklılıklarımız olduysa da, hepsini sevgi ve özlemle anıyorum.

Ahmet Kahraman, bir başka yazısında 1964 yılında Akşam'ın kavgacı ekibine katılışını şöyle anlatıyordu: “20 yaşımdaydım. Öğrenci ve Vatan gazetesinde gazeteciliğe başlamıştım. Altı ay sonra, o güne kadar hiç karşılaşmadığım meslek ünlülerinden biri olan İlhami Soysal’ın çağırmasıyla, Akşam gazetesine geçtim ve Ankara bürosunda Başbakanlık muhabiri olarak çalışmaya başladım.”

Kahraman’ın dünkü yazısını yeni okumuştum ki, yine Akşam’a ilişkin bir başka haber düştü ekranlara… Yönetimini üstlenmemden sonra Akşam’ın sola açılışını belgelere dayanarak ayrıntılı şekilde anlatan değerli araştırmacı yazar Nurhan Kavaklı'nın "Bir gazetenin tarihi: Akşam" adlı incelemesi yıllarca sonra YKY’nın Cogito dizisinden tekrar basılmıştı.

1964'te Akşam'da gece sekreteri olarak çalışırken o sırada İnönü hükümetinde devlet bakanı olan Malik Yolaç'ın bana genel yayın yönetmenliğini üstlenmemi önerdiği akşamı anımsıyorum.

Önerisi üzerine kendisine sormuştum: "İyi de, biliyorsunuz ben sosyalistim. Genel yayın yönetmenliğini üstlenirsem, inanç ve düşüncelerim gazetenin genel yayın politikasına da damgasını vuracak."

"Biliyorum, ama sosyalist düşünceye sahip olmanın iyi bir gazete yaratmaya engel olacağını sanmıyorum" diye yanıtlamıştı.

Mürettiphanede gazeteyi bağladıktan sonra yukarı çıkıp arşiv bölümüne geçmiştim. Karşımda 46 yıllık bir tarih hazinesi vardı. Cumhuriyet’in ilanından önce, 1918’de Ali Naci Karacan, Kazım Şinasi Dersan, Falih Rıfkı Atay ve Necmettin Sadak tarafından kurulan bu Türkiye’nin en eski günlük gazetesinin yöneticiliğini genç yaşta üstlenmeyi göze alabilecek miydim?

Daha önce yıllarca çalıştığım gazetelerde sosyalist inancıma uygun mücadele vermiştim… Türkiye İşçi Partisi’nin, devrimci sendikaların ve gençlik örgütlerinin giderek güçlendiği o dönemde sol kamuoyu artık sesini duyurabileceği, eylemlerini objektif olarak yansıtacak bir günlük gazete özlemi içindeydi…

İşte bu özleme yanıt verme kararlılığıyla Akşam'ın genel yayın yönetmenliğini 16 Ekim 1964'te fiilen üstlenmiştim. Ardından da bu görevin gereklerini yerine getirecek bir yayın kadrosu oluşturmuş, Çetin Altan, Aziz Nesin ve Yaşar Kemal de dahil Akşam sütunlarını sol düşünür ve yazarlara açmıştım. Akşam, 1965 genel seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi'ni destekleyerek Meclis'e 15 milletvekiliyle girmesine katkıda bulunan tek günlük gazeteydi.

Gazetenin sol yayınından rahatsız olan sermayedarların ve onların temsilcisi Demirel iktidarının baskıları sonucu yönetimden uzaklaştırıldıktan sonra biz Yaşar Kemal ve Fethi Naci ile birlikte haftalık sosyalist Ant Dergisi 'ni yayınlarken, Akşam’da tüm baskı ve engellemelere rağmen ilkelerinden ödün vermeyen tüm meslektaşlarım gibi Ahmet Kahraman'ın haber ve analizlerini de takdirle izliyordum.

Ancak Ahmet Kahraman 'ın Türkiye sorunlarını daha gerçekçi ve mücadeleci bir üslupla dile getirdiği gazete 12 Mart 1971 faşist darbesinden sonra Emil Galip Sandalcı'nın yayınlamaya başladığı Yeni Ortam oldu.

Haftalık Yeni Ülke'nin devamı olarak 1993 'de yayınlanmaya başlayan Özgür Gündem gazetesinin ilk genel yayın yönetmenliğini üstlenip kadrosunu kurmuş olan Ahmet Kahraman 2006 yılından beri de Almanya'da yayınlanmakta olan Yeni Özgür Politika'nın sürekli yazarları arasında yer alıyor.

Kavgasını sürgünde de ödünsüz sürdüren Ahmet Kahraman’a 56 yıl sonra tekrar “Merhaba” diyor, başarılar diliyorum.

Doğan Özgüden ve Türk faşizmi

Ahmet Kahraman, Yeni Özgür Politika, 15 Aralık 2020

Kısacası, TC’de bugün, dündür. Bugün, Avrupa’da üretilen en son model uçağa 80 milyon dolar yatıran AKP’nin görgüsüz zengini sahip oluyordu. Bu adam, düne kadar boynu bükük duruşlu, fukara bir muhasebeciydi.

TC’nin ilk ata ve babaları, Osmanlı’dan kalma yazar ve şairleri devir ve teslim aldılar. Doyurup kendilerine “ram“ eylediler. En irilerini, milletvekili yaparak hizmete koştu. İyi, gümrah bir hayata karşılık rejim ve atasını öven romanlar, hikaye ve şiirler ısmarladılar. Alttan gelmekte olanları da öğretmen veya büro memuru yaptılar.

İlk özgür ve bağımsız kalemlerden biridir, Nazım Hikmet. Ama o da, bir gece yarısı Atatürk sofrasında şiir okumaya çağrıldığı zaman, “ben deniz kızı Eftelya değilim“ diyerek geri durduğu için, “Kurtuluş savaşı destanı“ adındaki nehir şiiriyle Atatürk’ü destanlaştırdığı halde, bir daha iflah olamadı. Bela hep peşindeydi. Sonunda ülkeden kaçarak canını kurtardı.

Ahmet Altan, benzer gerekçeyle esirdir, bugün. Ayşegül Doğan, babası sakıncalı Kürtlerden olduğu için rehine. Kürt Demirtaş ve arkadaşlarını da anayasal hak olan miting düzenleme suçundan mahpus...

Yani, TC kuruluşunun ta başından beri aydın, rejimin hizmet eriydi. Sabahattin Ali, Yakup Kadriler, Reşat Nurilerin yolunda giderek Atatürk ve “devrimleri“ne methiye düzen romanlar yazma yerine, hayattan temaları işlediği için, sonunda kafası odunla parçalanarak öldürüldü.

Kısacası, “ram“ olmayan aydının mekanı, “lanetliler bahçesi“ydi. Romancısı, şairi, gazetecisiyle kalem adamları, belaya çatmamak için, “Kürt sorunu“nu öteleyip görmezlikten geldiler. Feryad u figanlara kulaklarını tıkadılar. Kimileri, günün “efendisi“ne yaranma adına, Kürtleri inkardan gelmekle de kaldı. Onları aşağıladı. Gazete sütunlarını sövgü, ihbar ve hakaretlerle doldurdular.

Yakın zamana kadar, vaziyetler böyle ve kalemler de, “Kürt’e karşı Türk’ün gücünü“ yüceltme aracıydı.

İlk defa, Mehmet Ali Aybar liderliğindeki Türkiye İşçi Partisi, rakamlarla TC’nin rejimin aslında bir soygun ve zulüm düzeni, öte yandan “Kürt diye bir halkın da var“ olduğunu, ama ayaklar altında ezildiklerini dillendirdi.

İnsani ses veren bu kadronun içinde, Doğan Özgüden adında bir genç gazeteci de vardı. O benim meslekte, ilk yayın yönetmenimdi. Eşi İnci Tuğsavul da, çalışma ortamı arkadaşlarımdandı.

Sonra yollarımız ayrıldı. Rejimle yüz yüze geldiler. Hapishanelerinde çürümektense, gönüllü sürgünü yeğlediler. 50 yılı aşkın zamandan beri Avrupa’da...

Ancak, sürgünde yaşamak dayanılır gibi ve yazmak da kolay değildir. Pek çok yazar, bu yollarda tükendi. Kimileri, kahırdan öldü. Kimileri de Stefan Zweig gibi tükenmişlikten intihar etti.

Ama, İnci-Doğan Özgüden çifti zoru başardı. Döneklere inat kendileri olarak kaldılar ve her dönemin faşist yüzleriyle mücadele ederek. Toplumsal etkinlikler düzenleyip aralıksız yayınlar yaptılar.

Doğan Özgüden ise aralıksız yazdı: Gazete yazıları ve ek olarak, Türkçe yayımlanan iki ciltlik anı kitabı Vatansız Gazeteci’yi, üç ciltlik Sürgün Yazıları izledi. Dördüncü cilt de yolda...

Demek istiyorum ki, İnci ve Doğan Özgüden, rejiminde tabi olmuşlara, uydu haline gelmiş, beslemeliği kabullenmişlere inat, her türlü belaya katlanarak, “lanetliler bahçesinin mukimi“ olmaya razı oldular. Kendileri ve özgür insan olarak TC‘ye “başkaldıran kalemler“ geleneğinin ilk sıralarında yer aldılar. Kalem namusu için baş koymuş, başkaları da var elbette. Birinin adını unutur ve utanırım endişesinden, tek tek isimlerini yazmıyorum bunların. Ama, yazık ki sayıları çok değildir.

Ancak, Doğan Özgüden, birçok yönüyle bir istisnadır. İnsani ilkeleri bakımından hep kendisi olarak yaşadı. Adalet, ekmek ve özgürlük, onun dünyaya açılan penceresi oldu.

TC’ye bu gözle tanıklık etti. İnsani bir düzen için mücadele verdi. Hiç devir ve dönemde Kürtleri inkar edenler kervanına katılmadı.

Bu gözle dünyaya bakarak TC rejimini irdeledi. Kanlı hikayesini yazdı. Hikayeye baktığımız zaman, bugünkü rejim “pepırık“ (geçit) taşlarının yıllar önce döşendiğini görüyor ve anlıyoruz, onun metinlerinden. Bugünküler, eski kuşaklardan gelme, yeni olarak çıkıyor karşımıza. O kirli ellerin devamı olarak...

Bunlar, bir zamanlar Kürdistan’da katil sürüleri, yıkım ekibi, yangıncılardı. Hırsız, soyguncu. Marmara Çerkezlerinin, Trakya Yahudileri tepesinde balyoz, İstanbul Rumları, Ermeni ve Yahudilerin (6-7 Eylül) kapısında dişi fırlak canavar, cellat, talancı ve tecavüzcü...

İnsanlığın öldüğü yerde, kim bugünkü adlandırma ile MHP’li ve AKP’li bellid değildi, dün. Katışıktılar. İkisi bir arada, ağız ağıza “Allahu ekber“ diye bağırıyordu. Allah diyerek “Kanlı Pazar“da, Maraş‘ta, Sivas, Çorum, Malatya’da sırt sırta verip insan bıçaklıyor, kurşundan geçiriyor, baltayla parçalıyor, ikinci Sivas’ta diri diri insan yakıyorlardı. 6 bin kişinin katledildiği 12 Eylül öncesinde, sokaklarda kimlik yoklaması ile öldürülecek insan tesbit edilirken, Erdoğan “Akıncı“ gençlik lideriydi. Devlet Bahçeli de arabasını katillerin lojistiğine tahsis bir MHP’liydi. Düşmanları ortak, onlara benzemeyen tüm insanlardı.

Onlar bugün, su başlarını tutmuş güç. Kürdistan’da kurt gibi uluyarak, IŞİD’çı kimlikleriyle “Allahu ekber“ naraları atarak cinayet işliyor, katliam, hırsızlık ve talan yapıyorlar.

Hitler’in Yahudilere ilişkin vur emri, Kürtlerin tepesinde “haşere yok edilsin“ olarak yankılanıyor, bugün.

Ama tüm bunlar bir günde olmadı. Ansızın insanlıktan çıkmadılar yani. Dünü var, bu gelişin de. Doğan Özgüden’in kitaplarına baktığınızda, bu olan ve olacaklar dayanağının eski olduğunu görür. Hazırlıkların eski ve kuşaktan kuşağa geçerek, bugünkü iktidarda cisimleştiğini, ancak geçmişin “tatbikatlar“, prova sahneleri olduğunu görüyoruz...