Uluslararası siyaset sahnesinde Venezuela üzerine yeni bir traji-komik gelişme yaşanmakta… Tam bu yazıyı yazmaya başlarken bilgisayar ekranına düşen bir habere göre, ABD’nin dümen suyunda giden Avrupa Parlamentosu da 751 üyesinden 439’unun oyuyla muhalif lider Juan Guaido’yu ülkenin geçici devlet başkanı olarak tanımış bulunuyor.

AB'nin önde gelen üyelerinden Almanya, Fransa, İspanya ve İngiltere daha önce Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'ya, hafta sonuna kadar seçim kararı almaması halinde Guaidó'yu Venezuela lideri olarak tanıyacakları yolunda uyarmıştı.

Rusya'nın resmî haber ajansı RIA'ya açıklamalarda bulunan Maduro ise, uluslararası arabulucuların katılması kaydıyla muhalefetle görüşmelere hazır olduğunu belirterek "Venezuela'nın yararı ve barışın sağlanması için muhalefetle müzakere masasına oturmaya hazırım" demişti.

Rusya ve Çin başta olmak üzere birçok devletin Maduro’ya destek vermesine rağmen Atlantik ittifakının iki yakası da Venezuela’nın başına sağcı bir yönetim oturtmakta kararlı.

Tıpkı 70’li yıllarda Şili’de sol destekli cumhurbaşkanı Allende’nin ABD’nin tezgâhladığı bir darbeyle devrilip yerine faşist general Pinochet’nin oturtulması gibi... ABD’nin başını çektiği Batı ülkeleri tarafından desteklenen sağcı muhalefetin, şimdilik yönetime sadık görünen orduyu da el altından pazarlıklar ve kışkırtmalarla oyuna dahil ederek Maduro’yu devirmesi ihtimal dışı değil.

Bizim açımızdan iki olay arasındaki büyük fark, Türkiye’yi yönetenler Şili’deki darbe karşısında ABD’nin safında yer alıp darbecileri alkışlarken, bu kez Tayyip yönetiminin “anti-emperyalist” kesilerek Maduro’ya sahip çıkması…

Sadece o mu? Nazım Alpman dostumuz dün Artıgerçek’teki yazısında manzarayı çok iyi resmetmiş:

“Yılların anti-komünisti Devlet Bahçeli de Venezuela'nın ‘sosyalist’ liderine karşı gönülden bir destek verdi. Türkiye Komünist Partisi (TKP) 26 Ocak 2019 Cumartesi günü Kadıköy'de bir sokak gösterisiyle Venezuela Devlet Başkanı'nın yanında olduklarını açıkladı. Venezuela'nın Ankara Büyükelçisi de katıldı. Sosyalist solun bütün partileri ve grupları ‘doğal olarak’ ABD karşısında kim varsa onun yanında dururlar. Bu defa sağ cenah da anti-emperyalist kanatta konuşlandı.”

Sahi, bu sağ kanat her daim anti-emperyalist kanatta mı konuşlanmıştı? O günleri yaşayanlardan hâlâ hayatta olanlar bu sağ kanadın nerede konuşlandığını hiç unutabilir mi?

50 YIL ÖNCESİNİN ABD UŞAKLARI VE FEDAİLERİ...

Tam 50 yıl önce, 1969’un başlarıydı… Dönem, Ernesto Che Guevara’nın Bolivya’da ABD uşakları tarafından katledilmiş olmasına rağmen birçok Latin Amerika ülkesinde anti-emperyalist mücadelenin gerilla örgütlenmeleriyle güçlendiği dönemdi… Dünyanın en büyük petrol üreticilerinden olduğu halde halkı büyük sefalet içinde yaşayan Venezuela’da devrimci güçlerin oluşturduğu Milli Kurtuluş Cephesi ABD emperyalizmine ve onun dümen suyundaki yöneticilere karşı yiğitçe mücadele veriyordu.

Dönem aynı zamanda Türkiye’de ABD emperyalizmine ve NATO’ya karşı mücadelenin devrimci gençliğin de gittikçe büyüyen kitlesel katılımıyla iyiden iyiye güçlendiği dönemdi.

Vietnam’da CIA’nın karşı harekât uzmanı olarak görev yapmış olan Robert Komer, Türkiye’ye ABD büyükelçisi olarak geldikten sonra 6 Ocak 1969’da ODTÜ’yü ziyareti sırasında arabasının Sinan Cemgil, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan, Ulaş Bardakçı ve Mustafa Taylan Özgür’ün de dahil olduğu devrimci gençler tarafından ateşe verilmesi sadece AP ve MHP gibi Amerikan uşaklığı tescilli olan partileri değil, solcu geçinen belli kesimleri de telaşa düşürmüştü.

Türkiye İşçi Partisi’nin 1965’te 15 milletvekiliyle Meclis’e girerek siyasal gündemi değiştirmeye başlamasından sonra “ortanın solu” ucubesini yaratarak sola açılışın önünü kesmeye çalışan İnönü-Ecevit ikilisi de, bu gelişmelerden sonra NATO’yu savunan demeçler vermeye başlamıştı.

40’lı yılların ikinci yarısında Türkiye’nin kapılarını ABD emperyalizmine sonuna dek açmış olan İnönü’nün bu tavrı o yılları yaşamış olanlar için hiç de şaşırtıcı değildi. 21 Ocak 1969 tarihli Ant’ı “Hayır İnönü! Türkiye NATO’da kalamaz” yazılı bir kapakla yayınlamıştık.

Üzerinden iki hafta geçmemişti ki, ABD 6, Filosu’nun İstanbul’u ziyaretini protesto için 16 Şubat 1969’da büyük bir yürüyüş ve miting organize eden işçilere ve gençlere o korkunç “Kanlı Pazar” saldırısı yapıldı.

Saldırıyı izleyen günlerde, ünlü düşün dergisi Papirüs’ü çıkartmakta olan değerli dostumuz şair ve yazar Cemal Süreya bir öneriyle geldi. Fransa’da Venezuela Milli Kurtuluş Cephesi lideri Douglas Bravo’nun Venezuela’da sömürü düzenine tam anlamında son verilebilmesi ve ülkenin süper güçlerden tamamen bağımsız bir yönetime kavuşabilmesi konusundaki görüşlerini içeren bir kitap yayınlanmıştı. “Türkiye’de de mutlaka okunmalı. İstersen hemen Türkçeye çeviririm” diyordu. Kısa zamanda çevirdiği kitabı 1969 Nisan’ında “Milli Kurtuluş Cephesi – Douglas Bravo konuşuyor” adıyla yayınladık.

Kitabın yayınlanması üzerine ABD emperyalizminin uşaklığını yapan İslamcı ve ırkçı çevrelerin Ant’a saldırıları daha da yoğunlaştı. Bugün keskin Maduro dostu kesilen Recep Tayyip Erdoğan’ın o dönemdeki İslamcı ağababaları bize en gözü dönmüşçesine saldıranlardandı.

O günlerde Müslüman Kardeşler tarafından TC başbakanlığına hazırlandığını belgelerle açıkladığımız Necmeddin Erbakan, Anadolu’daki İslamcı işadamlarının da desteğiyle Türkiye Odalar Birliği’nin genel başkanlığını ele geçirmişti. Yaptığı ilk işlerden biri de tüm dünya kapitalistlerini bir araya getiren Uluslararası Ticaret Odası'nın yıllık kongresini İstanbul’un göbeğinde, “Kanlı Pazar”ın yaşandığı Taksim Meydanı’nın yanıbaşındaki İstanbul Kültür Sarayı’nda ağırlamak olmuştu.

Kongrenin toplanacağı haberini, fetih kutsaması içindeki İslamcıların da dikkatini çekmek için, Ant'ın 3 Haziran 1969 tarihli sayısının kapağında "Fethin 516. yılında İstanbul kapitalist işgali altında" başlığıyla duyurmuştuk.

Dünya kapitalistlerini en iyi şekilde ağırlayabilmek için devletin tüm olanakları seferber edilmiş, yapımı 23 yıldır süren Taksim'deki İstanbul Kültür Sarayı birçok eksiklere rağmen alelacele kullanıma açılmıştı. Uluslararası Ticaret Odası'nın genel başkanı Arthur K. Watson, ki aynı zamanda çokuluslu IBM'in İdare Meclisi Başkanıydı, İstanbul'a gelişinde resmî törenlerle bir imparator gibi karşılanmıştı. Ağırlama komitesinde Vehbi Koç, Sakıp Sabancı ve Nejat Eczacıbaşı'nın yanı sıra İstanbul Valisi Vefa Poyraz, Belediye Başkanı Fahri Atabey ve de Türk Ordusu'ndan Selami Pekün adında bir general bulunuyordu.

Dünya kapitalistlerinin toplantısını kamuoyuna olumlu göstermek ve tepkileri önlemek için de Bâbıâli'nin başlıca medya şeflerinden oluşan bir Halkla İlişkiler Komitesi kurulmuştu.

Kültür Sarayı'ndaki kongreyi açış konuşmasına Arthur K Watson Ant'a saldırarak başlamıştı: "Size bu sabah ne söyleyebileceğimi haftalardır düşündüm. Dünya iş aleminde geçmiş iki yılı size özetleyecek, benim görüşüme göre nerede olduğumuzu size söylemeye çalışacak ve nereye gidebileceğimize ait tahminimi sizinle paylaşabileceğim bir yol bulmak istedim. İlhamımı sonunda, hiç umulmadık bir yerde, bir küçük İstanbul gazetesinde buldum. Makale yazarının inançları, anladığıma gör Mao Çe Tung'un biraz daha solunda..."

Watson, "Ben bu makaleyi ciddi olarak ele almak niyetindeyim. Makale yazarına direkt olarak cevap vereceğim" dedikten sonra Ant'ın UTO Kongresi'ne ilişkin haber ve yorumlarından paragraflar alıyor ve yanıt niyetine kapitalistlerin tüm dünyada ne denli insani bir rol oynadıklarını anlatıyordu… Oysa o günlerde kapitalistlerin çıkarları uğruna Vietnam Savaşı tırmandırılıyor, Latin Amerika'da, Afrika'da, Asya'da, hatta Yunanistan örneğinde olduğu gibi Avrupa'da faşizan darbeler birbirini kovalıyordu.

Bâbıâli medyası, genel yayın müdürleri de tezgaha ortak edildiğinden, "güler yüzlü kapitalizm" propagandasına geniş yer veriyor, yedi düvelden gelmiş kapitalist eşlerinin hamam sefalarını "binbir gece masalları" havasında yansıtıyordu.

Kongreden sonra çıkan ilk Ant'ta tüm bu pislikleri ayrıntılarıyla verdik. "Başkapitalist Watson'a" başlıklı başyazıda şunları yazmıştım: "Evet, Ant sosyalist bir dergidir, soldadır. Mao Çe Tung'un emperyalizme ve kapitalizme karşı verdiği savaşın yüzde yüz haklı olduğuna inanır. Ama gerçekleri görmek için kişinin Mao'nun solunda olmasına dahi gerek yoktur. Sadece kapitalist ya da kapitalist uşağı olmamak kafidir(...) Amerikan emekçi halkından devlet bütçesine toplanan vergileri, insanları birbirine kırdırmak uğruna iç eden bir korporasyonlar kapitalizminin başıdır Watson... Ve bacakları kasıklarına, kolları koltukaltlarına kadar kan içindeyken, İstanbul'un kaşanelerinde emekçi Türkiye halkına, ezilen dünya halklarına kapitalizmin zafer türkülerini söylemekte, dünyaya meydan okumaktadır!"

KÜBA'YA İKİNCİ CAMİ VE DE SİMON BOLİVAR'IN KILICI

Evet, o günlerin üzerinden tam yarım yüzyıl geçti. O zaman ABD emperyalizmine karşı mücadele verenlerin hayatta olanları, sınıf değiştiren bazı istisnalar dışında, şimdi de ABD emperyalizmine karşı…

Ya o dönemde ABD emperyalizminin uşaklığını ve fedailiğini yapan İslamcılar ve ırkçılar?

17 yıldır ülkenin kaderine tek başına hükmeden Erdoğan’ın bir “bölgesel süper güç” lideri, hatta Afrika’nın batısından Çin’e ve Endonezya’ya dek tüm İslam dünyasının halifesi olma hesapları Washington’unkilerle ters düştüğü zaman yaptığı kabadayılık gösterileri o uşak ve fedai takımını da bugün “anti-emperyalist” maskesi takınmaya zorluyor.

Bir zamanlar en ağır hakaretlerle saldırdıkları, yıllarca zındanlarda çürüttükleri Nazım Hikmet’in işlerine gelen bazı şiirlerini artık büyük bir yüzsüzlükle dillerinden düşürmedikleri gibi…

O kadar ikiyüzlüdürler ki, MHP’li milletvekilleri Küba’ya yaptıkları ziyarette Che Guevara beresiyle resimler çektirir, Erdoğan bir yandan Che Guevara anıtı önünde fotoğraf çektirirken öte yandan Amerika kıtasının 1492’den önce Müslümanlar tarafından keşfediliğini ileri sürerek "Kristof Kolomb'un hatıralarında Küba kıyılarında dağın tepesinde bir caminin varlığından bahsedilmektedir. Kübalı kardeşimle bunu konuşuruz. O dağın tepesine bir cami bugün de yakışır” saçmalıklarında bulunur.

Maduro ile zaten “dünya ahret kardeş” gibidir… Türkiye dostluğunu Ertuğrul dizisinin çekildiği film setinde Osmanlı kılığına girerek ve “kalbe giden yol mideden geçer” misali özel uçağını İstanbul’da indirip bir kebapçıyı onurlandıran Maduro, Venezuela’ya gittiğinde Erdoğan’ı Caracas‘taki Miraflores Sarayı'ndaki resmî törende Simon Bolivar'ın kılıcının replikasını sunarak onurlandırır.

Erdoğan ve İslamcıların bugünkü ABD emperyalizmi karşıtlığı takiyyeciliklerinin şanındandır,

Hele bir Suriye’nin IŞİD katillerinden temizlenmesi operasyonu bittikten sonra bu mücadelenin asıl kahramanı Kürt halkına ihanet edip onları da Türkiye’deki kardeşleri gibi Tayyip zulmüyle karşı karşıya bıraksın, Trump’tan büyük dost olmaz.

Konjonktür elverdikçe tekrarladıkları gibi… ABD Türkiye’nin “stratejik ortağı” değil mi? Arada cilveleşmeler yaşanmış olsa da, eski dosttan düşman olmaz!