Korona yüzünden ölüm sayısı 20.000’i aşan, böylece dünyada afete nüfusuna oranla en fazla kurban vermiş olmanın kahrını yaşayan Belçika’da bu dramatik gelişmenin ekonomik ve sosyal sarsıntıları görsel, dijital ve basılı medyada en büyük yeri işgal ederken, dış ilişkiler kaçınılmaz olarak gölgede kaldı.

Örneğin, Recep Tayyip Erdoğan’ın “Kont Giano”su Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Türkiye-AB ilişkilerini canlandırmak amacıyla 21 Ocak’ta Brüksel’e sefer eyleyeceğinden pek söz edilmediği gibi, bizzat Erdoğan’ın salı günü Ankara’da AB üyesi ülkelerin büyükelçileriyle buluşmasındaki “İlişkileri tekrar rayına oturtmak için hazırız” beyanı da pek ciddiye alınmadı.

Nasıl alınsın ki, aynı Erdoğan’ın Türkiye’de kurduğu islamo-faşist diktatörlüğe ilişkin en küçük uyarı karşısında gazaba gelerek Avrupa Birliği yöneticilerine külhanbeyi ağzıyla “Faşist… Nazi kalıntısı…” etiketlerini yapıştırdığı, sadece Türk dünyasının değil, İslam aleminin de lideri havalarında Avrupa Birliği’ne defalarca meydan okuduğu unutulmuş değil.

Örneğin 2017 Mart’ında yaptığı bir konuşmada bas bas bağırıyordu: "Almanya'sında, Hollanda'sında, İsviçre'sinde, Belçika'sında demokrasi mi var?  Bunlarda özgürlük adına bir şey yok. İnanç özgürlüğü adına bir şey yok. Siz Tayyip Erdoğan'a 'Diktatör' dediğiniz sürece Tayyip Erdoğan da sizlere 'Faşist' de diyecek, 'Nazi' de diyecek!"

Öfkesi, gazabı sonra da yatışmamış, örneğin daha birkaç ay önce, 24 Ekim 2020’de Kayseri’de yaptığı konuşmada "Ülkemizin üyeliğine karşı sergilenen riyakarlıkta 'AB değerleri' diye dünyaya yutturulmaya çalışılan bağnaz ve faşist zihniyeti zaten görmüştük… Şimdi kendi vatandaşı olan Müslümanların haklarına yönelik saldırılarla Avrupa faşizmi yeni bir safhaya geçmiştir!" diye meydan okumuştu.

Ne ki, Türkiye’de Korona’nın da etkisiyle giderek daha vahim bir boyuta ulaşan ekonomik ve sosyal sorunların seçmen kitlelerini muhalefete yönelttiğinin, ABD’deki iktidar değişiminden sonra Atlantik ötesinde uzun yıllar Trump gibi bir desteğe sahip olamayacağının farkına vardığından son haftalarda yeni bir takıyyeye başvurduğunun herkes farkında.

Dağlık Karabağ fütuhatının ertesinde bir yandan kankası Aliyev’le birlikte Baku’da “tarihi zafer”i kutlayıp Ermenistan’a yeni tehditler savurur, Belçika federal meclisinin bu işgali oybirliğiyle kınamasına karşı Dışişleri Bakanlığına soykırım inkarcısı açıklamalar yaptırırken, öte yandan büyük bir pişkinlikle "Geleceğimizi Avrupa’da görüyoruz" diye nutuk çekerek önce Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ı, ardından Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nu barış güvercinleri olarak Brüksel’e yollamıştı.

Erdoğan’ın son olarak 11 Ocak’ta Avrupa Komisyonu başkanı Ursula von der Leyen’le yaptığı bir telefon konuşmasının ardından Çavuşoğlu’nun önümüzdeki hafta yapacağı ikinci Brüksel seferinin nedeni, Mart ayında toplanacak olan AB zirvesinden Ankara rejimine karşı sert yaptırım kararları çıkmasını engellemek…

Anımsayalım… Erdoğan’ın Doğu Akdeniz’de ve Kafkaslar’daki saldırgan tutumuna karşı sert bir tavır koyması beklenen 11 Aralık 2020 tarihli AB Zirvesi’nden herhangi bir yaptırım kararı çıkmamış, AB'nin Türkiye ile ilişki geliştirmekte stratejik çıkarı bulunduğu tekrarlanarak, yaptırımlar konusundaki kararların 25-26 Mart 2021 zirvesinde görüşüleceği açıklanmıştı.

Erdoğan’ın başlattığı flörte rağmen Türkiye’de ve çevresinde Aralık zirvesinden beri yaşanan gelişmelerin hiç de AB Müktesebatı ile bağdaşmadığı ayan beyan ortada.

Son bir ayda Osman Kavala’nın tahliyesinin reddedilmesi, HDP milletvekili Leyla Güven’in 22 yıl 3 ay hapse mahkum edilmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin emredici kararına rağmen Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılmaması, üstelik hakkında yeniden yüzlerce yıllık mahkumiyet kararı verilmesi, sürgündeki gazeteci Can Dündar’ın 27 yıl hapse mahkum edilmesi yeni AB zirvesinde ciddi yaptırım kararları alınması için gerekçe olarak yeter de artar bile…

Ama “Kör parmağım gözüne” dercesine art arda sıralanan bu ihlallere ve tehditlere rağmen, AB liderlerinin Mart 2021 zirvesinden de doğru dürüst bir yaptırım kararı çıkacağını sanmıyorum. Çünkü, 6 Milyar Euro’luk bir rüşvet karşılığında güney ülkelerinden gelen mültecilerin Yunanistan ve Bulgaristan gibi sınır ve sahil komşusu ülkelere geçmesini yıllardır engelleyen Tayyip’in başı sıkıştıkça mülteci şantajını kullanacağını başta Merkel olmak üzere tüm AB hükümet başkanları çok iyi biliyor.

Bu yazıda Türkiye-Avrupa ilişkileri açısından asıl üzerinde durmak istediğim konu, son günlerde sık sık gündeme getirilen HDP’nin kapatılması konusu.

Erdoğan’ın yıllardır Damokles’in kılıcı gibi sürekli kullandığı HDP’yi kapatma tehdidi, geçtiğimiz günlerde Cumhur İttifakı’nın ortağı MHP tarafından resmen gündeme getirilmiş bulunuyor.

Dün havuz medyasında geniş yankı bulan haberlere göre, daha önce “HDP kapatılmalı” çağrısında bulunan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, şimdi de Siyasi Partiler Yasası’nın, 100. maddesinin ‘c’ fıkrası uyarınca partinin kapatılması için Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuruda bulunmaya hazırlanıyor.

Sayısal olarak TBMM’deki üçüncü büyük parti, nitel olarak da ülkenin gerçek ana muhalefet partisi olan Halkların Demokratik Partisi (HDP)’nin ne gerekçeyle olursa olsun kapatılması, AB başta olmak üzere tüm uluslararası kuruluşların kapılarının da Ankara rejimine kapatılması için yeterli neden olmalıdır.

Çünkü HDP, Birleşmiş Milletler ve Avrupa insan hakları sözleşmelerinde belirlenmiş olan ilkelerin Türkiye’de de istisnasız uygulanmasından yana olan yurttaşların iradesini Meclis’te temsil eden partidir.

Cumhuriyet’in kurulduğu 1923’ten 1946 yılına kadar süren, Takrir-i Sükun’un, Dersim Soykırımı’nın, komünist tutuklamaları ve mahkumiyetlerinin yaşandığı faşizan tek parti döneminde Kürt ulusunun ve sosyalist hareketin siyaset sahnesinde yasal olarak temsili zaten hiç mümkün olmadı.

1946’da çok partili rejime geçildikten sonra da hem Kürt ulusunun hem de sosyalist hareketin yasal planda partileşerek siyasal mücadele vermesi TCK’nin 141, 142 ve 312. Maddeleri amansızca uygulanarak sürekli engellendi.

Solun ve Kürt ulusunun, sınırlı da olsa yasal planda mevzilenmesi ve TBMM’de sesini yükseltmesi, ülkemizin siyasal gündemine damgasını vurması, ancak işçi sınıfımızın kendiliğinden sınıf olmaktan kendisi için sınıf olmaya dönüştüğü 60’lı yıllarda Türkiye İşçi Partisi’nin kurulup kısa zamanda Batı’da olduğu gibi Kürt illerinde de örgütlenmesiyle mümkün oldu.

Soğuk savaş yıllarında Sovyetler Birliği’ne karşı ABD’nin ve NATO’nun ileri karakolu misyonu yüklenen Türkiye’deki tüm insan hakları ihlalleri Avrupa Konseyi ve Avrupa Ekonomik Topluluğu tarafından görmezlikten gelinirken, ilk kez TİP’li milletvekilleri Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi ile AB-Türkiye Ortak Parlamento Komisyonu’nda sosyalist hareketimizin ve Kürt ulusunun demokratik istemlerini dile getirdiler.

Parlamenter plandaki bu ilişkiler 12 Mart 1971 darbesinden sonra Türkiye İşçi Partisi’nin ve sol kuruluşların kapatılması nedeniyle uzun sürecek bir kesintiye uğradı.

60’lı yıllarda hem AKPM’de hem de AB-Türkiye Ortak Parlamento Komisyonu’nda TİP milletvekili olarak mücadele vermiş bulunan Behice Boran’ın, artık milletvekili olmadığı halde, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Avrupa Parlamentosu’nda faşist cuntaya karşı muhalefetin sesini nasıl duyurduğunun tanığıyım.

Meclis kapatıldığı ve yasama yetkilerine resmen son verildiği halde CHP’liler de dahil birçok milletvekili Cunta’nın talimatıyla Avrupa’ya gelerek AKPM’de 12 Eylül rejiminin savunmasını yapıyorlardı…

1981 başlarında Demokrasi İçin Birlik adına Brüksel’de faşist cuntaya karşı düzenlediğimiz 14 Şubat gecesine darbe sonrası Sofya’da bulunan Behice Boran’ı da davet etmiştik. Bu vesileyle Avrupa Parlamentosu Başkan Yardımcısı Piet Dankert’le ilişki kurarak 60’lı yılların milletvekili olan Boran’ın Türkiye üzerine açıklamalar yapmak üzere davet edilmesini istemiştim. Eski bir milletvekili olan Behice Boran’ın gelişini Dankert ve diğer AP milletvekilleri “Nihayet Türkiye’den dürüst bir parlamenter sesi duyabileceğiz!” diye sevinçle karşılamışlardı.

Evet, üzerinden onyıllar geçtikten sonra AKPM’de ve Avrupa Parlamentosu’nda sol muhalefetin ve Kürt ulusunun sesini yeniden ilk kez duyuranlar, 1991’de SHP ile ittifak yaparak Meclis’e giren Halkın Emek Partisi (HEP) milletvekilleri oldu. Ama gerek HEP, gerek 1993’de kurulan Demokrasi Partisi (DEP) arka arkaya kapatıldığı gibi, milletvekillerinin bir bölümü tutuklandı, bir bölümü Türkiye’yi terk ederek mücadelelerini sürgünde devam ettirmek zorunda kaldılar.

Türkiye’de parlamenter mücadeleyi sürdürmek için 2015’te kurulan ve katıldığı üç genel seçimde yüzde 10’un  üzerinde oy alarak Meclis’in üçüncü büyük partisi olan Halkların Demokratik Partisi (HDP)’ye dokunulmazlık kaldırma, zindana atma, görevden alıp yerine kayyum atama şeklinde uygulanan baskılar Türkiye yakın tarihinin en utanç verici sayfalarını oluşturuyor.

Eğer Erdoğan’ın sürekli tehdit olarak tekrarladığı, Bahçeli’nin derhal uygulatmak üzere harekete geçtiği “HDP’yi kapatma” skandalı gerçekleşir, HDP’li milletvekilleri de dokunulmazlıkları kaldırılarak tıpkı parti liderleri Selahattin Demirtaş gibi, Figen Yüksekdağ gibi Tayyip’in zindanlarına atılırsa, bu aynı zamanda Türkiye’deki sol muhalefetin ve Kürt direnişinin sesini Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde, AB-Türkiye Ortak Parlamento Komisyonu’nda ve diğer uluslararası parlamenter kurumlarda susturmak sonucunu verecektir.

Tüm baskı ve tehditlere rağmen, şu anda sekiz HDP milletvekili aşağıdaki uluslararası parlamenter kurumlarda Türkiye’deki islamo-faşist rejime karşı mücadele vermeye devam ediyor:

  • Batman Milletvekili Feleknas Uca Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi ile AB-Türkiye Ortak Parlamento Komisyonu’nda,
  • İstanbul Milletvekili Zeynel Özen Türkiye-AB Ortak Parlamento Komisyonu’nda,
  • İstanbul Milletvekili Erol Katırcıoğlu OECD Parlamenter Meclisi’nde,
  • Ağrı Milletvekili Berdan Öztürk NATO Parlamenterler Meclisi’nde ve Asya Parlamenterler Meclisi’nde,
  • Diyarbakır Milletvekili Hişyar Özsoy Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi ile OECD ve NATO Parlamenterler Meclisi’nde,
  • Siirt Milletvekili Meral Danış Beştaş Karadeniz Ekonomik İşbirliği Parlamenter Meclisi’nde,
  • Bitlis Milletvekili Mahmut Celadet Gaydalı Akdeniz Parlamenter Meclisi’nde,
  • İstanbul Milletvekili Hüda Kaya Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Meclisi’nde.

Evet, HDP şu veya bu şekilde kapatılır ve milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılırsa, Kürt ulusunun ve sosyalist muhalefetin sesi 1923’den 1965’e kadar 42 yıl, kısa bir aranın ardından 1971’den 1991’e kadar 20 yıl ve nihayet 1995’ten 2015’e kadar 20 yıl, yani toplam 82 yıl süreyle olduğu gibi, uluslararası parlamenter platformlarda yeniden tamamen susturulmuş olacaktır.

Yazımı bitirirken Artıgerçek bir flaş veriyordu: “Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, HDP eski Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ'ın da yer aldığı 108 sanık hakkındaki iddianamenin kabul edilmesinin ardından, Kobane olayları tarihinde HDP Merkez Yürütme Kurulu üyesi olan milletvekilleri hakkında fezleke hazırlamak için harekete geçti. Bu kapsamda, HDP Eş Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Pervin Buldan, Grup Başkanvekilleri Meral Danış Beştaş ve Hakkı Saruhan Oluç ile Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, İstanbul Milletvekili Hüda Kaya, Van Milletvekili Sezai Temelli, Mardin Milletvekili Pero Dündar, Mersin Milletvekili Fatma Kurtulan ve İzmir Milletvekili Serpil Kemalbay Pekgözegü hakkında, Anayasa'nın 83. maddesi gereğince milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması talebiyle fezleke düzenlenecek.”

Hal böyleyken Çavuşoğlu haftaya Brüksel’e gelip patronunun “İlle de Avrupa Birliği” palavralarını yeniden AB Konseyi ve AB Komisyonu yöneticilerine yutturmaya kalkışacak…

Avrupa Birliği Konsey Başkanı Charles Michel ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen “real politik” adına bunları ne denli yutarsa yutsun, 25-26 Mart 2021 tarihlerinde toplanacak olan AB zirvesi ne karar verirse versin, Avrupa Birliği’nin bir de parlamenter ayağı var: Avrupa Parlamentosu…

Kıyamet de orada kopacak.