Tayyip Erdoğan’ın sadece Türkiye insanını değil, tüm Ortadoğu insanlarını da felaketlere sürükleyen şovenist ve islamcı fütuhatına sürekli destek veren Kemal Kılıçdaroğlu dün Rusya’ya karşı kükremiş: “Askerimi vuran her devlet benim düşmanımdır!”

Millet İttifakı’nın asenası Meral Akşener hiç ondan geri kalır mı? Meclis kürsüsünden “Şu kopan fırtına Türk Ordusu’dur ya Rabbi… Senin uğrunda ölen ordu budur ya Rabbi!” diye şovenist ve islamcı fütuhatın zaferi için dualar okumuş.

Yazık ki yazık… 70 yıl önce Birleşmiş Milletler ve Avrupa insan hakları bildirgelerine imza koymuş, 30 yılı aşkın bir süredir üye olmaya çalıştığı Avrupa Birliği’nin tüm müktesebatına katılım sözü vermiş bir ülkede iktidarı ve ana muhalefeti ellerinde tutanların bu şovenist ve fütuhatçı birlikteliği demokratik ve barışçıl bir düzene geçiş umutlarını iyiden iyiye zayıflatıyor.

Ülkemizin siyaset arenasından bu sefalet manzaralarını tüm nüanslarıyla ve iniş çıkışlarıyla görmeye 70 yılı aşkın süredir o denli alışkınım ki, Millet İttifakı’nın Börteçine’si ile Asena’sının bu yeni şovenist ve fütuhatçı çıkışları hiç de şaşırtmadı.

Türkiye insanının okumuş olanları ilk, orta, lise ve hatta yüksek öğrenim yıllarında “Türk” sözcüğü ile “Fetih” sözcüğünün birlikteliğine, özdeşliğine öylesine koşullandırılmıştır ki, sonradan siyaset sahnesinde “sosyal demokrat” ya da “liberal” donuna girenler dahi günü geldiğinde bu histerinin depreşmesinden kendisini kurtaramaz.

Bunu, 1971 darbesinin ardından demokrasiye geçiş umutları yeşerdiğinde kasketli Karaoğlan Ecevit’in barış güvercini maskesini terk edip “Kıbrıs Fatihi” kesilmesi ve de 60’ların yükselen devrimci dalgasında yetişmiş bazı kişilerin dahi solculuğu, barışseverliği ve enternasyonalizmi bir yana atıp fütuhata alkış tutması sürecinde çok iyi tanımıştık.

Türk Ordusu’nun yıllardır komşu Irak’ın topraklarına defalarca girerek bir türlü başaramadığı Kandil fütuhatında da Tayyip Erdoğan’ın İslamcı teröristleri yedeğine alarak fitillediği Suriye krizi sürecinde “Barış Pınarı”, “Zeytin Dalı”, “Fırat Kalkanı” ve de “Bahar Kalkanı” kod adlarıyla başlattığı yeni fütuhat hamlelerinde de bunun tanığı olduk ve olmaya da devam ediyoruz.

Erdoğan değil mi geçen yıl, 25 Ocak 2019’da, Çamlıca’da kendi yaptırdığı caminin açılışında Fetih Sûresi’nden ayet okuyarak “Kendi aramızda merhametli olacağız. Küffar’a karşı da şiddetli olacağız. Suriye'de olduğu gibi” diye buyuran?

Bu haftaki yazımın konusu da fütuhat, ama Küffar’a karşı fütuhat değil, bir başka fütuhat! 60’lı yıllarda Belçika Kraliyeti’ne ucuz işgücü olarak satılan Türkiyeli işçilerin Kömür fütuhatı!

Hem müzmin işsizliği kısmen azaltsın hem de yemeyip içmeyip yapacakları tasarruflarla büyük döviz açığının kapatılmasına katkı sağlasınlar diye genç işçi kafilelerinin Sirkeci garından trenlerle ya da Yeşilköy havaalanından uçaklarla dilini, dinini, yaşam tarzını hiç bilmedikleri gurbet diyarlarına yollandıkları o yılları çok iyi anımsıyorum.

İstanbul’da çalıştığım Gece Postası ve Akşam gazetelerinde, daha sonra yayınladığımız Ant dergisinde en çok işlediğimiz sosyal konulardan biriydi bu işgücü bezirganlığı ve dramatik sonuçları. Tophane’deki İrtibat Bürosu’nda göçmen işçi adayı gençlerin, işe yarayıp yaramayacaklarını tespit için, yabancı doktorlar tarafından dişlerinden cinsel organlarına kadar nasıl sıkı sıkıya kontrolden geçirildiklerine tanık olmuş, bu konuda röportajlar yapmış, tepki dolu makaleler yazmıştım.

60’lı yılların ikinci yarısında da özellikle Almanya’da göçmen işçilerin önce ilerici dernekler, ardından federasyon düzeyinde örgütlenme çabalarını Ant’ta sürekli yansıtmıştım.

1971 darbesi bizi sürgüne zorlayınca kaçak kaldığımız Avrupa ülkelerinde Cunta’ya karşı Demokratik Direniş Hareketi’nin örgütlenmesinde bu ilerici örgütlerden büyük destek gördük.

Almanya’dan sonra ayak bastığımız ikinci ülke olan Belçika’da Türkiye’den gelmiş göçmen işçilerin çoğunluğu yeni bir “fütuhat”ın ön saflarında canlarını tehlikeye atarak savaş vermekteydi. Ama bu fütuhat, “küffara karşı” bir Türk-İslam fütuhatı değil, Belçika kapitalizminin tezgahladığı “kömür fütuhatı”ydı.

İkinci Dünya Savaşı’nda yıllarca Nazi işgali altında kalmış, ekonomisi çökmüş, özgürlüklerden ve insanca yaşam olanaklarından yoksun kalmış olan Belçika, savaş bittikten sonra ekonomiyi yeniden canlandırmak, başta demir çelik endüstrisi olmak üzere ağır sanayiin enerji gereksinimi sağlamak amacıyla Valon ve Flaman bölgelerindeki zengin kömür yataklarını tam kapasite değerlendirmek için “Conquête du charbon” (Kömürün Fethi) adı altında son derece iddialı bir programı uygulamaya koymuştu.

Ancak sık sık grizu facialarının yaşandığı kömür ocaklarına inmeyi göze alan yerli işçi bulmakta büyük sıkıntı çeken Belçika sermayesi çareyi işsizlik oranının yüksek olduğu başka ülkelerden işçi getirtmekte bulmuştu… İlk büyük işçi kafileleri İtalya’dan, Yunanistan’dan getirtilmişti...

8 Ağustos 1956’da arzın merkezine doğru bir kilometreyi aşkın derinlikteki ünlü Bois du Cazier kömür ocağında grizu patlaması sonucu 136’sı İtalyan olmak üzere 12 farklı milliyete mensup 262 maden işçisinin can vermesi üzerine, Belçika kapitalizmi kömürün fethini sürdürebilmek için başka ülkelerin emek gücü kaynaklarına başvurmuştu.

Çoğunluğu Emirdağlı olmak üzere Türkiye’den getirtilen işçi grupları derhal Flaman ve Valon bölgesindeki, galerileri yüzlerce metre derinlere inen kömür madeni ocaklarına indirilmişler ya da yerli işçilerin pek rağbet etmedikleri ağır sanayi ve inşaat ya da orman işletmelerinde görevlendirilmişlerdi.

Belçika işçi sınıfı tarihinin en ibretlik sayfalarından birini oluşturan Türkiye’den “kömür fatihleri” devşirme operasyonunu daha 1964 yılında Belçikalı gazeteciler Jacques Cogniqux ve Pierre Manuel, Fransızca televizyon kanalı RTB’nin ekranlarında 1 Nisan 1964 günü yayınlanan “20 bin kağıda Türkler” adlı bir belgeselde tüm dramatik yanlarıyla ortaya koymuşlardı.

Evet Belçikalı patronlar, madene inmeyi artık reddeden Belçikalı, İtalyan ve Yunan işçilerinin yerine, adam başına tüm masraflar dahil 6 bin Belçika Frangı’nı, yani 300 Alman Markı’nı gözden çıkartarak Türkiye’den güçlü kuvvetli işçiler angaje edip bu ülkeye getiriyorlar, bunları son derece kötü yaşam koşullarında düşük ücretlerle çalıştırarak madene indiriyorlardı.

Madenlerde ve inşaat işlerinde çalışan emekçilerin çilesi ve buna karşı verdikleri mücadeleler daha Türkiye’deyken basında ve sol örgütlerdeki çalışmalarımızda hep öncelikli konularımızdan biri olmuştu.

Efsanevi sendikacı Fukara Tahir’in önderliğinde Ereğli Demir Çelik fabrikalarının inşaatında kötü koşullarda çalıştırılan göçmen işçilerin dramını 13 Ağustos 1962 tarihli Öncü gazetesinin manşetinden yansıtmıştım.

Üç yıl sonra 13 Mart 1965’te de Kozlu maden işçilerinin iki kayıp verdikleri tarihi direnişini İnci Akşam gazetesinin birinci sayfasını tamamen kaplayacak şekilde “İşçilere ateş açıldı” manşetiyle vermişti.

Belçika’da da karşılaştığımız, tanıştığımız maden işçileriyle de hep dayanışma ve dostluk içinde olduk. Hiç unutmam, Belçika’da yakından tanıdığımız ilk maden işçisi de bugün halk müziği dünyasında ün sahibi olan Lütfü Gültekin’di.

Brüksel’de 12 Mart cuntasına karşı bir enformasyon gecesi düzenlemiştik. Geceye o sırada İsveç’te bulunan ve ilk 33’lük plağı “Türkiye’den Devrimci Türküler”i yayına hazırladığımız Zülfü Livaneli de çağrılıydı. Belçika Fransızca televizyonu RTB’nin Türkçe yayınlarını hazırlayan dostumuz Nazım Alfatlı da toplantıya elinde sazıyla bir arkadaşını, Lütfü Gültekin’i getirmişti. Mikrofon başına geçtiğinde kendisini tanıtırken Lütfü yüzlerce metre yerin dibinden çıkıp geldiğini açıklamış, ardından söylediği devrimci türkülerle de herkesi son derece duygulandırmıştı.

Evet, Lütfü Gültekin de o yıllarda kömürü fethetmek üzere Belçika’ya gelen Türkiyeli işçilerdendi. Ama o dönemde Türkiyeli işçilerin büyük çoğunluğu Emirdağlı iken Lütfü Gültekin Dersimliydi.

O dönemde Emirdağlılar Türkiyeli göçmen kitlesi içinde gerçekten çoğunluktu, ama yıllar geçtikçe Türkiye’nin dört bir köşesinden çıkıp gelen emekçiler, siyasal sürgünler, ulusal baskıdan dolayı evlerini barklarını terk etmek zorunda kalan Kürtler, Ermeniler, Süryaniler, Yezidiler, Belçika’daki Türkiye çıkışlı nüfusun kompozisyonunu tamamen değiştirdiler.

Türkiyeli göç konusunda uzman akademisyen arkadaşımız Mazyar Khoojinian'ın verdiği bilgilere göre, günümüzde Türkiyeli göçmen nüfusun yüzde 80'den fazlası Türkiye'nin Emirdağ dışındaki yerleşim birimlerinden gelmiş TC vatandaşlarından oluşuyor. Bu kitlenin içinde Kürt illerinden, Karadeniz bölgesinden, Ankara, İstanbul ve İzmir gibi metropollerden gelen göçmenler önemli yer tutuyor.

Örneğin Büyükelçiliğin 2008 rakamlarına göre Belçika’da 187.700 Türkiyeli göçmen içinde Emirdağlı oranı 36.620 kişi ile yüzde 19,5 iken, Karakoçanlılar 17,470 kişi ile yüzde 9.3’ü buluyor.

Yine de Türkiye’den gelen göçmen kitlesi içinde Emirdağ çıkışlılar sayısal olarak hâlâ ön planda… Hele madenlerin kapanması üzerine emekli edilip Brüksel’e gelenlerin de katılımıyla Schaerbeek ve Saint-Josse’taki Emirdağlı sayısı daha artmış, Afyon’un bu ilçesi Brüksel’in bu iki belediyesine tam anlamıyla damgasını vurmuş durumda.

Zaman son derece hızlı geçiyor… Kuşaklar kuşakları kovalıyor, benim 60’lı, 70’li yıllarda tanıdığım, geride bırakıp gelmek zorunda oldukları yer ister Emirdağ, ister başka ilçeler olsun, dost olduğum, birlikte sendikal, hatta siyasal mücadele verdiğim “kömür fatihleri” bir biri ardından tabiat yasalarına yenik düşerek göçün son durağına, sonsuzluğa göçüyor.

Tayyip Erdoğan ve benzerlerinin küffara karşı seferber eylediği fatihlere ne denli acıyarak bakıyorsam, bir zamanlar en verimli çağlarında Valon toprağının, Flaman toprağının gayya kuyusu galerilerinde canlarını tehlikeye atarak kömürü fethetmeye çıkmış olan madenci dostlarımı sevgiyle anıyorum.