İktidarının ekonomik, sosyal, siyasal ve enternasyonal planlarda çöküşü hızlandıkça direnişçilere her tür kara çalmadan tutun da yaklaşan seçim öncesi bir demokrasi bloku oluşturmaya çalışan muhalefet partileri arasına nifak sokmaya kadar her türlü kirli oyuna baş vuran Recep Tayyip Erdoğan’ın elindeki son silah: İslam’ın kılıcı…

Her ne kadar son Atlantik ötesi seferinde büyük umutlarla kapısını çaldığı Joe Biden tarafından kabul edilmek onuruna mazhar olamadıysa da dert değil… 20 Eylül’de Türk lobicisi TASC tarafından The Manhattan Center'da düzenlenen "Daha Adil Bir Dünya Mümkün" konferansında kürsü alan New York Brooklyn Takva Mescidi imamı Siraj Wahhaj "83 milyonluk ülkenin liderisiniz. Bu çok büyük bir iş. Ama bence siz tüm Müslüman dünyasının liderisiniz" diyerek Tayyip’i 21. Yüzyıl halifesi ilan etmedi mi?

Yeni de değil… İki yıl önce de, Türkiye Cumhuriyeti’nin “First Lady”si Emine Erdoğan 20 Mart 2019’da Ankara’da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın konferans salonundaki bir toplantıda yaptığı konuşmada “Biz yeryüzünde halife olmanın sorumluluğunu taşımaktan mesulüz” diyerek sadece eşini değil, kendisini de hilafet makamında göstermemiş miydi?

Joe Biden da kim ola? Üç kıtaya tam altı asır hükmetmiş Osmanlı İmparatorluğu’nun doğuşundan beş asır sonra kurulmuş, alt tarafı 329,5 milyon nüfusu olan yeni yetme bir devletin başı… Tayyip ise, en son verilere göre, dünya nüfusunun yüzde 23’ünü oluşturan 1,6 milyar insanın lideri… Asya ve Pasifik’te 973 milyon, Afrika’da 556 milyon, Avrupa’da 39 milyon, Kuzey-Güney Amerika’da 4,6 milyon insan onun ağzına bakıyor…

Bu islami misyonunun gereğidir ki, New York’taki "Daha Adil Bir Dünya Mümkün" konferansında yedi düvele meydan okuyor: “Bizler aynı dine, aynı peygambere inanan, aynı mukaddes kitaba ittiba eden, aynı kıbleye yönelen bir ümmetin mensuplarıyız. Ten renklerimiz, kökenlerimiz, dillerimiz, ülkelerimiz farklı olsa da her gün beş vakit göğe yükselen Ezan-ı Muhammediye’lerimiz birdir. İnsanlık olarak Covid-19 virüsünün yanı sıra ondan tahrikkar, daha ölümcül ve daha sinsi bir başka virüsle mücadele ediyoruz. Bu virüsün adı ‘İslam Düşmanlığı’ virüsüdür. Senelerce demokrasinin ve özgürlüğün beşiği olarak örnek gösterilen ülkelerde bu virüs çok hızlı bir şekilde yayılıyor. İslam düşmanlığı ve yabancı karşıtlığı bugün artık siyaseti esir aldı. Türkiye olarak biz uluslararası platformlarda İslam düşmanlığı ve hoşgörüsüzlükle mücadelede öncü rol üstleniyoruz. İslam İşbirliği Teşkilatı’ndaki bu yöndeki çabaların başını çekiyoruz. Dinimize ve Müslüman kardeşlerimize yönelen tüm tehditleri ortadan kaldırmaya dair her türlü girişimi destekliyoruz.”

Tıpkı 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD Ordusu’nun “komünizme karşı mücadele” gerekçesiyle dünyanın dört bir yanında üs ve tesisler kurmuş olması gibi, Erdoğan’ın başkomutanlığı altındaki Türk ordusu da gerektiğinde “Türk ve İslam düşmanlarına karşı” askeri operasyonlara girişmek üzere dünyanın üç kıtasındaki tam 15 ülkede askeri üs ve tesis kurmuş bulunuyor: Afganistan, Arnavutluk, Azerbaycan, Bosna-Hersek, Irak, Katar, Kosova, Kuzey Kıbrıs, Libya, Lübnan, Mali, Orta Afrika Cumhuriyeti, Suriye, Somali, Sudan.

Halifeliği kendinden menkul Tayyip’in cihanşümul İslam fütuhatındaki en son zaferi tam bir yıl önce Azerbaycan’daki kankası Aliyev’le birlikte, Türk Ordusu birliklerini, İHA ve SİHA’ları, dahası Suriye’den devşirilmiş ulufeli İslamcı teröristleri kullanarak Kafkaslar’da yeni bir Ermeni kırımı yapıp Dağlık Karabağ’ı işgal etmiş olmasıydı.

Sınır ötesi fetih operasyonları süre dursun, Tayyip hilafetinin diğer dinlere karşı yürüttüğü İslami savaşın dünyada en infial uyandıran operasyonlarından biri hiç kuşkusuz yine geçen yılın Temmuz ayında, Türkiye sınırları dahilindeki İstanbul kentinde, Hristiyan aleminin en eski mabetlerinden Ayasofya’nın camiye dönüştürülüp, mihrabında İslam’ın kılıcını kuşanmış Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın cuma hutbesi, ardından da imam takkeli cumhurbaşkanı Tayyip’in Fatiha Suresi'ni ve Bakara Suresi'nin ilk 5 ayetini okumasıydı…

Sabah akşam “islamofobi” nutukları çeken Erdoğan’ın bu “hristiyanofobi” gösterisi karşısında duyduğum tepkiyi Artı Gerçek’te şöyle ifade etmiştim:

“Bizans'ın başkenti Konstantiniye’nin Osmanlı tarafından fethinin 567'nci yıl dönümü dolayısıyla Türk televizyonlarının Ayasofya'nın içerisinden naklen verdiği imam dualarını ve laik cumhuriyetin devlet başkanı Tayyip'in imam-hatip aksanlı, fobi dolu, işgal, ganimet, talan övgülü nutkunu dinleme işkencesine katlandık... Ardından da kan ve barut kokan bir video gösterisi… 

“İslamofobi... İslamofobi... Öyle mi? 

“İyi de, Hristiyan âleminin en tarihi, en görkemli mabetinde bu islamcı gösteriler neyin nesi, neyin fobisi? Anayurdunun başkentini islam ordusunun işgalinde kaybetmiş bir ulusun, üzerinden altı yüzyıl geçtikten sonra, sadistçe aşağılanması neyin nesi? Hele hele Ermeni, Asuri, Pontüs soykırımları, Dersim tertelesi, 6-7 Eylül pogromu, Kahramanmaraş, Çorum, Sivas katliamları, Kürdistan'ın sınır gerisi ve ötesi topraklarında, Suriye'de ve nihayet Libya'daki kanlı operasyonlar, evet onlar neyin nesi, hangi fobilerin eseri? 

“Ya sırf muhalif oldukları için sürgünde katlettirilenler?”

Başta da belirttiğim gibi, ekonomik, sosyal, siyasal ve enternasyonal planlarda çöküşü hızlandıkça her türlü kirli oyuna baş vuran Erdoğan’ın elindeki son silah: İslamın kılıcı… Bunun içindir ki, devletin bütçesinden Ali Erbaş’ın Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan ödenek bir önceki yıla oranla 1 milyar 458 milyon lira artırılarak 12 milyar 977 milyon liraya yükseltildi. Böylece Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesi Dışişleri, İçişleri, Enerji, Kültür, Ticaret ve Sanayi bakanlıkları dahil olmak üzere 7 bakanlığın ve 12 başkanlığın bütçelerini geride bırakmış bulunuyor.

Ayasofya kilisesinde İslamın kılıcı gösterisi yapan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın TC Devleti hiyerarşisinde birinci plana geçmesinin ve devlet bütçesinin giderek büyüyen önemli bir bölümünün Diyanet’e peşkeş çekilmesinin ne anlama geldiğini Prof. Dr. Hamit Bozarslan 23 Eylül 2021 tarihli Evrensel’de çok iyi yorumladı:

“Her şeyden önce ulemanın askerileştirilmesi olgusuyla karşı karşıyayız. Bu olgu yeni bir şey değil. Osmanlı döneminde ulema, askeriye sınıfının bir parçasıydı. Osmanlı’da bir askeriye sınıfı var, bir de vergiye tabii olan reaya katmanı var. Vergi vermeyenler, iktidar erkleri ve bu iktidar erkleri arasında ulema da var. Bu ulema, devletin bir parçası çünkü devletin kendisi bir askeriye olarak ortaya çıkıyor. Bugün buna benzer bir gelişme yaşıyoruz: Ulema, iktidar erki, güvenlik sistemi ya da paramiliter bir devlet yapısı olarak tanımlayabileceğimiz askeriye sınıfına yeniden dahil oluyor.

“Aynı şekilde İslam’ın varoluş felsefesinin Aristoteliyen bir felsefe, siyasi felsefesinin ise Neoeflatuncu bir felsefe olduğunu hatırlayalım. Neoeflatuncu bir felsefede ulema çok önemli rol görmekte, bir yandan hangi koşullarda oluşursa oluşsun sultanı meşrulaştırmakta, diğer yandan da toplumu kontrol etmekte ve İslam’ın bekasının garantörü olmakta. 

“Bugün Türkiye bu iki olguyu, yani ulemanın askerileşmesi ve yeni Eflatuncu felsefeye bağlı olarak iktidarı meşrulaştırması ve bunun karşılığında toplumu kontrol etme kapasitesini kazanması olgularını aynı zamanda yaşamakta.”

İslamın kılıcı… Günümüzde sadece laik Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm kurumlarıyla İslamileştirilmesinin değil, aynı zamanda hristiyanofobi kaynaklı ve Türk-İslam Sentezi koşullandırmalı sınır ötesi fütuhatın sembolü haline gelen bu kılıcın benim sürgün yaşamımda hiç de İslam kaynaklı olmayan bir anısı var…

İslamın kılıcı, Tayyip’in sarıklı-cübbeli silahendazı Ali Erbaş’tan 87 yıl önce ilk kez, İslam inancıyla uzaktan yakından hiç ilgisi olmayan İtalya’nın faşist diktatörü Benito Mussolini tarafından kuşanılmış ve de işgal ettiği İslam coğrafyası insanlarının gözünü boyamak için kullanılmış…

Türkiye’deki 12 Mart terörüne paralel olarak Avrupa’da İspanya, Portekiz ve Yunanistan’ın da faşist diktatörlükler altında bulunduğu 70’li yılların ilk yarısında, Belçika’da bizim ortak anti-faşist direnişimize her daim büyük destek veren İtalyan komünist dostlarımızdan duymuştum… Mussolini İtalyan işgali altındaki Libya’ya gittiğinde kendisinin büyük bir İslam dostu olduğunu kanıtlayıp Müslüman halkın desteğini kazanmak için bir ata binip elindeki İslamın Kılıcı’nı havaya kaldırarak gövde gösterisi yaparmış… 

İlk kuşak Türkiyeli göçmen işçilerin Belçikalı yerli işçilerin yanı
sıra, İtalyan, Yunan, İspanyol, Portekizli ve Faslı işçilerle yeraltı madenlerinde, ağır sanayi ve inşaat sektörlerinde aynı yazgıyı paylaştığı, işçi sınıfı dayanışmasının ağır bastığı, Türk Devleti’nin göçmen kitleleri üzerinde henüz tam kontrol sağlayamadığı dönemdi… 

Faşist Evren Cuntası’nın Türkiye’nin dört bir yanını camilerle donattığı, okullarda Müslümanlık dersini zorunlu kıldığı, hele hele Tayyip’in Türkiye’yi islamo-faşist cendere altına soktuğu günlerden çok uzaktaydık… O nedenle olsa gerek, İslam kılıçlı Mussolini hikayesini de bir fantezi gibi gülerek dinlemiştik. 

Ali Erbaş’ın camileştirilen Ayasofya’da İslamın kılıcını kuşanarak Cuma hutbesi okumasından sonra belleğim beni birden yarım yüzyıl geriye götürdü… Büyük bir merakla tekrar soruşturdum. İtalyan dostlarım bu konuda tanınmış gazeteci Giancarlo Mazzuca’nın 181 sayfalık bir kitabının dört yıl önce İtalya’da yayınlandığını söylediler: Mussolini e i musulmani (Mussolini ve Müslümanlar)…

Başka kaynaklardan da araştırdım… Gerçekten de Mussolini İtalyan işgali altındaki Libya halkının desteğini garantilemek için onları “İtalyan Müslümanları" olarak adlandırmış, camiler ve kuran okulları inşa ettirmiş, Mekke’ye giden hacılar için hizmet tesisleri yaptırmış ve hattâ Trablus'ta bir İslami Kültür Lisesi kurmuş. 

Ana ilkelerinden biri ırkçılık ve yabancı düşmanlığı olan olan faşizmin bu İslamofil operasyonun gerçek amacı bittabi İslam aşkı falan değil, sömürge halkını gözünü boyayarak kendine bendetmek, dahası Afrika kıtasında sömürgeleri bulunan karşı cephedeki emperyalist devletlerden Fransa ve İngiltere’ye Müslüman halklar nezdinde fark atmaktı.

Bu takiyyenin ürünü olarak 20 Mart 1937 günü Trablusgarp yakınında düzenlenen binlerce Libyalı’nın katıldığı bir törenle, Benito Mussolini’ye “İslam’ın koruyucusu” (Hâmî el İslâm) unvanı verilmiş. Faşist diktatör burada kendisine sunulan “İslamın kılıcı”nı da teslim alıp üstteki kitap kapağında görüldüğü gibi, bir at sırtında havaya kaldırdıktan sonra Libyalılara hitaben yaptığı konuşmada ülkede şeriatın tatbik edileceğini, medreselerin çoğaltılacağını, halkın gelenek ve inançlarının garanti altına alınacağı müjdesi vererek büyük alkış toplamış.

Mussolini daha sonra Libya’nın dört bir yanında cami ve türbeleri de ziyareti ihmal etmemiş, tüm bu temasları sırasında Libya uleması, müftüleri, tarikat şeyhleri ve diğer yerel temsilciler faşist Duçe’nin yanı başında yer alarak alkış tutmuş…  Ertesi yıl da, Libya başkentinin ana meydanında Mussolini onuruna bir at anıtı açılmış. 

Bulabildiğim bilgilere göre, diktatörün elindeki İslamın kılıcı arabesk tarzda tezyin edilmiş, kabzası som altın işlemelerle donatılmış. Ünlü Picchiani e Barlacchi di Firenze'ye imal ettirilmiş bulunan kılıcı bittabi Mussolini hiçbir yerde kullanmamış… 

Almanya’nın Nazi diktatörü Adolf Hitler’le birlikte son derece gelişmiş işkence araçları, kitlesel cankırım silahları kullanmış olan bir diktatörün terör uygulamak için böyle bir kılıca ihtiyaç duyması zaten beklenemezdi… Onun içindir ki, altın kabzalı İslamın kılıcı Mussolini'nin yazlık konutu olan Rocca delle Caminate'deki bir camekanda muhafazaya alınmış. 2. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, 25 Temmuz 1943'te Rocca delle Caminate’nin partizanlar tarafından tahrif edilmesinden sonra İslamın kılıcı’nın başına neler geldiği de bilinmiyor.

1943’te İtalya’da yok olduktan 77 yıl sonra İstanbul’da, camileştirilmiş Ayasofya’nın minberinde Tayyip’in din işleri komiseri Ali Erbaş’ın elinde farklı bir dizayn ve tezyinle zuhur eden İslamın kılıcı’na gelince… 

Onun ve onu kullanarak İslam dışı dünyaya meydan okuyanların akıbetinin ne olacağına, bırakalım da, yıllarca “Gazi Meclis”te Tayyip’in İslami fetihlerine alkış tutup destek veren, şimdiyse aynı çatı altında Meclis’in üçüncü büyük partisi HDP’yi dışlayarak “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” arayışına koyulmuş olan Millet İttifakı partileri ve de onların yeni yetme müttefikleri karar versin…