Bugünkü yazımı yazmaya koyulmuştum ki, TÜSTAV’ın ekranıma düşen bir mesajıyla sarsıldım: "TİP üyesi, Vakfımızın bağışçısı, şair, ömrünü sosyalizm mücadelesine adamış Abdullah Nefes yaşama gözlerini yumdu. Mücadelesi ve anısı önünde saygıyla eğiliyoruz."

Benden beş yıl sonra, 20 Ekim 1941 yılında doğmuş olsa da, 60'ların sosyal uyanış yıllarında hem Türkiye İşçi Partisi militanları, hem de sosyalist gazeteci ve yayıncılar olarak aynı mücadeleyi paylaştık.

1963 yılında ben Türkiye İşçi Partisi'nin İzmir ve genel merkez örgütlerinde sorumluluk üstlenirken Abdullah da partinin Ankara Gençlik Kolları ve Ankara Merkez İlçe başkanıydı. Yayıncılık yaşamına TİP'in yayınladığı ve benim de yazı kurulunda bulunduğum Sosyal Adalet dergisinde 1964 yılında yazı işleri müdürü olarak başlamıştı. Benim Akşam gazetesini yönettiğim 1965-66 yıllarında Abdullah da Ankara'da partili genç arkadaşlarıyla birlikte Dönüşüm dergisini çıkartıyordu. 1968 yılından itibaren Türk Sinematek Derneği Ankara şubesini 3 yıl boyunca yöneten ve bu arada Ser Yayınları'nın kuruluşunda yer alan Abdullah. 12 Mart 1971 darbesinden sonra tutuklanarak 1974 yılına kadar Ankara Mamak, Ulucanlar ve Adana Cezaevlerinde yatmıştı.

Sosyalist meslektaşımız Abdullah Nefes’le yıllar sonra, 2016’da, sosyal medyada tekrar buluşmamızın öyküsünü ve ölümü üzerine duyduğumuz acıyı ayrıntılı olarak Facebook sayfasında paylaştım.

Bu haftaki yazımın ana konusunu oluşturan “Tayyip-Putin Bilardosu” da nereden çıktı?

Artıgerçek ve ArtıTV’nin değerli yorumcularından Armağan Kargılı, 20 Nisan’da yayınlanan “Erdoğan, Putin’den kurtulmaya mı çalışıyor?” başlıklı yazısında Suriye, Libya, Karabağ ve en son Ukrayna konularında karşıt konumda olmalarına rağmen ABD ve AB’nin dayatmalarına karşı bir şantaj unsuru olarak Putin’le ilişkileri canlı tutmaya özen gösteren Erdoğan’ın artık köşeye sıkıştığını belirterek şöyle diyordu:

 

“Ukrayna’da çıkacak olası bir içsavaşın muhtemelen Rusya-NATO çatışmasına dönüşeceği öngörüsü ile Türkiye şimdiden pozisyonunu almaya başladı bile, bu konuda muhtemelen ABD’den işaret bekliyor. Şimdi sorun, iç politikadaki Putin desteğine benzer bir desteği ABD ve NATO Erdoğan’a verecek mi? Böyle bir destek gelmezse eğer, AKP iktidarının baş aşağı gidişinin önünde kimse duramaz.”

Gerçekten de AKP’nin 18 yıllık iktidarında Tayyip’in Putin’le ilişkileri tam bir bilardo partisine dönüşmüş durumda.

6 yıl kadar önce dış siyaset konusunda önemli belgeler yayınlayan Global Politics’teki bir yazıda uluslararası ilişkilerde farklı modellerden biri olarak “Bilardo Topu Modeli”nden söz ediliyordu. Bu modele göre, “Devletler, birbirleriyle çarpışan bilardo toplarıdır. Egemenlik, topun çarpışmanın etkisine dayanmasını sağlayan, yırtılıp çatlamaz sert dış kabuğudur. Ancak topların hepsi aynı büyüklükte değildir, bu yüzden uluslararası politikada 'büyük güçlerin' çıkarları ve davranışları ağır basar.”

Evet, 21. yüzyıl Rusya’sı ile yine 21. yüzyıl Türkiye’si arasındaki ilişkiler de, bilardo tutkulusu iki megalomanın, Çar Putin ile Sultan Tayyip arasındaki bitip tükenmez bir bilardo partisine benziyor.

Ne ki, iki ülke arasındaki ilişkilere damgasını vuran Bilardo Topu Modeli’nin uygulanması aslında Putin ve Tayyip’le de başlamış değil…

1919’da Mustafa Kemal liderliğinde İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan’a karşı başlatılan “milli mücadele”nin başarıya ulaşmasında, ondan sadece iki yıl önce, 1917’de Rusya’da kurulmuş olan komünist yönetimin siyasi, askeri ve ekonomik desteği inkar edilmez bir gerçekti. Buna rağmen, Sovyet Komünist Partisi’nin başını çektiği Komünist Enternasyonal’e üye Türkiye Komünist Partisi (TKP)‘nin Türkiye’ye dönen liderleri, Mustafa Kemal’in 22 Ocak 1921’de TBMM’de yaptığı kışkırtıcı konuşmadan bir hafta sonra, 29 Ocak’ta Karadeniz’de katledildiler.

Bu katliama Sovyet yönetimi bir tepki göstermediği gibi, üzerinden iki ay geçmeden, 6 Mart 1921 tarihinde Moskova’da ağırladığı Ankara heyetiyle “Türkiye-Sovyet Rusya Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması”nı imzalayarak Kemalist yönetime desteğini sürdürmekte tereddüt etmedi.

Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı sonunda kayıtsız şartsız ABD’nin kontrolü altına girmesine, NATO’ya üye olduktan sonra da Pentagon’un Sovyet sınırındaki ileri karakolu olma misyonunu yüklenmesine rağmen Türk-Rus bilardo partilerinin ardı arkası hiç kesilmedi. NATO güdümlü 1971 ve 1980 faşist darbelerini izleyen yıllarda dahi…

1971 darbesinden bir yıl sonra Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan idam hücresinde gün sayarken Sovyet Yüksek Şurası Başkanı Podgorni 12 Nisan 1972 günü Türkiye'yi ziyaret ederek sadece politikacılarla değil, darbeci generallerle de canciğer dostluk görüşmeleri yapabildi.

O dönemdeki Türk-Rus bilardosunun kürelerinden biri sürgünümüzün 7 inci yılında bizleroi de vurarak Türkiye’ye kesin dönüş yapmamızı engellemişti.

“Ortanın Solu” lideri Bülent Ecevit 1971 darbesinin ardından ikinci kez başbakan olduğunda Sovyetler Birliği’ne tantanalı bir ziyaret yapmış, 23 Haziran 1978’de Moskova’da iki ülke arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesini öngören bir anlaşma imzalamıştı.

Bu anlaşmanın imzalanmasından sonra Türkiye’de sol kitapların daha özgürce yayınlanabilmesi gerekirdi. İnci ile ben de, sürgün yaşamımıza son vererek Türkiye’ye kesin dönüş hazırlığı yapmaya koyulmuştuk. 1974 yılından beri yazdığım ya da çevirdiğim, Brüksel’de İnfo-Türk Ajansı tarafından yayınlanmış olan kitap ve broşürler Türkiye’de kızkardeşim Çiğdem Özgüden’in kurmuş olduğu Güncel Yayınları tarafından art arda basılmaya başlamıştı. Bu kitaplar arasında, Sovyet askeri uzmanları tarafından yazılmış olan Marksist-Leninist Askerlik Bilimi adlı iki cilt de vardı.

Ecevit’in “Moskova Fatihi” olarak ülkeye dönüp alkışlarla karşılanmasından kısa bir süre sonra Türkiye’deki avukatım Marksist-Leninist Askerlik Bilimi’nin İstanbul’da yayınlanması üzerine Donanma Askeri Savcılığı’nın hakkımda kovuşturma açtığını, bu bakımdan ülkeye kesin dönüşümüzü bir süre daha ertelememiz gerektiğini bildirdi.

Bunun üzerine Brüksel’de kalıp bir yandan İnfo-Türk yayınlarını, sendikalar ve göçmen örgütlerindeki çalışmalarımızı sürdürürken, öte yandan Türkiye İşçi Partisi’nin Avrupa’da örgütlenmesi sorumluluğunu üstlendik.

Askeri savcılığın hakkımızda açtığı kovuşturmaya karşı itirazın sonuçlarını beklerken 12 Eylül 1980’de yapılan ikinci faşist askeri darbe Türkiye’ye dönüşümüzü tamamen engellediği gibi, Kenan Evren’in “Kansızlar” diye nitelediği sürgündeki tüm muhalifler gibi bizler de Türk vatandaşlığından atıldık.

Türk-Rus bilardosunda sürpriz vuruşların ardı arkası kesilmiyordu… 12 Eylül faşizminin o kara günlerinde tüm sol örgütler generallerin kurduğu rejimi "faşist" olarak nitelerken Türkiye Komünist Partisi ve yan örgütleri SSCB'nin Türkiye ile ilişkilerini tehlikeye düşüreceği ve barış davasına zarar vereceği gerekçesiyle bu kelimenin kullanılmasına tüm platformlarda karşı çıkacaktı. Öyle ki, TKP’nin bir yan örgütü tarafından Berlin’de çıkartılan Kurtuluş Gazetesi 15 Nisan 1981 tarihli sayısının birinci sayfasında "Türk-Sovyet Dostluğu 60 yaşında" başlığı altında Evren ile Brejnev'in fotoğraflarını yan yana yayınlayabilecekti.

O da yetmezmiş gibi, cunta şefi Evren 25-28 Şubat 1982'de Bulgaristan'a yaptığı ziyarette "Büyük Balkan Yıldızı” nişanıyla taltif edilecekti!

Ancak onyıllardır yakından tanığı olduğum bir gerçek daha var… Bilardo Topu Modeli sadece Türkiye-Rusya ilişkileri için değil, Türkiye-Avrupa ilişkileri için de sonuna kadar geçerli.

Ömrümde hiç bilardo oynamadığım gibi, kurallarını da bilmem… Bilardo partilerine sadece Ant dergisini yayınlamaya başladığımız 1967 yılında, derginin basıldığı Tan Matbaası’nın yakınında, Orhan Kemal başta olmak üzere dönemin ünlü yazar ve çizerleriyle buluşup söyleştiğimiz ünlü Meserret Kahvesi’nde tanık olmuştum.

Siyasal bağlamda ise bilardo’yu ilk kez, 1972’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış olan ünlü anti-faşist Alman yazarı Heinrich Böll’ün 1959’da yazdığı, Dokuz Buçukta Bilardo (Billard um halbzehn) adlı kitabıyla tanımak olanağı bulmuştum.

1972 bizim sürgünümüzün en önemli dönüm tarihlerinden biriydi. 12 Mart darbesinden sonra Türkiye’de işlenen insan hakları ihlallerini, insan avlarını, işkenceleri, kitlesel davaları, mahkumiyetleri, idamları, basına ve düşün dünyasına uygulanan baskıları File On Turkey (Türkiye Dosyası) adlı hacimli bir kitapta belgelemiştik.

Başta Avrupa Konseyi ve Avrupa Ekonomik Topluluğu olmak üzere tüm uluslararası kuruluşlara sunduğumuz kitabı şahsen temas kurarak ulaştırdığımız şahsiyetlerden biri de Almanya’daki Heinrich Böll’dü.

1972 yılı Heinrich Böll için iki nedenle son derece önemliydi… Tam da Almanya’da başlatılan anti-terörist bir arama taramada evi basılmış, bu skandala rağmen Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüştü.

Heinrich Böll, o dönemde sadece Almanya’da değil, o sırada Avrupa’da faşist yönetim altında bulunan Türkiye, İspanya, Portekiz ve Yunanistan’daki, ABD ile Latin Amerika ülkelerinde ve de Varşova Paktı ülkelerindeki insan hakları ihlallerine karşı ardıcıl bir mücadele başlatmıştı.

Türkiye’de derhal “Türk düşmanları” listesine alınmış olmasına rağmen, kendisine Nobel Edebiyat Ödülü verilince, Böll’ün diğer kitapları gibi Dokuz Buçukta Bilardo adlı kitabı da 1972 yılında Milliyet Yayınları tarafından Türkçe olarak yayınlanmıştı.

1973’te Hollanda’da legale çıktıktan sonra Türkiye’den getirttiğim ilk kitaplardan biriydi Dokuz Buçukta Bilardo Almanya'nın Ren bölgesinde yaşayan Fahmel ailesinin üç kuşağı kapsayan dramatik öyküsünü, iç çatışmalarını anlatmaktaydı. Aile içi bu çatışmalar, aslında Alman toplumu içindeki çatışmaların bir izdüşümüydü.

İç hesaplaşmanın önemli bir bölümü Köln kentindeki Prince Heinrich Oteli’ndeki bilardo salonunda geçtiği için kitaba böyle bir ad vermiş olan Böll, bu kitabında kendi acılarını da dile getiriyordu… Çünkü kendisi de Köln’de doğup büyümüş, kentin Nazi diktası altında çektiklerini bizzat yaşamış, savaşın sonuna doğru da Müttefikler tarafından bombalanıp tarümar edildiğine tanık olmuştu.

Dokuz Buçukta Bilardo yazarı Böll de dahil yüzlerce uluslararası tanınmış şahsiyetin, Avrupalı demokrat ve ilerici parlamenterlerin Türkiye’deki rejimi tıpkı Yunanistan’daki albaylar diktası gibi Avrupa Konseyi’nden attırma gayretleri, ne yazık ki, Bilardo Topu Modeli uyarınca, özellikle de Ecevit’in engelleyici müdahaleleri nedeniyle  sonuç vermeyecekti.

Aynı modelin 1980 faşist darbesinden sonra olduğu gibi, Tayyip’in 18 yıllık iktidarı süresince de aynı şekilde defalarca uygulandığına genç kuşaklar da tanıktır.

En son Avrupa Birliği'nin iki üst yöneticisinin 6 Nisan 2021 günü Türkiye’de islamo-faşist rejim despotununa ayağına kadar giderek yeni ödünler vermeleri bunun en son örneği…

AB Konsey Başkanı Charles Michel ve kendisinden koltuk esirgendiği için görüşmelere yan taraftaki bir kanapeye çökerek katılmak zilletine katlanan AB Komisyonu BaşkanıUrsula Von der Leyen Türkiye ile ilişkilerin sürmesinin AB'nin stratejik çıkarına olduğunu vurguladılar, insan hakları ihlalleri hız kesmese de, ekonomik işbirliğini güçlendirme, gümrük birliğini güncelleştirme ve sığınmacılar için Türkiye'ye fon akışını artırma konusunda bir dizi vaadlerde bulundular.

Tüm bunlar olurken Tayyip-Putin bilardo masasında istekaların darbelediği topların dansı devam ediyor… Ancak, Armağan Kargın’ın çok iyi vurguladığı risklerle…

Dileyelim ki, Ukrayna krizinde yalpalamaya başlayan Tayyip, iç politikada bugüne kadar Putin’den elde ettiği desteği ABD ve NATO’dan alamazsa, daha 2023 randevusuna varmadan tepe taklak olsun, Türkiye insanı bir nebze rahat nefes alsın!