Amerika Birleşik Devletleri, Suriye politikasını yeni baştan yazıyor. Yeni politika her alanda mevcut ateşkesi sürdürmek, yeni bir askeri hamleye izin vermemek, Esad rejimini devirmekten tamamen vazgeçmek ve başta Rojava olmak üzere insani yardımları artırmayı öngörüyor.

Ankara’nın çok haz etmediği Brett McGurk koordinasyonunda Suriye konusunda Rusya ile başlatılan işbirliği çabaları Türkiye’yi rahatsız ediyor. Washington, Rusya’nın Suriye’deki önem ve gücünü kabul ediyor, buna karşı çıkmıyor ancak Moskova’nın bu gücü Esad’ı sınırlama ve yönlendirmede kullanmasını talep ediyor.

Washington’ın Moskova’dan bir başka beklentisi ise İran’ın Suriye’deki rolünün azaltılması. İran’ın ve Şii milislerin varlığı İsrail ve bölge barışı açısından bir tehdit olarak değerlendiriliyor ve bu konuda Moskova’dan destek bekleniyor. İsrail ile ilişkileri iyi olan Putin’in de bu talebe sıcak baktığı biliniyor. Yani, her alanda çekişen iki ülke Suriye konusunda işbirliğine açık görünüyor.

Suriye’de mevcut durumun sonsuza kadar böyle gitmeyeceği gerçeğini kabul eden Biden yönetimi, Kürtlerin de dahil olacağı Cenevre süreciyle barışı inşa etmeyi hedefliyor ancak Ankara, Kürtlerin bu masada yer almasına kesinlikle karşı çıkıyor.

Biden yönetimi “havuç-sopa” politikasıyla Türkiye’nin bu katı tavrını yumuşatmayı hedefliyor. Cenevre’de atılacak adıma karşı F-16 paketinin Kongre’den geçmesi için çaba harcamak da buna dahil.

Biden’ın Roma’da görüştüğü Erdoğan’a Suriye’de kesinlikle yeni bir askeri harekata karşı olduğunu ve böyle bir maceranın ağır sonuçları olacağını söylediği artık herkesin malumu. Moskova’dan da yeşil ışık alamayan Erdoğan bu nedenle yeni bir askeri harekat söyleminden vazgeçti. Tıpkı Washington’ın Yunanistan’daki askeri varlığını artırmasının ardından Mavi Vatan söyleminden vazgeçmesi gibi…

Ancak Erdoğan’ın elinde iki yıllık bir Suriye tezkeresi var. Meşruiyet onayı için sandığa gitmeyi kaçınılmaz görürse, düşen kamuoyu desteğini yükseltmek için seçim öncesi bir Suriye macerasına girişebileceği endişesi Washington dahil birçok başkentte ağır basıyor. Böyle bir seçeneğin Türkiye için ağır sonuçlar doğurması, batmış ekonomisini tamamen yerle bir edeceğini herkes görüyor. Her tek adam gibi sadece kendi iktidarını düşünen Erdoğan’ın böyle bir hamle yapması ise dışlanmıyor açıkçası.

Bu tabloda Biden yönetiminin Erdoğan’a mesajı net: Kürtleri Türkiye’ye ezdirmeyeceğiz, Kürtleri satmayacağız ve Uluslararası Koalisyonla birlikte İŞİD’e karşı işbirliğini sürdüreceğiz.

Washington, Esad ile yaşama gerçeğini de kabul ediyor. Avrupalı müttefiklerinin karşı çıktığı bu değişim, Dünya Bankası ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Şam yönetimine yeniden yapılanma için maddi destek sağlamasına da sıcak bakıyor. Biden, Suriye’ye insani yaptırımı arttırmayı da hedefliyor.

Beyaz Saray, İdlib de dahil olmaz üzere Kuzey Suriye’ye yapılan insani yardımı en az üç katına çıkaracak, bu arada Esad rejimine de sağlık ve eğitim alanında yardım edecek. ABD, Esad rejimine Trump döneminde başlatılan maksimum baskı politikasından vazgeçiyor. Suriye’nin Arap Birliği’ne dönmesine de karşı çıkmıyor.

Doğu Akdeniz’de Kıbrıs’ın verdiği yeni doğalgaz arama ruhsatları, Suriye’de YPG ile işbirliğinin sürmesi, Fethullah Gülen’in iade edilmemesi ve S400 ve Halkbank davası iki ülke arasında ilişkilerin normalleşmesinin önündeki en büyük engeller olarak duruyor. 

Bu tabloda hem Ankara’nın hem de Kürtlerin bölgedeki önemini artıracak tek gelişme İran ile yaşanacak bir nükleer kriz görünüyor. Müzakerelerden sızan haberler İran’ın uluslararası toplumun taleplerine sıcak bakmadığı yönünde. Bunun böyle devam etmesi, bölgesel yeni bir krizin habercisi olarak değerlendiriliyor. Türkmenistan gezisi sırasında İran Cumhurbaşkanı’na Amerikan yönetimini şikayet eden Erdoğan’ın bu duruma nasıl bir tavır alacağı belirsiz. Ama herkes Erdoğan’ın kişisel çıkarını öne çıkaracağı konusunda hemfikir.

Suriye, Ege, İran krizleri nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın ortada açık bir gerçek var. Türkiye gerek yönetimi, gerek kamuoyuyla giderek Batı değerler ve sisteminden kopuyor. NATO ve Avrupa Birliği çıpası kalmamış bir Türkiye’nin nasıl sulara savrulacağı ise artık sır değil. Köklü bir paradigma değişimi olmazsa, bu daha çok çatışma, baskı, yolsuzluk ve yoksulluk anlamına geliyor.