Mehmet’in yazısından önce bir giriş.

Ne zaman Türkiye’de pis işler bir biçimde ortaya saçılsa biz çok şey öğreniyoruz ama konu da nasıl oluyorsa bir biçimde Kıbrıs’a da değmeye başlıyor.

Adeta “Kambersiz düğün olmaz” sözü gibi.

Kıbrıs Adası ve tabii KKTC Akdeniz’in en önemli yerinde, Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail, Mısır çok yakınlar.

Ve, bu Ada toprakları üzerinde bir KKTC var, uluslararası hukukun giremediği, Interpol’ün müdahale edemediği, Ankara’dan başka hiçbir başkentin tanımadığı bir tuhaf devlet.

Bu ilginç durumun KKTC’de nelere yol açtığı da pek bilinmiyor; çok küçük bir örnek vereyim, 5 Temmuz 2006’da Kutlu Adalı evinin önünde sokak ışıkları söndürülüp öldürüldüğü olay sırasında (o gece CTP’nin davetlisi olarak bir konferans nedeniyle Ada’da idim, gecemiz zehir oldu) Kıbrıs’ta barış sağlanmış, Ada birleşmiş olsa idi katil o kadar rahat Ada’ya girip, sonra da elini kolunu sallaya sallaya dönebilir mi idi acaba?

Bu iddiamın içine birleşik Kıbrıs projesine karşı çıkan herkesi sokamam, haksızlık olur ama önemli ve etkin bir kesim KKTC’nin uluslararası hukuk kapsama alanı dışında kalmasından maddi çıkar anlamında memnun.

Erdoğan’ın Kıbrıs serencamına bir bakın, dünya ile barışık doğru politikalar izlediği dönemde, diyelim 2003-2012, çözümü destekleyen biri var yanımızda ama 2012 sonrası bambaşka bir Erdoğan var ve ilk önce de Kıbrıs politikası değişiyor, hukuksuz KKTC’den yana biri çıkıyor karşımıza.

Aşağıya Prof. Mehmet Altan’ın 15 Mayıs 2004 tarihinde yani tam on yedi sene önce Sabah gazetesinde yayınladığı bir makaleyi koyuyorum.

Sedat Peker’den dinledikleriniz ile Mehmet’in on yedi sene önce yazdıklarını lütfen bir karşılaştırın, çok öğretici olacaktır.

Bu yazıdan yaklaşık on iki sene sonra Mehmet’in bir KHK ile üniversitedeki görevine son verildi, bu yazıda bahsedilenlere ise “Yürü ya kulum” dendi.

Bu utanç da bize (Türkiye) yeter.

Söz Mehmet Altan’ın:                                             

KORSAN ADA (15 Mayıs 2004, Sabah)

“Bir gün önce, yanılmıyorsam Radikal'de iç sayfalarda rastladığım bir haberin, dün Hürriyet'te "KKTC'de bomba dolu otomobil" başlığıyla manşete taşındığını görüp sevindim. Aynı haber Birgün gazetesinde de üst manşetten verilmişti.

Kıbrıs'taki olayın vahametinden söz etmeden önce, başta Denktaş olmak üzere Annan Planı'na güvenlik bahanesiyle karşı çıkanların öne sürdükleri gerekçeleri yeniden hatırlamak gerekiyor. "Barış Karşıtları", Annan Planı'nın Ada'yı silahsızlaştırmayı amaçlayan hedefini görmezden gelerek Türk askerinin Kıbrıs'tan çekilmesinin mahsurlarından, sınırların düz olmaması halinde kontrolünün güçlüğünden dem vurup duruyorlardı. Askerin orada bulunmasının güvenlik açısından KKTC için hayati olduğunu ileri sürüyorlardı.

Halbuki KKTC güvenlik açısından hep şaibeli oldu. Örneğin, 10 Mayıs 1992 yılında Ulusal Birlik Partisi Gazi Mağusa Milletvekili Ömer Demir'in VIP Salonu'na soktuğu üç yolcunun valizinde yedi kilo eroin bulunmuştu. Ömer Demir de tutuklanmıştı.

VIP salonunda eroinle yakalanan Gülsen İçöz gözaltında bulundurulduğu otelden sırra kadem basmıştı. İçöz ortalardan kaybolmadan önce verdiği ifadede, "Eroini Meryem Hüseyin adlı bir kadından aldığını, malı almak için Meryem Hüseyin'in kaldığı otele milletvekili Ömer Demir'le birlikte gittiğini, eroinleri bagajlara saklamak için Demir'in kendisine yardımcı olduğunu ve akıl verdiğini" söylemişti. Gülsen İçöz kaybolunca, başsavcı "takipsizlik" istedi, mahkeme de buna uydu ve böylece Ömer Demir serbest kaldı. Kimse de bu dosyayı yeniden açmadı.

Kutlu Adalı'nın ölümü de, Gülsen İçöz'ün kaçırılması kadar karanlık bir olay. O suikast de hala aydınlatılmayı beklemekte.
Kırk bine yakın silahlı gücün bulunduğu hap kadar bir adada bunların olması normal sayılabilir mi? Sayılamayacağı için biz KKTC'ye "Korsan Ada" adını takmıştık..

Korsan Ada'da tehlikeli bir şiddetin yeniden tırmandığını görüyoruz. Referandum öncesi KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat'ın evine bomba konması ve zemin kattaki eşine ait kimya laboratuvarının tahrip edilmesi, KKTC'nin güvenliği için Annan Planı'nın reddedilmesi gerektiğini söyleyenler tarafından geçiştirildi. KKTC Başbakanı Talat da referandum öncesi konunun üzerine pek gitmedi.

Başbakanın evine bomba atanların yakalanmadığı KKTC'deki son gelişmeler tek kelimeyle ürkütücü.

KKTC polisi, dört gün önce, Lefkoşe-Güzelyurt yolu üzerinde terk edilmiş vaziyetteki AR 867 plakalı aracın bagajında patlama düzeneği hazırlanmamış C-4 tipi bomba ve patlayıcı madde malzemesi ele geçirdi. Aracın bir astsubaya ait olduğu ortaya çıkınca askeri savcılık, polisin gözaltına aldığı Astsubay Osman Yalçın Çamlıbel hakkında soruşturma başlattı. Çamlıbel polise verdiği ilk ifadesinde aracını arızalanması nedeniyle yol kenarında bıraktığını ve bomba imha uzmanı olduğu için görev amaçlı patlayıcıları aracında bulundurduğunu söylemiş.

Susurluk Komisyonu üyesi eski Kültür Bakanı Fikri Sağlar ise Birgün gazetesinde farklı ihtimallerden söz ediyor:
"Bombalar toplumda infial uyandıracak bir olayda kullanılacaktı. Bu kimin işine yarar, böyle bir olayla kime mesaj verilir ona bakmak lazım. Ülkücü mafya ya da Susurluk uzantısı ilişkiler Kıbrıs'ta yoğun olarak yer almakta."

Avukat Ergin Cinmen de konuyla ilgili olarak Genelkurmay'ın açıklama yapmasını istiyor:
"Genelkurmay, personelinde bulunan patlayıcılarla ilgili açıklama yapmalı. Ada'daki barışa yönelik bombalar bunlar. Türkler referandumda gösterdi ki, demokrasi ve barış istiyorlar. Türkiye'nin Ada'daki karanlık uzantılarına izin verilmemeli."

Susurluk bağlantılı insanların garip şekilde firar ettiği bugünlerde Kıbrıs'ta olup bitenler nedir, ne değildir? Rumlar ile anlaşmanın güvenlik açısından büyük sorunlar getireceğini, oradaki mevcut gücün KKTC'deki huzurun ve güvenin sigortası olduğunu söyleyenlerden çıt çıkmıyor.

Başbakan'ın evinin rahatça bombalandığı, tahrip kalıplarının arabalarda dolaştığı bir ada size güven veriyor mu?

Vermiyorsa bu güvensizlik sizce nerden kaynaklanıyor?”