2018 PISA sonuçları açıklandı.

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) da bu konuda kapsamlı bir çalışma yayımladı. (2018 PISA Türkiye ön raporu)

Eğitim konularına meraklı iseniz bu çalışmaya bir göz atmakta fayda olabilir.

MEB’in bu çalışmasında eleştirdiğim nokta sürekli gelen başarısızlıkların nedenleri konusunda kafa yormak ve çözüm yolları önermek yerine 2018 PISA sonuçlarında Türkiye sonuçlarının 2015 PISA sonuçlarına oranla biraz daha iyi olduğunu öne çıkararak PISA üzerinden kötü siyaset yapmayı tercih etmesi; ancak, bu konuda da bizim anlayışlı olmamız lazım, bir genel ve, PISA dışında, büyük bir başarısızlık tablosu hatta hezimet önünde küçük bir iyileşmeyi MEB’in büyütmesi siyaseten normal muhtemelen, 2018’de nispi bir kıpırdanma nedeni ise araştırmaya OECD dışında çok sayıda ülkenin katılması.

Basın PISA sonuçlarının özetini uzun uzun verdi, bu konuda bir hatırlatma dışında başka bir şeye gerek yok muhtemelen; üç araştırma alanında da, okuma becerileri, matematik, fen, Türkiye OECD üyesi bir ülke olarak 37 OECD ülkesi arasında 31’nci, araştırmaya katılan 79 ülke arasında da 40’ncı.

Bu çok kötü ve mevcut eğitim yaklaşımı ile aşılması adeta olanaksız bu tablonun bir yerinde de başka bir çok ilginç bilgi var.

Bu bilgiyi aynen aktarıyorum (MEB PISA 2018 ön raporu):

“Türkiye, okuma becerileri alanında okullar arasındaki farkın en yüksek olduğu on ülkeden biridir. Okul içi performans farkları açısından ise OECD ortalamasının altında yer almaktadır. Dolayısıyla Türkiye’de öğrencilerin performans düzeyleri okullar arasında önemli bir değişim göstermekte, ancak okulların içindeki değişimler sınırlı kalmaktadır.”

Siz sevgili okurlardan istirhamım bu son paragrafı bir kez daha dikkatle okumanızdır.

Kanımca, PISA’nın en yaşamsal sonucu budur.

Bu cümle aslında, söylemeye dilim varmıyor ya da çok zor varıyor, başlangıçta hedefleri iyi konan cumhuriyetçi eğitim projesinin iflasından başka bir şey değildir.

Cumhuriyetçi eğitim projesinden kastım ise eşitlikçiliği öne çıkaran, eğitimin sosyal asansör fonksiyonunun önemini vurgulayan projeden başka bir şey değildir.

Eğitimin sosyal asansör rolü nedir derseniz, Süleyman Demirel’in Isparta’nın İslamköy’ünden çıkıp, İTÜ’yü bitirip, ülkeye Cumhurbaşkanı olabilmesidir; bu başarı hikâyesinin altında kısmen Demirel’in kişisel yetenekleri ama ağırlıklı olarak da eğitimin temel asansör fonksiyonunu o dönem yerine iyi getirebilmesi yatar.

Son onyılların uygulamaları ise zaten mevcut yanlışları daha da arttırmaktan başka işe yaramamıştır.

Hiç ama hiçbir anlamı olmayan lise tür farklılıkları sistemi içinden daha da çıkılmaz hale getirmiştir.

Türkiye genelinde okuma becerisi, matematik ve fen alanlarında çok kötü bir yerde olan lise öğrencimizi bir de saçma sapan lise tür farklılıklarına yönlendirmek saçmalığın en üst seviyesidir.

Okuduğunu anlayamayan, matematik soyutlaması dipte bir çocuğu meslek lisesi, sosyal bilimler lisesi, teknoloji lisesi, Anadolu lisesi, imam hatip lisesi gibi ayırımlara konu etmek ancak bu sistemi yönetmeye talip olanların niteliği ile anlaşılacak bir şeydir galiba.

Coğrafi farklılıklar da işin cabası.

Çocuklarımızın okuma becerilerinin okuldan okula değişimi, araştırmaya katılan 79 ülke içinde en önlerde ise eğitim süreçlerinden beklenen, beklenmesi gereken genel eşitlikçilik anlayışında çok sorunlu olduğumuzu anlamamız lazım.

Demek ki, çocuğun okuma becerisinde sosyal çevre, aile ya da başka bir değişken, okuldan çok daha ağır basıyor.

Bu durumun olumlu yönleri de olabilir ama MEB çok dikkatli olsun, bu durum daha da belirgin hale gelirse bir gün, MEB’in, okulun varlığı da tartışılır hale gelebilir. (tartışma düzeyinde fena da olmaz belki)

Aynı cümlenin ikinci fikri de çok sevimsiz aslında.

Okuma becerilerinde okul içi değişkenlik ise son derece düşük.

Buradan şunu anlıyoruz: Bir okulun öğrenci aile profili görece homojen ise, ki biraz öyledir, bu profil içinde çocuklarımız bireysel farklılaşma olanaklarına kapalılar demek.

Sosyolojik açıdan son derece sevimsiz ikinci bir gerçek daha.

Bu sosyoloji demek ki çocukların belirli bir sosyal ortamda değişimine olanak vermiyor.

Siyasal partilerin oy dağılımının coğrafi olarak da ayrışmasının altında acaba benzer bir mantık mı var?

Çocuklar ancak bölgesel-coğrafi olarak ya da okul türlerine göre okuma becerilerinde farklılaşıyorlar ama aynı okul çevresinde herkes okuma becerisi olarak birbirine benziyor.

Milli Eğitim Bakanının yerinde olsam, 2018 PISA sonuçlarındaki ülke sayısına dayalı göreli iyileşmeyi öne çıkarmak yerine bu çok sevimsiz durumun nedenlerine odaklanır idim.